Şanghay İşbirliği Örgütünün (ŞİÖ) 25. Devlet Başkanları Konseyi Zirvesi, 31 Ağustos-1 Eylül 2025 tarihlerinde Çin'in ev sahipliğinde Tiencin şehrinde gerçekleştirilmişti. ABD liderliğindeki NATO kuruluşunun 36. NATO Liderler Zirvesi ise 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Türkiye’nin başkenti Ankara’da, ev sahipliğimizde gerçekleştirildi.

Dünya Kupası: Futbolun ötesinde bir jeopolitik hafıza
Dünya Kupası: Futbolun ötesinde bir jeopolitik hafıza
İçeriği Görüntüle

Whatsapp Image 2026 07 31 At 15.34.08

Şanghay Zirvesi, Çin'in küresel liderliğinde yeni bir dünya düzeni iddiasının da ortaya konulduğu bir zirve olurken, NATO zirvesi ise, NATO'nun caydırıcılık ve savunma gücünün daha da arttırılmasına yönelik gerçekleşti. Yani özetle, süper güç ve küresel rekabet yarışı her alanda ve her anlamda devam etmektedir.
Ancak bir süpergücün sahip olduğu ideolojik ve yönetim anlayışın, küresel anlamda hakim düzen olabilmesi için sadece siyasi, iktisadi, ticari güç yetmez. Kültürel bir etkisinin de olması gerekmektedir.

Bir hegemonya kurabilmek, insanların zihin dünyasını ve değer sistemlerini etkileyebilmeye bağlıdır. Tarihte süper güç olmuş İmparatorluklara baktığımızda;

Antik Roma; Latin dili, hukuk sistemi, mimarisi ve şehir planlaması ile,

Osmanlı İmparatorluğu; inanç sisteminin de getirmiş olduğu itikadi, idari, hukuki, ticari ve toplumsal yaşam şekli ile,

Britanya İmparatorluğu; İngilizce dili, hukuk sistemi, eğitim anlayışı, Cambridge, Oxford gibi üniversiteleri, Shakespeare’dan müzik salonlarına kadar sanat anlayışı ile,

kültürel hegemonya kurabilip, yüzyıllarca devletlerini yaşatabildiler.

Günümüzde ise ABD ve Çin müthiş bir rekabet içerisinde süper güç mücadelesi vermektedir.

ABD bu konuda Soğuk Savaş'tan itibaren çok güçlü bir strateji izledi:

· Hollywood, Amerikan yaşam tarzını küreselleştirdi.

· Yiyecek, içecek, giyim markaları oluşturarak Amerikan kültürünü oluşturdu.

· Girişimciliğin merkezi oldu.

· Pop müzik, gençliğin kimliğini dönüştürdü.

· İngilizce, küresel dil haline geldi.

Kapitalizm ile sosyalizmin mücadele halinde olduğu soğuk savaş döneminde, sosyalizmin mağlup olarak sonlanmasının en önemli sebebi, insan yapısına ve hayatın olağan akışına uygun bir felsefeye sahip olamayışıydı. Sosyalizm, insanları tek tipleştirirken, kapitalizm ise bireyin arzularına, tüketim isteğine ve özgürlük duygusuna hitap etti. Bu yüzden kültürel olarak daha “çekici” ve sürdürülebilir oldu. Amerika, insanlara sadece "tüketim" değil; bir hayat tarzı sundu. İnsanlar Amerikan rüyasını benimsediği sürece de, ABD’nin ekonomik/siyasi gücü meşruiyet kazanmaya devam etti.

Günümüzde ise Çin yükselen ekonomik ve teknolojik büyüklüğü ile Amerika'yı geçebilmeyi hedeflemektedir. Ancak bunu yapabilmesi sadece bu alanlar ile yeterli olmayıp, dünyaya aynı zamanda marka, sinema, sanatı kapsayan bir yaşam tarzı ile kültür de pompalamasını gerektirmektedir.

Bugün ABD hegemonyası zayıflıyor, ancak hâlâ kültürel olarak baskın durumda. Eğer bir ülke yeni bir yaşam tarzı, değer sistemi ve estetik anlayış sunamazsa, sadece ekonomik büyüklükle küresel liderliği sürdüremez.

Peki Bu Noktada Türkiye Ne Yapabilir?

Bir ülkenin süper güç olabilmesi için şu 3 kriterden en az birisinin olması gerekmektedir:

1- Nüfusunun en az 300 milyon olması

2- Toprak büyüklüğünün en az 1 milyon metrekare olması

3- Önemli bir sermaye birikimine sahip olması (1 trilyon dolar civarı)

Türkiye’nin nüfusu 2025 itibarıyla yaklaşık 87 milyon civarındadır. Dünya nüfusunun 8,1 milyar civarında olduğunu ele aldığımızda, bu durumda Türkiye’nin küresel nüfus içindeki payı yaklaşık %1,1 düzeyindedir.

Türkiye’nin 2025 yılı tahmini GSYH’si (Nominal) yaklaşık 1,3 trilyon ABD dolarıdır. Dünya GSYH’si ise yaklaşık 108 trilyon dolar civarındadır. Bu da Türkiye’nin küresel üretim (GSYH) payının %1,2 civarında olduğunu gösterir.

Türkiye’nin mal ihracatı 2024’te yaklaşık 257 milyar dolar civarındadır. Dünya toplam ihracatı ise yaklaşık 25–26 trilyon dolar düzeyindedir. Türkiye’nin küresel ihracattaki payı %1 civarındadır.

Yani Türkiye’nin, hem nüfusta hem kişi başına düşen gelirde hem ihracatta olmak üzere dünyadaki küresel payı yaklaşık yüzde 1'dir.

Önemli bir güç olabilmek için gerekli kriterlerden, Türkiye için en ulaşılabilir olanı şuanda sermaye birikimine sahip olmak gibi görünmektedir.

Bu yüzdendir ki, Türkiye'nin son dönemde izlediği ekonomi politikalarında iki önemli hedef dikkat çekmektedir:

· İstanbul'u bölgesel ve küresel bir finans merkezi haline getirmek,

· Yabancı yatırımcıların hukuki güvenliğini artırarak doğrudan yabancı yatırımı çekmek.

Uluslararası Yatırımın ise en önemli iki unsuru vardır.

1-Güven

2-Hukuki ve Bürokratik hız ve kolaylık

İran-İsrail gerilimi ve Körfez'deki jeopolitik riskler, Türkiye açısından özellikle İstanbul'un "güvenli finans üssü" olarak konumlandırılması için bir fırsat olarak değerlendirilmekte ve bu doğrultuda adımlar atılmaktadır.

Uluslararası yatırımı çekebilmek amacıyla da ticarette yaşanılan hukuki sorunları çözmek ve hızlandırabilmek için, büyük şehirlerde; ticaret, bankacılık, finans, sigorta, şirket birleşmeleri gibi alanlarda uzmanlaşmış Ticaret Mahkemeleri oluşturulmaktadır.

Hedef; İstanbul Finans Merkezi + güçlü finansal altyapı + hızlı ve öngörülebilir ticari yargı + tahkim ve alternatif uyuşmazlık çözüm mekanizmaları ile yabancı yatırımcıya güven veren bütüncül bir yatırım ortamı oluşturmak ve özellikle Körfez sermayesi ile Avrupa ve Asya arasındaki sermaye akışından daha fazla pay alarak sermaye birikimini arttırmaktadır.

Tabi, bölgesel bir güç rolünde olan Türkiye’nin, küresel bir güç unsuruna dönüşebilmesi için sadece finansal koşullarda yeterli hale gelmek tek başına yeterli olmaz. Çünkü küresel bir güç olmak aynı zamanda güçlü bir kültürel kimliğe de sahip olmak ile mümkündür. Peki bu hususta ne durumdayız?

Türkiye, uzun süredir devam eden bir kimlik tartışmasının merkezinde yer alıyor: Modernleşme mi, köklere dönüş mü?

1923'ten sonra Türkiye, Batı’yı sadece teknoloji ve bilimde değil; hukuk, yaşam tarzı, alfabe, kıyafet, takvim, müzik, mimaride örnek aldı. Bu, bir anlamda “devrimsel” bir kimlik değişimiydi. Ama,

* Bu dönüşüm çok hızlı ve yukarıdan aşağıya yapıldı.

* Halkın büyük bölümü ile devlet elitleri arasında bir kültürel kopuş yaşandı.

* Seküler, Batı tipi bir “ulus-devlet” modeli benimsendi.

* Eğitim, hukuk, ekonomi modernleşti ama yerli toplumsal doku ile tam uyum sağlayamadı.

* Uzun vadede halkın geleneksel kimliğiyle, devletin dayattığı kimlik arasında bir ikililik oluştu.

Türkiye sadece ekonomik büyümeyle küresel güç olamaz. Bu yüzden, kimliğini bulması ve çok güçlü ve tarihi kültürel kodlarına yeniden dönmesi gerekmektedir.

2004 yılındaki NATO zirvesi Türkiye’de gerçekleşmişti. 22 yıl aradan sonra zirve tekrardan Türkiye’de gerçekleşti. O tarihte klasik müzik dinletisi ve papyon takılırken, şimdi ise karşılama heyeti yeniçerilerden ve mehter takımından oluştu.

İşte bu iki tarihî hadise bile mutlaka bazı dersler vermelidir.

Birincisi özgüvensiz bir siyasetin ürünü iken ikincisi ise kültürünle, tarihinle, dilinle, dininle değerlerinle barışık olmak, belki de köklere dönüşün meşalesini yakmaktır.

Türkiye; Osmanlı, Selçuklu, İslam dünyasına dair mirası ve tarihsel derinliği ile, gastronomisi ile, etkili bir kültürel hegemonya üretebilir, sadece bir ülke değil, bir medeniyet taşıyıcısı gibi hareket ederse de kültürel hegemonya kurabilir.

Bunun için, Batı’ya ya da sadece Doğu’ya bakan değil; hem köklerine hem çağın ruhuna hâkim bir fikir dünyası inşa ederek, yeni bir entelektüel sınıf üretmesi gerekmektedir.

Mehmet PAMUK/ Analiz- Yorum

Kaynak: Haber Merkezi