Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

Gezi’den sonra sıkı AK Parti’li oldular

Gezi’den sonra sıkı AK Parti’li oldular

TAKDİM

Bugünkü konuklarım biraz kalabalık. Sırasıyla hepsini kısaca tanıtayım. Özlem Akkaya; Bilgi Üniversitesi İşletme-İktisat mezunu. Tekstil sektöründe faaliyet gösteren bir firmada yönetici. Dilek Yıldırım; Halkla İlişkiler-İşletme mezunu. Tercüme ofisi işletiyor. Gülfem Çetintürk; Uluslararası İlişkiler mezunu. Çeviri hizmetleri yapıyor. Atıfet Ulusoy; Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar mezunu. Özel bir şirkette çalışıyor. Bir kızı var. Çocuğuna demokratik, bağımsız, güçlü bir ülke bırakmak istiyor.


Twitterda tanıdık birbirimizi. Daha sonra ilişkilerimiz ilerledi ve gerçek ortamlarda da görüştük. Çoğunu gezi sürecinde tanıdım diyebilirim. Çevrelerini birer birer kaybetme pahasına, AK Parti’yi canla başla savunuyorlardı. İçlerinde ateist olan da vardı, eski solcu olan da. Mursi’nin eylemine gitmekten, Ayasofya için imza vermekten, Suriyelileri savunmaktan da geri kalmıyorlardı. Dertliydiler ve dertleriyle ilgiliydiler. Yorumlarıyla farklı bir bakış açısı kattıklarını düşündüm. Merak ettiğim şeyler vardı. Gezi’nin yıl dönümüne girmişken, Gezi hayatlarını nasıl etkilemişti? AK Parti’ye körü körüne mi bağlanmışlardı? Neden AK Parti’nin her söylemini savunuyorlardı? Hepsine teker teker sordum. Aldığım cevaplar özgüvenli ve nerde durduklarını bilen kişilerin cevaplarıydı.

Ne zamandır AK Partiyi destekliyorsunuz?
Atıfet: 2002’de iktidara geldiklerinde AK Parti’yi tanımıyordum. Hatta bir arkadaşım AK Parti’ye oy verdiğini söyleyince “Sen deli misin, onlar şeriat getirmeyi düşünmüyorlar mı?” demiştim. Politikayla uzun süre barışık değildim. İlk kez 2010 referandumunda “evet” oyu verdim. Benim bir sözüm vardı. Kürt sorunu çözülene kadar, onlara oy verecektim. 2011’de Sabahat Tuncel’e verdim oyumu. 2014 yerel seçimlerinde ilk kez AK Parti’ye gönül rahatlığıyla oyumu verdim.
Dilek: İstanbul Belediye başkanlığından beri sadece Erdoğan’a oy verdim ben. Partiden ziyade, Erdoğan’a inandım. Hiçbir zaman sol düşüncede olmadım zaten. 2014 yerel seçimlerinde de partiyi güçlü kılmak adına üye oldum.
Özlem: Politikayla öncesinde çok ilgim yoktu. Benim babam eski solcuydu. 2007 referandumunda etrafımdaki arkadaşlarım duyarsızdı. Büyük çoğunluğu oy kullanmaya bile gitmedi sanırım. Tayyip Erdoğan’ı ilk defa 2007 balkon konuşmasında “gerçekten” dinlemiştim. Benim için milat, balkon konuşmasıdır. Bugün hala Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarının beni yansıttığını hissediyorum. Aktif olarak 1 yılı aşkın süredir, AK Parti Uşak İl Yönetim Kurulu üyeliğim ile desteğimi sürdürüyorum.
Gülfem: Tayyip Erdoğan’ı Refah döneminden beri takip ediyor ve destekliyorum. Erdoğan’ın başkanlığı zamanına kadar çöp dağlarıyla kirlenmiş, suya hasret bırakılmış, hava kirliliği, Haliç’in pis kokusunu soluduğumuz bir şehirdi İstanbul. Çok kısa sürede bizi bambaşka bir şehre kavuşturan bu yönetim anlayışının ülkemizi de nasıl geliştireceğini tahmin etmek çok zor değildi. Nitekim onlara inancımı ve güvenimi pekiştirdiler. Partiye üyeyim, ama ne yazık ki desteğimi şimdilik sadece sosyal medya ve özellikle twitter üzerinden yürütüyorum.

Gezi sürecinden sonra mı bu kadar politize oldunuz?
Atıfet: Gezi’de, parktaki direnişten çok rahatsız oldum. Bunun yapay bir şey olduğunu düşündüm. Taksim Platformu’nun Emek Sineması’yla ilgili protestolarına da katılmıştım ben. Sinemayla çok ilgiliydim. O topluluğa girdiğim zaman, konunun Emek Sineması olmadığını, Tayyip Erdoğan’a küfürlere dönüştüğünü gördüm. Derhal çıktım oradan. Onu kullandıklarını fark ettim. Eğer Emeği umursamış olsaydılar, oturur konuşurlardı ve belki de projede istediklerini alırlardı. Niyet bu değildi. Erdoğan düşmanlığı, AK Parti düşmanlığıydı. O kitle yüzünden Emek’te istediklerimiz olmadı.
Dilek: Gezi sürecinde küfür ve hakaretler, 3. köprüye takılan isimler filan, benim için tetikleyici şeyler oldu. Tamamen dışında değildim siyasetin, ama twitterdan önce eski dostlarımıza bakıyorum, ortak sosyal mecrayı kullanmaya başladıktan sonra, ne kadar farklı insanlar olduğumuzu gördüm. Birçok dostluğumuz o noktada koptu. Bunu konuşacağımız çok fazla da bir mecra yoktu. O yüzden twitterda o kadar fazla politize oldum. Tarafımı belli etmek için mitinglere de gittim, çevremdeki eş, dost, akrabaya da inandığım gerçekleri anlattım.
Özlem: Gezi öncesi ben sosyal çevreme asla siyaset yansıtmadım. Tartışma kültürümüz henüz zayıftı bence, ilişkiler yıpranır diye düşünüyordum. 2007 balkon konuşmasından sonra şunu anladım. Ulusalcılar aslında apolitikler. Tayyip Erdoğan’ı bir kez “gerçekten” dinleseler, yüzde yüzüne olmasa bile altmış-yetmişine katılacaklar. Bence Kılıçdaroğlu’nu da dinlemiyorlar. Kılıçdaroğlu’nu dinleseler, onun, seviyelerine uygun olmadığını anlayacaklar.

İstanbul’a yaptıkları tecavüzdü

Geziye niye katılmadınız peki?
Atıfet: Oradakilerin direnişleri hoşuma gitmedi. Ağaç sevgisi değildi dertleri, çünkü taşınacaktı ağaçlar. Yol düzenlemesi vardı ve kışla olayı girmemişti işin içine. Bir de orada Sırrı Süreyya’nın olması da tuhaf geldi. Bunların böyle kol kola girmesi beni işkillendirdi. Doğma büyüme İstanbulluyum ve aşığım İstanbul’a. İstanbul’a yaptıklarını bir tecavüz olarak gördüm. Çok rahatsız oldum.
Özlem: Ben hiç gitmedim Gezi sürecinde Taksim’e. Aklıma direkt Emek Sineması süreci geldi. Sosyal medya üzerinden tezviratla anti-Erdoğan propagandası yapılan sürecin de farkındaydım. Ama şaşırmadım desem yalan olur. Bence, o çocuklar gerçekten okumadılar. Okusalar asparagas peşinden gitmezlerdi. Demokrasiye ne kadar uygundu yaptıkları, düşünmediler.

Gezi ve 17 Aralık süreci çoğu kişi için bir milat oldu. Sizin hayatınız nasıl şekillendi bu süreçten sonra?
Atıfet: Benim için de bir milat oldu. Ben bu ülkeyi çok seviyormuşum, onu anladım. Bir ülke için ölürsün denir ya, eskiden böyle düşünmüyordum. “Ne olacak ki, bir şey olsa, gider başka ülkede yaşarım” diye düşünüyordum. Öyle değilmiş. Bu ülkenin tehlikeye girdiğini düşündüm. Bu süreç beni AK Parti’yle bütünleştirdi. Bunu daha şiddetli olarak 17 Aralık’ta hissettim. Ben, gerekirse ölürüm bu vatan için dedim. Gerekirse siper olurum, oradan Erdoğan’ı alamazlar diye düşündüm.
Gülfem: Siyasi duruşumu değiştirmedi. Ofisim Gezi Parkı’nın hemen yanındaydı ve bizzat olayların şahidiydim. Bununla birlikte Erdoğan’ın bir taraftan aslında bir kalkışma beklediklerini söylerken diğer taraftan bir kriz yönetimine hazırlıklı olmamalarını ve sert üslubunu eleştiriyor, sürecin daha anlayışlı ve yumuşak bir şekilde yönetilmesi gerektiğini düşünüyordum. Sonrasında hükümetin daha ılımlı yaklaşımı ve projenin durmasına rağmen Taksim Platformunun istekleri ve eyleme devam kararı, malumun ilanı olmuştu. Öyle ya, orman katlederek üniversite yapan, villa diken Koç’un da iki ağacın derdine düşmeyeceği çok açıktı aslında. Erdoğan dik duruşuyla haklı çıktı.
Atıfet: Ben hayatımda ilk kez mitinge gittim. 17 Aralık’ta yapılmak istenen, 25 Aralık’ta Bilal Erdoğan üzerinden Tayyip Erdoğan’a yapılmak istendi. O gün, sabaha kadar uyuyamadım. Hayatımda ilk kez dua ettim. İnançlı bir insan değilim, o gece ülkeme ve Erdoğan’a bir şey olmasın diye dua ettim. Dolayısıyla o kızgınlık ve stresle 27 Aralıkta “Ülken için bir şey yapacaksan, işte bunun zamanı” diye düşündüm. Bir kişi bile fazla görünmek için, iş çıkışı metrolarla, metrobüslerle havaalanına gittim.
Özlem: Gezi’de, hükümete yönelik bir kalkışma vardı. Cemaat bile gizliden destek vermişti. Şu an hükümete karşı hepsi bir oldular. Gezi sürecinde, ben safça arkadaşlarımla konuşmaya çalıştım. Mesela bir kız arkadaşıma, “bu süreç iyiye gitmez” diye anlatmaya çalışıyordum. O kız arkadaşım bana şöyle cevap verdi; “Ne olursa olsun, Tayyip gitsin!” Ne olursa olsun zihniyetine ben tamamen karşıyım.

Dilek, sen 2014 yerel seçimlerinde “Ak Parti’ye 1 oy borçlusunuz!” diyerek bir manifesto hazırladın. Nereden geldi aklına böyle bir şey yapmak? Ve neden borçlu olduğumuzu düşünüyorsun?
Dilek: Oradaki amacım şuydu, eğer ben ülkemde, bir partiden hizmet alıyorsam ve bu benim menfaatlerime dokunuyorsa, o partiye bir oy borçluyum. Bu anlamda herkesin menfaatine bir şey dokunmuştur. Emekli olup, otobüse ücretsiz binenin de, okullarda ücretsiz kitap alanın da, hastanelerde kuyruk beklemekten kurtulanın da menfaatine dokunmuştur. Dolayısıyla hepimiz bir oy borçluyuz diye düşündüm. İlk önce aklıma gelen hizmetleri yazdım. Sonra AK Parti’nin icraatlarını araştırmaya başladım. Bunları yazarken ve paylaşırken tepkiler alacağımı tabii ki biliyordum. Ama hiç önemli değildi.

Dinin kötü bir şey olduğunu düşünüyordum

Atıfet, AK Parti’yi bu sebeplerle destekliyorsun, anladım. Ama sen, “Ayasofya açılsın” da diyorsun, Mursi’nin eylemine de gidiyorsun? AK Parti neyi desteklerse destekleyecek misin?
Atıfet: Değil tabii ki, bana doğru gelen şeyleri destekliyorum. Bu iki yılda çok değiştim ben. Çok da memnunum bundan. Küçüklüğümden beri, asimile olduğumu fark ettim. Okulda dindarları o kadar kötü gösteriyorlardı ki, hep dini sorgulayarak büyüdüm. Dinin kötü bir şey olduğunu düşünüyordum. 3 Temmuz’dan sonra Eminönü’ndeki Mursi eylemine gittim. Çünkü orada bir darbe vardı. Orada seçimle gelmiş bir hükümet vardı. Benim safım burada çok net. Ayasofya’nın da açılmasını istiyorum. Camiye ihtiyaç olduğu için değil. Benim atalarım orada 500 yıl namaz kılmışlar. Birinci Dünya Savaşı ile talan edilen Osmanlı’nın eli kolu bağlanmış ve Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi de elimizi bağlayan ip gibi. Onu geri almamız, bağımsızlığımızın bir sembolü benim için.

AK Parti’nin hiç mi hataları yok?
Gülfem: İktidarıyla muhalefetiyle birinden birini kusursuz görüyorsanız, kusur sizdedir. Siyaset ya siyah ya beyaz değildir. Ama maalesef öyle kirli bir muhalefet var ki, siz iktidarın hatalarını eleştirmeye fırsat bulamıyorsunuz. Bu sebeple sürekli savunma pozisyonunda kalıyorsunuz. Bu beni rahatsız ediyor. Neticede her şeyin doğrusunu ve yanlışını bilmemiz mümkün değil. Tarafımızı kime daha çok inandığımız ve güvendiğimiz belirliyor.

 
 Sevda Dursun
Etiketler