Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

“Kürt’üm ama uğruna öleceğim Türk kardeşlerim var”

“Kürt’üm ama uğruna öleceğim Türk kardeşlerim var”

Grup Tillo’nun abisi Mustafa Kadaş: “Kardeşlik sesinin yükselmesine vesile olmaya çalıştık. Gelen mesajların haddi hesabı yok. Ülkücü birisi, ‘Ben böyle Kürt kardeşlerimize canımı feda ederim’ diye mesaj göndermiş.”
‘Teröre Karşı Tek Ses’ mitinginde “ortağız bir namusa” eseriyle gönülleri fetheden Grup Tillo ile konuştuk.

Yenikapı’da “Teröre Karşı Tek Ses” mitinginde çalınan “Ortağız Bir Namusa” eserleriyle bir anda ülkenin gündemine oturan Grup Tillo’yu, sizler gibi ben de merak ettim. Sultanbeyli Kültür Merkezi’nde AK Parti İlçe Teşkilatı’nın Birlik ve Beraberlik Gecesi’ndeki konserine katıldım önce. Söyledikleri ilahiler, verdikleri mesajlar ve “Kardeşlik Türküsü” gerçekten muhteşemdi. Herkes mest oldu. Fotoğrafları Canbaz çektiği için (Bu arada artık bir fotoğrafçım var ve adı Alparslan Canbaz, siz onu yazılarından da tanıyorsunuz), ben de mest olmuş halde konseri dinledim önce. Ardından kulise geçip ekiple söyleşi yaptık. Mustafa Kadaş, Veysi Atadan ve Celal İnan’dan oluşuyor bu grup. Arka plandaki saz ekibini tek tek tanıma fırsatım olmadı. Grubun abisi olarak Mustafa abi sorularıma cevap verdi.
Grup Tillo’yu tanıtan bütün yazılarda, bir marangozhanede tahtalara vurarak müzik yapmaya başladıkları yazıyordu. Ben öncesini de merak ettim. Dünyaya gözünü açtığı yaştan itibaren müziğe ilgisi varmış Mustafa Bey’in. Büyüklere eşlik ederek önce def çalmayı öğrenmiş. Sonra beraber ilahiler söylemeye başlamış. Daha sonra marangozluğu öğrenip atölye açınca, personelle birlikte devam ettirmiş ilahi söylemeye. “Bazen çekiçle çiviyi çakarken ritmik vururduk. Birinin içinden gelirdi, ilahi söylerdi, diğerleri de ona eşlik ederdi. O şekilde grup bütünleşti” diyerek grubun oluşumunu anlattı.

Eğlenceli bir çalışma ortamları varmış anlaşılan. Hatta akşamları iş bitince ortalığı silip süpürür, ortaya kilim serer, köfte yoğururlarmış. Ardından da meşk yaparlarmış. Dükkandan bir akşam ses gelmedi mi mahalledeki komşular ertesi günü dükkana gelip akşam niye ses çıkmadığını sorarmış. Millet balkon ve pencerelerden dinlermiş. 1980’lerde başlamışlar marangoz atölyesinde müzik yapmaya. 1991’de artık ciddi halde bir grup haline gelmişler.

“Ortağız Bir Namusa” eseri nasıl çıktı ortaya?
2007 Dağlıca karakol baskınında 33 askerin şehit olmasıyla yazıldı bu eser. Ama şu anki versiyonuyla değil. 7 Haziran seçimlerinde ülkenin gündemi birden bire değişince vicdanen sorumlu hissettik kendimizi. Yeniden bir huzur ortamı oluşması için ne yapabileceğimizi düşündük. Ülkemizi bölmek isteyen insanlara fırsat verilmesin istedik. O eserimizi yeniden gündeme aldık. Aranjörümüz Hakan Bey’in önerileriyle eserin sözlerinde bazı değişiklikler yaptık. 4 dile çevirdik. Amacımız Türkiye’de yaşayan bütün ırkların, dilini istediği şekilde konuşabildiğini göstermekti.

Yenikapı’daki “Teröre Karşı Tek Ses” mitinginde eseriniz çalındı. Böyle büyük bir hayaliniz olmuş muydu?
Asla öyle büyük bir hayalimiz olmadı. Sesimizi duyurma çabası içerisindeydik. Biz sadece Allah’ın rızası için bu işi yaptık. O mitingde okunması da planlı bir şey değildi. Daha eser bitmeden mitingde çalındı. Çok ani oldu. Mitingin başlarında, aralarda çalınacağını zannediyorduk. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın halkı onunla selamlayacağını bilmiyorduk. Bize de sürpriz oldu. Ondan sonra eser sosyal medyada yayılmaya başladı. Eserin ilk ismi “Birlik Çağrısı” idi. Daha sonra sosyal medyada insanlar “Ortağız Bir Namusa” adı altında paylaşımlar yapınca biz de ismini değiştirdik. Yani bu eserin ismini halk koymuş oldu.

Eşleriniz ne diyor bu işe? Bir anda tüm dünya tanıdı sizi…
Şaşkınlar onlar da. “Gelirsek size de imza veririz” şeklinde latifeler yapıyoruz. Beklemediğimiz bir şeydi bu. Bu eserimizin bu kadar çok yayılmasının bir sebebi de bu haykırışın Doğu’dan çıkmış olmasıdır. Bir İstanbullu söyleseydi, rahat ve huzur içindeki birinin bunu söylemiş olması, sıradan karşılanabilirdi. Ama biz bunu yaşadığımız sıkıntıların içinde, ateşin ortasındayken haykırdık. Bir tek biz değiliz, bizimle aynı şeyleri düşünen binlerce insan var orada. Devletini bir bütün, insanını bir bütün olarak gören binlerce insan var. Fakat sindirilmiş, korkmuş. Bu yüzden haykıramıyor. Biz dile getirdikten sonra haykırmaya başladılar. Kardeşlik sesinin yükselmesine vesile olmaya çalıştık. Gelen mesajların haddi hesabı yok. Ülkücü birisi, “Ben böyle Kürt kardeşlerimize canımı feda ederim” diye mesaj göndermiş. Bir tanesi, “Ben Kürt’üm; ama uğruna ölebileceğim Türk kardeşlerim var” diye yazmış.

Peki, AK Parti kesiminin şarkınıza sahip çıkmasından rahatsız oldunuz mu hiç?
Biz bir mesaj vermek için emek harcadık. Bu mesajı ilk olarak AK Parti camiası duyduğu gibi sahiplendi. CHP ve BBP de seçim müziği olarak yayınlamak istediklerini söylediler. Fakat AK Parti onlardan önce talip olmuştu. Bizim amacımız A grubu, B grubu değildi. Sadece, huzurumuz ve kardeşliğimiz adına bir mesaj vermekti. Bu mesaj kimin eliyle ulaştırılırsa ulaştırılsın, hatta ismimiz zikredilmeyebilirdi de. Demek ki bu sözlere en uygun camia, AK Parti camiasıydı, en başta o sahiplendi.

Diyarbakırlı olarak 7 Haziran seçimlerinden önce Çözüm Süreci’nden ümitli miydiniz? Doğu’daki hava nasıldı süreçle ilgili?
Tabii ümitliydik. Seçime yakın bir döneme kadar artık Çözüm Süreci’nin biteceğinin farkına vardık. Çünkü belli bir taraftan çözümü bozacak açıklamalar gelmeye başlamıştı. Öncesinde inanıyorduk, büyük bir umut da vardı halkta. Piyasalar canlanmış, herkeste bir neşe, bir rahatlık vardı.

AK Parti hükümetinden öncesini ve sonrasını nasıl analiz edersiniz?

AK Parti hükümetinden önce 80’lerde, 90’larda Kürtçe konuşmak yasaktı, biliyorsunuz. Karakolda konuşamazdın, hastanede derdini anlatamazdın. Kürtçe isim bile yazdıramazdın. Muhammed ismini sonu “d” ile bitiyor diye nüfusa yazdıramazdın. Sonunu “t” yapmak zorundaydın. Kürtçe şarkı dinlemek yasaktı. Kaset bile bulundurmak yasaktı. Kürtçe bir kasetle yakalandığında, bir adam öldürmüş kadar ceza yerdin. O kadar büyük cezaları vardı.

O zamanlar Kürtçe ilahiler söyler miydiniz?
Hayır. Ancak evimizde gizli gizli söylerdik. Az önce sahnede çaldığımız erbaneler bile yasaktı. O bir suç aletiydi. Dışarıda bir yere götüreceğimiz zaman, un torbasının içine koyardık, yanına tencere kapakları koyardık, torbada tencere gibi gözüksün diye. Öyle taşırdık onları.
En güzel şeyleri de yapsan bir kıymeti yoktu. Ben 1983’te askerdim. Askeriyede bir bölük komutanı benden mobilya yapmamı istedi. Yaptığım mobilyayı teşhir için bir salona koymuştum. Oradan geçen bir teğmen çok beğendiğini, kimin yaptığını sordu. “Ben yaptım” deyince, “Nerelisin?” diye sordu. “Diyarbakırlıyım” dedim. Pis bir sırıtmayla yüzüme baktı, suratını buruşturarak “memleketi bozuk” dedi ve çıkıp gitti. Bunlar AK Parti hükümetinden önce yaşananlardı. Düşünün, bir çocuk, kırsalda büyümüş, Türkçe bilmiyor, o çocuk okula gitse ne öğrenecek? Hiçbir şey öğrenemeyecek. Çünkü lisanını bilen yok. Öğretmen bilse bile korkudan konuşamazdı, diğerleri ispiyonlar diye. Halkın yarısı da ajan gibiydi. Herkes birbirini fişliyordu.
90’lı yıllarda ne olduğunu orada yaşayan bilir. Kırsalda devlet adı altında köyler yakıldı, evler yakıldı. Çok büyük sıkıntılar yaşandı. Devlet adı altında, güvenlik adı altında yaptılar bunları. O dönem 3-5 yaşındaki çocuklar, bugünün 25-30 yaşındaki PKK’nın militanı oldu. Bunları da görmek lazım. 

O zaman dağa çıkanları anladık da, şimdi niye hâlâ dağa çıkıyorlar?
Kendilerine taraftar topluyorlar. Kendi yaşadıklarını anlata anlata devleti hâlâ düşman göstermeye devam ediyorlar. Bizim eksiğimiz, o yapılan zulümleri onların anlattığı kadar, 2002 yılından sonra Kürt halkının haklarıyla ilgili yapılanları yeterince anlatamamamızdır. Biz artık bir başbakanın karşısında Kürtçe şarkı söyleyebiliyorsak, bu ülkede çok yol kat edilmiş demektir. Bunları anlatmamız lazım.

7 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin Güneydoğu’da oy kaybetmesinin sebebi ne olabilir?
HDP, “barışı getireceğiz” diyerek oy aldı. Bir umut diye sarıldı millet. Gerçekten Türkiye’de uzlaşı içinde barışı getirecek iki parti vardı. AK Parti ve HDP. İki taraf da aynı çağırıyı yapıyordu. Diğer tarafta bir silahlı güç var, yani halkı tehditle susturan bir yapı var. Bunlar da “ben barıştan yanayım” dedi ve halk da buna inandı. Hiç oy vermeyecek insanlar bile oy verdi.

“Sen kucak açarsın yağmur gibi yağsa bela/ Derde düşenin, derdine dermane mi geldin?” ilahisini söylerken, “Bunu söyleyince Cumhurbaşkanımız aklıma geliyor” dediniz az önce. Ne demek istediniz?
Evet, öyle. Koşmadığı insan var mı Allah aşkına? Bundan 10 sene önce kimse yaşlısına bakmazdı, huzur evine atmaya çalışırdı yaşlısını. Hastasına kimse bakmazdı, hasta evde kokardı. Şimdi ise duluna maaş bağlandı, yetimine maaş bağlandı. Kocası askere gidene maaş bağlandı. Okula giden çocuğa maaş bağlandı. Hastaya maaş bağladığı yetmezmiş gibi, hastaya bakana da maaş bağladı. Şimdi herkes dua ediyor, “Babam hasta olsun, ona bakayım, iki maaş alayım” diye. Adam yaşlısını huzur evine koymuyor, hatta komşusuna “sen bakamayacaksan, ver ben bakarım” diyor. Bu insan bu kadar güzel şeyler yaptı. Eskiden aşı yaptırıyorduk çocuklara, günlerce sağlık ocaklarına gidip geliyorduk. Şimdi bir gün öncesinden arıyorlar, “Yarın çocuğunuzun aşı günü, gelebilecekseniz gelin, gelemeyecekseniz sizi evinizden aldıralım” diyorlar. Okullar açıldığı zaman bir ay geçiyordu, hâlâ çocukların kitaplarını tamamlamamış oluyorduk. Her gün kitapçılara git gel, bir de dünyanın parasını veriyorduk. Şimdi çocuk okula başladığı zaman kitaplarını masasında buluyor, yetmezmiş gibi bir de çocuğa eğitim parası veriliyor Doğu’da.

Sahnede verdiğiniz mesajı tekrar edip, son olarak Diriliş Postası okurlarına bir mesaj verebilir misiniz?

Biz ne kadar Doğulu isek, o kadar İstanbulluyuz, o kadar Egeliyiz, o kadar Karadenizliyiz. Ben şu anda, burada, sizlerin içinde bir Doğulu olarak, kendimi İstanbullu görüyorum. Yabancılık çekmiyorum. O kadar iç içe, o kadar samimi duygularla yan yanayız ki, “Diyarbakırlıyım” demek yetmiyor, ben Türkiyeliyim. Hatta bir örnek vereyim, bir Kürt, bir Laz veya bir Arap yurt dışına gittiği zaman, ona “Nerelisin?” diye sorduklarında “Türkiyeliyim” diyor. Karadenizliyim veya Diyarbakırlıyım demiyor. Madem burada ayrılıkçısın, orada niye “Türkiyeliyim” diyorsun. Nereliysen onu söyle o zaman. Allah kardeşliğimizi, birliğimizi, bütünlüğümüzü daim kılsın. Osmanlıdaki birlik ruhuyla, yeniden dirilişle, ayakta dik durmayı nasip etsin.

Sevda Dursun – sevdadur@hotmail.com

Etiketler