Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

15 Temmuz’un yolu 28 Şubat’ta açıldı

28 Şubat sürecinde dönemin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller’in danışmanlığını yapan, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu Üyesi Hüseyin Kocabıyık, 28 Şubat’ın yıl dönümünde Diriliş Postası’na konuştu.

Seda Şimşek
15 Temmuz’un yolu 28 Şubat’ta açıldı

Diriliş Postası Ankara Temsilcisi Seda Şimşek/Mülakat

28 Şubat sürecinde dönemin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu Çiller’in danışmanlığını yapan, 25. ve 26. Dönem AK Parti İzmir Milletvekili, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu Üyesi Hüseyin Kocabıyık, 28 Şubat sürecinde yaşananları Diriliş Postası için anlattı. Kocabıyık ile 28 Şubat sürecini konuştuk:

28 Şubat sürecinin kilit isimlerinden, 25. ve 26. Dönem AK Parti İzmir Milletvekili, Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbeleri Araştırma Komisyonu Üyesi Hüseyin Kocabıyık Diriliş Postası’na açıkladı.

VESAYET SİSTEMİNİN SON DİRENİŞ ÇABASIDIR

28 Şubat’ı siz nasıl tanımlıyorsunuz?

28 Şubat vesayet sisteminin son direniş çabasıdır. Siyasi ve sosyal alandaki 70 yıllık hâkimiyeti sürdürme gayretidir. Yeni yetişen inançlı ve iddialı nesillerin önünü kesme tedbiridir. Ekonomik olarak da elbette kamu kaynaklarını yağmalama girişimidir. Daha etraflıca bir tarif yapacak olursak, İstanbul oligarşisinin, kartel medyasının, sözde sivil toplum kuruluşlarının ve yargının bir kısmının askerleri tetikçi olarak kullandıkları, müşterek bir eylemdir.

Bin yıl sürecek deniyordu, bu bin yıl sürecek bir ittifak mı?

Bu sözü bir Genelkurmay Başkanı söylemişti. Bu söz şimdi, komedi dizilerinde filan kullanılıyor. Türkiye’de öyle bir tarih yaşandı ki, bu tarihin ortaya çıkardığı gerçeklik, AK Parti, Recep Tayyip Erdoğan ve onun etrafında örgütlenen 28 Şubat’ın mazlumlarıdır. Kendi varlıklarına bin yıl süre tayin eden şahıslar ve onların müttefikleri ise 3-4 sene içinde dağılmışlardır.

Bu ittifakın tarihten kaynaklanan kökleri yok mu?

Var, yarın da var olacak ancak bir hususu hiç kimse unutmasın: Tarihin hiçbir döneminde Türk milleti bu kadar bilinçli ve örgütlü olmamıştır. Darbe hevesi olanların bu heveslerini hayata geçirmeye kalktıklarında başlarına ne geleceğini 15 Temmuz’da herkes gördü. Türkiye’deki darbe özlemlerinin arkasında hep dış dünya vardır, 15 Temmuz’da bu zaten netleşmiştir. Türkiye, yerli, milli ve kendi egemenlik inisiyatifini kullandığı sürece dışarıdan darbe özlemi olanlara belirli ve özendirici teşvikler verilecektir. O zaman bizler uyanık olmak zorundayız. Biz bu tehlikenin her zaman farkında olacağız, böyle bir işe girişenlere de milletçe bedelini ödeteceğiz.

Emperyalistler fink atamaz oldu
Refah-Yol’un dış politikasından dolayı rahatsızlık ortaya çıkmış mıydı?
Rahmetli Erbakan Hoca, Başbakanlığa gelirken epeyce hazırlıklıydı. Tüm ömrü boyunca savunduğu tezleri formüle etmişti. Onun için de Başbakan olur olmaz hemen bunları hayata geçirmeye başladı. Bunlardan birisi D-8 idi. Müslüman ülkeler arası bir birlik düşüncesi. Sanırım Hocanın ömrü vefa etseydi İslâm ülkeleri ortak pazarı, İslâm ülkeleri NATO’su ve İslâm ülkeleri Birleşmiş Milletleri şeklinde geliştirecekti bu uygulamaları. D-8 bütün Batı’yı ABD’yi çok endişelendirdi, tabi içimizdeki Batı muhiplerini de. Bana göre 28 Şubat’ın fitilinin ateşlenmesi de bu olaydan sonradır. Bu arada DYP’de de epeyce rahatsız olanlar oldu. Daha doğrusu DYP dışardan kışkırtıldı. Bugünkü nesil bilmez o günleri. Mesela, ‘İran mı olacağız’ diye bir korku üretilmişti. Bizim generaller, Biz Şah’ın generalleri olmayacağız” gibi laflar sızdırıyorlardı medyaya. Bugün düşünüyorum ve yaşadıklarıma bakıyorum da neler kaybetmişiz, bugün başka bir dünya kurabilirdik. Emperyalistlerin fink attığı yerler olmaktan çıkardı İslâm toprakları.

O KAFA EZİLİR

Vesayet kafasını mı kaldırıyor?

Kaldıramaz, bugünün şartlarında o kafa kalkarsa ezilir. Bütün vesayet organları ve o düzenden onlarca yıl beslenmiş olanlar o günlerin özlemi ile yanıp tutuşuyorlar, bunu görebiliyoruz ancak yapabilecekleri hiçbir şey yok. Tarih kırılmıştır ve yeni bir tarih sürecine girilmiştir ve bu süreçte onlara yer yok.

FETÖ’CÜ KADROLAŞMA HIZLANDI

28 Şubat sürecinden ordudan ihraçlar oldu, bugünden dönüp baktığınızda o ihraçları nasıl değerlendiriyorsunuz?

28 Şubatçılar, irtica gerekçesiyle ordudan dindar subayları attılar, bunlar gerçekten dindar insanlardı. Ordunun hiyerarşik düzenine sadakatle bağlıydılar. Sonradan gördük ki ordudan ihraç edilen dindar subayların yerine FETÖ’cü subaylar ikame edilmiş. Ordudaki FETÖ’cü kadrolaşmanın en kritik evresi 28 Şubattaki bu tasfiye girişimidir.

28 Şubat’ta FETÖ nerede durdu?

28 Şubat’ın göz önünde olmayan bileşimiydi. Yani, o koalisyonun ortağıydı. Nitekim, 28 Şubatçılar Refahyol’un ipini Fetullah’a çektirdiler. Televizyonlara çıkıp hükümetin istifa etmesini istedi. Muhafazakâr dünyada o günkü kredisi düşünüldüğünde, nasıl bir hain ve işbirlikçi olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. 12 Eylül ihtilalinden itibaren zaten o yapının algoritmasında darbeci bir yazılım var, son olarak da 15 Temmuz’da karşımıza tarihimizin en kanlı ve en ahlâksız darbe girişimini yapan bir güruh olarak çıktılar.

Silahların gölgesinde soygun
28 Şubat’ın ekonomik maliyeti ne oldu?
Rahmetli Hasan Celal Güzel Abimiz hep, “Eğer 28 Şubat olmasa idi bugün Türkiye’nin kişi başına milli geliri 25 bin dolar olurdu” derdi. AK Parti yöneticilerinden ekonomist Bülent Gedikli 28 Şubat’ta hortumlanan paranın 250 milyar dolar olduğunu söyledi. Miktarını bilemem ama bana göre 28 Şubat’ın siyasi yönü ekonomik yönünden sonra gelir. 28 Şubat sanki silahların gölgesinde devlet hazinesini, bankalarını soyma işidir. Soyulmuştur Türkiye. 2001 ekonomik krizi de 28 Şubat soygununun sonucudur.

HEP AYNI KİRLİ TAKTİK

“Yurttaş Girişimi” adı verilen bir grup aydın tarafından 1-29 Şubat 1997 tarihlerinde yürütülen “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” adlı kampanya ile Gezi Olayları arasında bir benzerlik görüyor musunuz?

O bir organizasyondu ve darbeci askerlerin, MGK Toplumla ilişkiler Başkanlığının o günkü memurlarının tasarladığı bir hadiseydi. Zaten bu tür eylemler birileri tarafından organize ediliyorsa saman alevi gibi sönüyor. Bu da böyle olmuştu ama tabii bunu organize edenler hedeflerine de ulaşmıştı. Gezi olaylarıyla 28 Şubattaki olay arasında benzerlik olduğu düşünülebilir. İkisi de dindar insanların yükselişine karşı. O gün hedef Erbakan’dı, bugün hedef Recep Tayyip Erdoğan. İki olay da hükümeti devirmeyi, Türkiye’yi zayıflatmayı amaçlıyordu. İkisinin de hedefinde yerlilik ve millilik, demokrasinin seçme yeteneğine darbe vurma ve seçimleri anlamsız hale getirme düşüncesi var.

BU KEZ HUKUK BALANS AYARI YAPTI

Sincan’da düzenlenen Kudüs Gecesi’nin ardından 4 Şubat 1997’de Sincan’da tankların yürümesini ve Çevik Bir’in “demokrasiye balans ayarı” olarak bunu nitelendirmesi hafızalara kazınmıştı.

“Demokrasiye balans ayarı” gibi saçma bir laf olamaz, ama bir taraftan da 12 Eylül 2010 referandumuna kadarki Türkiye gerçeğini çok net ifade eden kuvvetli bir cümle. Demokrasilerde askerin işi mi sivillere balans ayarı yapmak? Siyasetçiye balans ayarını millet yapar. Yani vesayet denen ve siyasi alanı tek ayak üzerinde durduran gücün kendini bundan daha iyi tanımlaması olamaz. Neyse ki bu arkadaşlara da sonradan hukuk bir balans ayarı yaptı da ileri yaşlarında önemli bir ders aldılar.

O dönemde bu açıklamanın bir karşılığı olmuştu ama…

Tabii bu söz öncesi Sincan’da tanklar yürütüldü, asker hükümete gözdağı verdi. Aradan yıllar geçti, açık konuşmakta fayda var. Bu olay hükümetin kimyasını epeyce bir bozdu. Özellikle DYP kanadı bu olaydan çok etkilendi. DYP’li milletvekilleri, bakanlar askeri karargâhlara çağrılıp korkutuldu ve partilerini terk etmeleri konusunda ikna edilmeye çalışıldı. Çevik “Bir, o malum laf ile aklınca dış dünyaya Burada patron biziz” havası attı.

ÇİLLER KOMUTANLARI EMEKLİ EDECEKTİ

Tansu Çiller’in generallerin emekli edilmesini istediği doğru mu?

Doğrusu Tansu Çiller 28 Şubatçı generallerin emekli edilmesini çok istedi. Bu konuda bazı adımlar da attığı çok açık. Hatta bunu dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın yüzüne söyleyerek restleştiklerini biliyorum. Ama hükümetin diğer kanadı böyle bir girişime sıcak bakmadı. Rahmetli Erbakan bu teklife soğuk durdu. Çünkü Erbakan Hoca, işleri suhuletle halletme taraftarı bir devlet adamıydı. Diğer taraftan Cumhurbaşkanı rahmetli Süleyman Demirel’di ve zinhar böyle bir hükümet uygulamasına karşıydı. Bu durumda ne yapsın Çiller? Bu günden geriye baktığım zaman keşke bu darbeciler ordudan çıkarabilselerdi o vakit Türkiye birçok sorununu daha erken halledebilirdi.

Hüsamettin Cindoruk Demirel’i ikna etmiş
Başbakanlığın değişimi nasıl sabote edildi?
Başbakanlık değişimini engelleyenin Cumhurbaşkanı Demirel olduğunu hep düşünürdük. Görünüşte öyledir ama ilk kez burada açıklayacağım bir başka ayrıntı var. Sonradan öğrendik ki Demirel aslında Çiller’e hükümeti kurma görevini verecekmiş çünkü TBMM’nin üyeleri güvenoyu için yeterli imzayı vermişti. İddiaya göre, gece yarısı Hüsamettin Cindoruk Demirel’e gitmiş ve “Görevi Çiller’e veremezsin, hükümeti kurma görevini istediğine vermek senin anayasal hakkın” demiş ve Demirel’i göreve Çiller’e vermemesi konusunda ikna etmiş. Demirel, görevi Mesut Yılmaz’a verdi.

KARŞI SENARYO HAZIRDI

28 Şubat 1997’de yapılan MGK üç saat olarak planlanmasına rağmen 9 saat sürdü. Toplantıda verilen brifingde, iktidardaki RP, “Milli Görüşçüler” tanımı altında, “irticai faaliyetler” yürüten unsurlar kapsamında “iç tehdit” olarak değerlendirildi. Bu o günü anlatması için çok önemli, Başbakan ve partisi “iç tehdit” olarak nitelendiriliyor.

28 Şubat MGK’sı bir kurgudur. Orada bir mizansen sahnelenmiştir. İç ve dış kamuoyuna, “Bu hükümetin işi bitmiştir, artık sabıkalıdır. Bu hükümeti ciddiye almayın.” mesajı verilmiştir, daha doğrusu bu mesajı vermek için uzatıldı o MGK. Ortada bir senaryo olduğunu biz danışmanlar öngörmüştük ve karşı bir senaryo hazırlamıştık. Uzun bir hikâyedir ama kısacık anlatayım: Toplantıda hükümet üyelerinin üzerine gelinmeye başlandığı an, onların orada oluşturulmaya çalışılan psikolojiye teslim olmamaları ve ayağa kalkıp önlerine konulan gazete küpürlerinden oluşturulan dosyaları fırlatıp atarak, “Siz Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine darbe yapmaya çalışıyorsunuz” deyip toplantıyı terketmeleri, bizim senaryomuzun birinci perdesiydi. İkinci olarak, Çankaya Köşkü’nün kapısında, gazetecilere içerde hükümete darbe peşinde olan anayasaya sadakatsiz askerlerin olduğunu ve hükmet olarak gereğini yapacaklarını söylemeleri. Üçüncü olarak da, o gece TBMM’de basın toplantısı yaparak milleti Meclise çağırmaları ve komuta kademesinin de emeklilik kararnamelerini Cumhurbaşkanı Demirel’e göndermekti. Aslında 28 Şubat MGK toplantısında, hükümetin eli anayasal olarak da felsefi olarak da çok güçlüydü. Askerler Refah Partisi’ni “irtica” olarak değerlendiriyorlardı. Bunun milli iradeye ve anayasal düzene bir saldırı olduğu gerçeği üzerinden bir karşı taarruz yapılamadı. Tabiri caizse durum idare edilmeye çalışıldı.

BUNLAR BARUT GİBİ

Toplantıdan sonra ilk görüşmenizde Tansu Hanım ne dedi? Nasıl bir yol haritası çizilmişti?

Toplantıdan sonra gece yarısı, Dışişleri Konutu’nda görüştük Tansu Hanım’la. “Bunlar barut gibi” dedi. O malum MGK bildirisindeki yaptırım kelimesi üzerinde durduk. Bu kelimenin düzeltilmesi gerektiğinde hemfikir olduk. Bizim senaryoyu tekrar konuştuk. Tansu Hanım, “Ben bunları yaparım” dedi, ertesi sabah basın toplantısı yaptı ve “yaptırım” kelimesinin kabul edilemeyeceğini, en büyük gücün TBMM olduğunu ve Meclisi toplayacaklarını söyledi. Bu açıklamasından sonra askerlerde bir telaş başladı. Genelkurmay Başkanı, Tansu Hanımı aradı, alttan alır bir üslupla “Meclis’le ordu karşı karşıyaymış gibi bir görüntü olmasın” dedi, bunun üzerine Tansu Hanım, “O yaptırım kelimesini çıkarın o bildiriden” dedi. Genelkurmay Başkanı öğlene kadar süre istedi ve “Öğlen açıklama yapacağız” dedi. Ancak hükümetin kendi içindeki diyalog eksikliğinden dolayı bir olay oldu. Tansu Hanımın basın açıklaması yapacağından haberi olmayan Erbakan Hoca, gazetecilerin, “MGK kararlarını TBMM’ye taşıyacakmışsınız” sorusuna, “uyduruyorsunuz” cevabını verdi. Askerler öğle saatlerinde dedikleri gibi basın açıklaması yaptılar, demokrasiye bağlılıklarını bildirdiler ama Çiller’e verdikleri sözü tam olarak tutmadılar.

HÜKÜMET İÇİ UYUM BOZULDU

Sonra neler yaşandı? Hükümet nasıl istifaya zorlandı?

28 Şubat MGK’sı tabii ki hükümetin ayarını bozdu. Bir kere hükümet içindeki iç uyumda ciddi bir hasar oluşturdu. Bir tarafta Erbakan üzerinde “MGK kararlarını imzala” baskısı, diğer tarafta Çiller üzerinde “Türkiye darbeye gidiyor, Refahyol koalisyonunu sonlandır” baskısı kuruldu. Hiç kimse o dönem hükümete yönelik azgın medya saldırısını da unutamaz. Tansu Çiller başbakanlığı Erbakan Hoca’dan alırsa ortalığın rahatlayacağını düşündü. Bu yönde bir baskı oluşturdu Erbakan hoca üzerinde. Bir noktadan sonra olaylar kontrol edilemez hale gelince Erbakan Hoca da buna razı oldu. Bence Hoca Refahyol gibi çok iyi bir koalisyonun bozulmasını istemedi. Zira başbakanlığı vermeseydi DYP’nin içini boşaltacaklardı ve hükümet yine yıkılacaktı.

24 Aralık 1995

Bütün medya baskısına rağmen Refah Partisi, 1995 genel seçimlerinde %21,38 oy oranı ile seçimlerden birinci parti olarak çıktı.

25 Aralık 1995

Baskılara rağmen Refah Partisi-Doğru Yol Partisi arasında Refah-Yol koalisyon hükümeti kuruldu. Erbakan Başbakan oldu.

28 Aralık 1995

Aczmendi lideri Müslüm Gündüz, Fadime Şahin ile yakalandı. Olay günlerce medyada irtica haberi olarak döndürüldü.

24 Ekim 1996

8 İslam ülkesinin işbirliği ile kurulan D-8 grubunun temeli Çırağan Sarayı’nda atıldı. Müslüman ülkelerin ekonomik bir güce dönüşmesi bazı kesimleri korkuttu.

11 Ocak 1997

Başbakan Erbakan, işadamları ve medya tepkisine rağmen üniversitede başörtüsü serbestliği getiren kararnameyi bakanlar kurulunda imzaya açtı.

3 Şubat 1997

Devlet Güvenlik Mahkemesi Sincan’daki Kudüs Gecesi ile ilgili soruşturma başlatırken islami kesim sinir uçlarıyla oynandı.

4 Şubat 1997

Demokratik seçimlerle işbaşına gelen Refah-Yol iktidarından rahatsız olan medya ve işadamlarının oluşturduğu kamuoyuyla asker, kışlasından çıktı.

28 Şubat 1997

MGK, Cumhurbaşkanı Demirel başkanlığında toplandı. 9 saat süren tarihi toplantıda temel eğitimin sekiz yıla çıkarılması, imam hatip okullarının meslek okullarına dönüştürülmesi kararı alındı.

2 Mart 1997

Erbakan, hükümete bildirmek üzere MGK’da alınan yirmi maddelik kararlar listesinde bazı ifadelerin çok sert olduğunu öne sürerek kararları imzalamadı.

3 Mart 1997

Erbakan, “Demokratik sisteme destek için” parti liderlerini ziyaret etti ancak umduğunu bulamadı. Erbakan “Hükümet, TBMM’de kurulur. MGK’da kurulmaz” dedi.

7 Mart 1997

Cumhurbaşkanı Demirel, Milli Güvenlik Kurulu kararlarının uygulanmaması halinde uygulanmayanların sorumlu olacağını söyledi.

31 Mart 1997

Yeni Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam, 8 yıllık kesintisiz eğitim başlarken, imam hatipler dahil bütün orta okulların kapatılacağını söyledi.

22 Mayıs 1997

Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, Refah Partisi’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Böylece milli iradenin ayaklarına pranga vurmaya çalışıldı.

11 Haziran 1997

Genelkurmay’da hakim ve savcılara brifing verildi. Ordunun içine çöreklenen vesayet odakları ülkedeki hukukçuları kendi pençesine aldı.

12 Haziran 1997

Genelkurmay’da medyaya irtica brifingi verildi. Cuntanın kontrol altına aldığı medya toplumu vesayet odaklarının söylemlerine maruz bıraktı.

10 Ekim 1997

Meral Akşener; “Genelkurmay, kanunlara aykırı olarak bir casusluk masası kurmuştur. 65 milyon insanı fişliyor. Asıl insanları bölen bunlar” dedi.

16 Ocak 1998

Türkiye’nin birinci partisi RP “Laik cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı olduğu” iddiasıyla kapatıldı.

16 Nisan 1998

Hocaefendi kod adlı Fetullah Gülen Kanal D’de yaptığı açıklamada darbeyi övdü. Gülen milli iradeyi hedef alan hain darbenin fetvacısı rolünü üstlendi.

21 Nisan 1998

İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Diyarbakır DGM tarafından şiir okuduğu için 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.

31 Mayıs 1998

ABD’deki Yahudi Lobisi’nin etkili kurumu JINSA, Erbakan hükümetini kendilerinin düşürdüğünü itiraf etti. Emperyalizmin kirli ajandası bu itirafla deşifre oldu.

23 Temmuz 1998

Kur’an-ı Kerim’in 12 yaşından önce öğrenilmesi DSP, ANAP ve MHP oylarıyla yasaklandı. Müslüman çocuklar özyurdunda dini eğitimden mahrum kaldı.