Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
Giriş Yap
Veya Kayıt Ol
Kayıt Ol

Yusuf Suresi, yöntem ve strateji

Son yazımda Yusuf Suresinin üzerine çekilen “aşk peçe”sinden söz etmiş, aynı adlı sureden üç ayeti kerimeye dikkat çekmiştim.

Ayet ve surelerin edebiyat literatüründe ele alınmasını toplumsal bilincimizin inanç gerçekliği noktasında hayli ehemmiyetli olduğunu düşünüyorum. Ancak, roman ve/veya hikâyelerden Yusuf ile Züleyha’yı bildik bilmesine de, Yusuf Suresinde saklı stratejik tavsiyelerden bihaber kaldık.

İktidardan tebaaya, ekonomiden, içtimai hayata, ailevi mahremiyetten dost hukukuna, zenginden fakire, evlilikten ticarete her alanda, fıtri özelliklerimiz hesaba katılarak tavsiyeler barındıran kıssalar, emir ve yasaklarla “hayatı yaşama kılavuzu” olarak indirilmiş olan Kur’an-ı Kerimi” rafa kaldırınca yönetimden halka, aileden sosyal hayata aksaklıklarla boğuşmak düşüyor bahtımıza.

Cevabı meçhul sorular soruyoruz birbirimize…

Neden ilerleyemiyoruz?

Niçin zenginleşemiyoruz?

Dünyayı yöneten büyük güçlerle nasıl baş edebiliriz?

İslam coğrafyalarındaki acıyı nasıl dindiririz?

Hâsılı, “Bir âlem ki, gökler boru içinde!

Akıl, olmazların zoru içinde.

Üstüste sorular soru içinde”

Hâlbuki İlahi Kitabımıza bakıversek, ayet ayet iz sürüversek, Yönetimden halka sirayet edecek çözüm önerileri skalasında derdimize çare, zorluğumuza kolaylık, darlığımıza genişlik bulabileceğiz.

Geçen hafta yazımın sonunda yer verdiğim; “Yûsuf dedi ki: “Yedi yıl âdetiniz üzere ekin ekeceksiniz. Yiyeceğiniz az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında bırakın.”(Yusuf Suresi/47) Ayeti, vahiyle bağını koparmış bir iktidarın, halkını nasıl aç, nasıl yoksul, nasıl ziyana sürüklediğine, belgelerle sabit tarihi gerçekliğimizden bir bakalım. Ve görelim Vahyin muhteşem nasihatlerindeki hikmeti… Görelim tavsiye rafta dururken, halkın çektiği ceremeyi.

Evet, “Biçtiklerinizi başağında bırakın” tavsiyesinden bihaber bir devlet yöneticisi ve tarihi kayıtlara geçmiş açlığa emeklerin hebasına sebep olmuş acı gerçekliğimiz…

İşte, o vaka Kenan Evren’den rivayetle şöyle nakledilir: “Ben genç bir teğmen olarak Birinci Ordu Tekirdağ’da göreve başladım. Avrupa’yı kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı başlayınca Türk ordusu da her an savaşa girme ihtimali içinde. Teçhizat ve silah bakımından hem yetersiz hem de savaşa girersek ‘İkinci Sarıkamış faciası yaşar mıyız ordu savaşırken açlıktan kırılır mı’ korkusu psikolojisi, orduyu savaş boyu buğday stoku yapmaya zorlar…

O Sarıkamış paranoyası orduyu öyle etkiler ki savaşmaktan değil, aç kalmaktan korkar hale getirir. İsmet Paşa’nın üstün gayreti sayesinde savaşa girmeyen ordu, savaştan sonra o buğday depolarını açar, çok uzun zaman depolarda kalan buğday kurtlanır, o zamanın yetkili komutanları emir verir; buğdayları Tekirdağ’da bizzat Kenan Evren’inde içinde bulunduğu askerler buğdayı denize döker!”

Peki vahiyle bağı olan, imanlı bir yönetici, “açlık” korkusuyla kıvranır mı? Halkının emek emek ürettiği buğdaylara cebren el koyup silolara doldururken İlahi Kitabında “biçtiklerinizi başağında bırakın” tavsiyesini dikkate almaz mı?

Bir somun ekmeğin 6 kişi tarafından paylaşıldığı o yıllarda küflenmiş tonlarca buğdayın denize dökülüşünün zulümden öte bir tedbir olmadığı iddia edilebilir mi? Böyle bir tavsiye başucumuzda duruyorken onca köylünün, yavrularının açlığına şahit olan ana-babanın hakkı nasıl ödenir?

“Meza ma meza/Geçmiş geçti” elbette. Ancak bu demde ve bundan sonrası için İlahi kelam ile tarafımıza sunulmuş, sadece “aklederek” ulaşabileceğimiz ferdi ve toplumsal stratejilerimizi inandığımız din perspektifinden üretmeliyiz! Ki, ruhumuz, kalbimiz, bedenimiz, ailemiz milletimiz açlıktan kırılmasın!