Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Yazmak, “Bu dünya hanından ben de geçtim” demektir

Oysa herkes mutlu zanneder yazanları

Bilmezler ki onlar ağlamamak için yazarlar…

Bazı vakitler yazarak anlatabildiklerimi konuşarak anlatamayacağımı düşünürüm. Yazmanın konuşmaktan daha sihirli bir hal olduğuna inandırırım kendimi ve çoğu kez inanırım da buna. İnanmak… Her şey inanmakla başlıyor zaten. Kendinizi kendinize inandırabildiğiniz vakit zaten herkes size inanıyor. İşte belki de yazmak, kendini inandırmaya çalışmaktır. Ama söyleyecek bir sözünüz olduğu vakit anlamlı oluyor yazmak. Yoksa kaç sayfa yazsanız da tek bir cümle söyleyemiyorsunuz. Derdiniz olmalı belki de, canınız yanmalı ya da söyleyecekleriniz önce kendinize olmalı, bilemiyorum.

Yazdıklarımı okuyup da iltifat edenlerin sordukları soru hep şu; “Nasıl? Nasıl yazıyorsunuz? Yazdıklarınızı yaşıyor musunuz?” Hayır, yaşamıyorum hepsini ama hissediyorum. Hissedebilmek, yaşamaktan daha gerçekçi geliyor bana. Ve biliyorum ki –şimdiye değin hep öyle oldu- bir şeyi yapmak istediğiniz zaman O size hep yardım ediyor. Dinleyenin “O” olduğunu bildiğiniz zaman anlatmak hep güzel oluyor. Bir dua kabul edin yazdıklarımı. “O” ki her vakit cevap veriyor ama bazı zamanlar biz cevaplarını işitmiyoruz. Yazanlar sadece kalemleri ile dua edenler gibi geliyor bana. Öyle inanınca okumak da yazmak da daha anlamlı oluyor.

Ah, affedin! Anlam, mana… Bunları yitireli çok olmuştu. Sır olmuştu bunlar bizim zamanımızda, unutmuşum. Kendimizin olanı başkalarına verdiğimizi sonra da onu tekrar onlardan olabilmek için kapılarında bende oluverdiğimizi silmişim hatırımdan. Biz mürekkebi camide üreten bir milletin torunları! Kalemi de, mürekkebi de, camii de, milleti de unutmuşuz zaten. Birkaç şeyi daha unutsak ne olacak! Öyle çok şey olacak ki, öyle çok şeyi yitireceğiz ki! Oysa bilsek “İlmin bizim yitiğimiz olduğunu” ve  “her nerede olursa bulmamız gerektiğin.” Oysa bilsek mesela Yavuz Padişahın çok okumaktan gözlük kullandığını, Fatih Sultan Mehmed Han’ın cihan padişahlığından vazgeçmek isteyip de medresede öğrenci olmayı talep ettiğini. Ya da bilsek divan şairlerinden bilmem kaçının ümmi yani okuma-yazma bilmez oldukları halde şiir söyleyip de isimlerini zihnimize kazıdığını. Ah bir bilsek kaç kişinin ilim için yollara düştüğünü, yazmak için gözlerinin karasını akına katık ettiğini. Sonra cebindeki bütün parayı bir kitap uğrunda harcayanların var olduğunu bilsek. Sonra bir sihir bulabilsek de kendi aslımıza dönsek.

Allah aşkına yazabilen kalemi cana getirsin de hiç durmadan yazsın. Zira söyleyecekleriniz var sizin, bir derdiniz var. Müslümansınız. Değil mi ki “dertsiz Müslüman olmaz.” Ben dahi derdimi yitirdiğim vakit susacağım, zihnimden kovacağım bütün kelimelerimi, lügatimi tamamen nisyanla dolduracağım, kaç asırlık bir çınarın yeşil yapraklarını hafızamda solduracağım. Lakin derdim var, var ki yazıyorum. Dilimin döndüğünce, fikrimin yettiğince, aklımın erdiğince yazıyorum. Yanlış ya da doğru! Sadece anlatacaklarımı kalemle anlatıyorum. Sen dahi öyle yap kâri. Evvela bir dert edin kendine. Sonra derman ara derdine. Dermanı illa ki ara, bulamasan da ara. Sonra şairleri dinler; “Her ne ararsan bulunur, derde devâdan gayrı” desinler sana. Yazmak canını acıtsa da yaz. Yaz ki yazmak bu dünya hanından ben de geçtim demektir.