Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Yesevî’nin izinde Anadolu kardeşliği

Yaşadığımız coğrafya çok eski vakitlerden beri aynı soydan olmasa bile bir millet olabilmiş insanların yaşadığı, yaşabildiği bir mekândır kâri. Ve tarih bize göstermiştir ki bir kardeşlik mayası asırlar evvelinden bu topraklara çalınmış ve bu topraklarda her kim yaşamışsa uhuvvet içinde yaşamıştır. Bu mayayı Anadolu’ya gelen ilk insanların dahi gönüllerine, dillerine, hayatlarına, sanatlarına ve zanaatlarına bile çalan manevi önderler ve gönül erleridir. Ve bu gönül erlerinin de daha açık ve söylemiyle Anadolu İslam Medeniyetinin kardeşlik hamuruna o ilk şekli veren Pir-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi olmuştur. Bu yaşadığımız hakikati, o hayal etmiştir ve hayaliyle sadece Anadolu’yu değil, dünyayı değiştirmiştir.

Peki, sonra ne olmuştur sonra? Ne olmuş da kardeş kardeşini unutmuştur? Şöyle özetlenir belki; nifak ve dünyevi duyguların bu denli alıcı bulduğu zamanlarda insanımız özellikle kültür, medeniyet, sanat ve bilgiden olabildiğince uzak düşmüş ve kendilerine sunulan bütün her şeyi doğru ve iyi olarak algılamaya başlamış, belki mecbur bırakılmış, tarihimizden ve medeniyetimizden ne denli uzaklaştırılmışlarsa o denli de kardeşlikten uzaklaşmışlardır. Ve yine bu derdin dermanı asırlar evvelinde olduğu gibi kardeşlik davasını yeniden teşekkül ettirmekle olacaktır. Çaresi de budur. Zira yeniden keşfe çıkmak gerekmez bir çare aramak için. Maziye bir bakıversek aradığımızı bulacağız zaten.

Zira kültürümüzün yegâne gayesi insan yetiştirmek ve insanı yaşatmaktır. Kardeş olmak ve kardeşçe yaşamaktır. Değil farklı soydan olanları, farklı dinden olanları bile huzur içinde yaşatan, büyüten ve topyekun bir medeniyet kuran ecdadın da esas davası bu kardeşlik davasıdır. Bu maksat nasıl ki bundan asırlarca evvel fütüvvet hareketleriyle şekillenmişse ve daha sonra yaşadığımız coğrafyada ahilik teşkilatıyla, şekil almışsa daha tarih sahnesine ilk çıktığımız anlardan beri bir dünya hayali olan, bir mefkûre etrafında kendilerini, şehirlerini ve devletlerini şekillendiren ecdadımız Ahmed Yesevi’nin atının gidebildiği her yer senindir şuuruyla, gidemese de o yolda ölme kararlılığıyla bir gayeye inanmış ve kardeşlik şuuruyla gönül iklimi kurmuş bir gençliğin teşekkülünde büyük rol oynamışlardır

Bakalım, bakalım da hangi tarihe bakalım? Zira tarih olan ile tarih denen aynı şey değil kanaatimce. Tanzimat ve sonrasında Batı’ya dönen yüzümüz bir başka hal almış ve kendi öz benliği ve kendi kimliğinin dışında bir düşünce kalıbına mahkûm edilmiştir. Kabul edelim. Genel anlamda tarih dendiği vakit savaşlar ön plana çıkarılıp galibiyetler ve mağlubiyetler etrafında bir yığın bilgi bulunabilmesinin yanında manevi dinamikler ve maneviyat önderlerinin etkileri arka planda bırakılmış bir manada da unutulmaya mahkûm edilmiştir. Oysa ecdadımız onlarca şehirler fethedip de fiilen bir cihan devleti kurmadan evvel o cihan devleti maneviyat önderlerinin hayallerinde, rüyalarında kurulmuş ve bu mefkûre bir dert diye nesillerden nesillere aktarılmıştır. İşte bu mayayı hayallerle yoğuran ilk gönül erlerinden ve maneviyat önderlerinden biri olan Ahmed Yesevi ismi de asırlar boyu bir isim olarak bilinmesinin yanında esası ve kendisi bilerek ya da bilmeyerek unutulmuş ve unutturulmuştur.

Ahmed Yesevî ki İslam medeniyetini Türk kültürü ile yoğurarak asırlar sonrasında bir gaye ve mefkûre halini alacak İ’la-yı Kelimetullah ve nizam-ı âlem davasını Orta Asya’dan çıkıp Anadolu’nun içlerine ve oradan da Avrupa’nın ortalarına kadar götürecek bir neslin öncüsü ve gönül devleti ve medeniyetinin ilk kurucusu haline gelecektir. Öyle ki Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasında fiilen etkili olan Ahıyan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Bacıyan-ı Rum teşkilatlarının ilk nüvelerini atmış ve bu gönüllü kuvvetler bazen birer derviş bazen zannatkar ve bazen savaşçı gaziler olarak gidebildikleri kadar uzak diyarlara gidip o bölgeleri manen İslam fethine hazırlamışlardır. Şehirlere girmeden gönüllere girmişlerdir.

“Kardeş kimdir?” diye sorarsan bana, yalnızca aynı anadan doğan aynı babadan olanlar değildir. Aynı derdi taşıyan, aynı toprakta yaşayan, aynı Allah’a inanıp, aynı gayenin hamurunda yoğurulan her kim varsa hepsi kardeştir bence. Ve bu kardeşlik kandan gelen kardeşlikten daha büyük, daha derin ve daha kuvvetlidir. Yeniden olur mu bu? Elbette olur. Lakin yeter ki kimin izinden gideceğimizi, kimi takip edeceğimizi bilelim. Ve ecdadın ayak izlerini takip edelim…