Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.

‘Kutuplaşmak iyi bir şey’

‘Kutuplaşmak iyi bir şey’

Sevda Dursun – sevdadur@hotmail.com

Siz doktor, yazabilir misiniz bir gülü yeniden alıştırabilir misiniz baharı çürüyen toprağa kabaran yağmuru yeraltına ve bir aşkı ayrılığa yakıştırabilir misiniz doktor kanatlarında hüzün ve manolya taşıyan kuşlarla konuşabilir ve trampetimi geri verebilir misiniz bana
Bu dizelerin sahibiyle, aşkı, ayrılığı, hüznü, manolyayı ve hatta ilkokul yıllarımda çaldığım, fotoğraflarını dahi yaktığım trampetimi konuşabilirdik. Konuşmalıydık belki de. Ne ki, ağız tadıyla edebiyat konuşmak için, ağzımızın tadını bulmaya geldik. Ruhumuzu sahte hastalıklardan arındırmak için, gerçek şifayı aramaya koyulduk. Yolumuz Psikiyatr Kemal Sayar’ın muayenehanesine düştü. Düştü dediysem, randevu aldık ve bir akşamüstü misafir rolüne büründük. “Doktor” dedik, hasta mıyız biz neyiz? Var mı bir tanımı literatürde? Şifamızı nasıl buluruz? Bize yardımcı olur musunuz? Kutuplaşıyor muşuz mesela, gerçek mi bu? Neden olduk böyle, var mı bir çözüm yolu? Tüm bilgeliğiyle cevap veriyor Doktor Bey; “Zararı yok, cılkını çıkarmayın yeter!” Tam olarak böyle demese de, benim anladığım bu. Gerisini okumadan nereden bileceksiniz…

“Kutuplaşma” kavramını çok fazla duyar olduk Doktor Bey. İçi boş bir kavram mı, yoksa gerçekten kutuplaştık mı?
İnsanların arasında, acılarda, sevinçlerde, tasalarda bir ayrışma olduğunu gözlemliyorum, evet. Ama bunun, birbirlerinin gırtlaklarına basacak, bir iç savaş çıkartacak kertede bir yoğunlukta yaşanmadığını düşünüyorum.
Hangi kertede yaşanıyor mesela?
Bazı insanlar, geçmişte sahip oldukları ayrıcalıklardan feragat etmek zorunda kaldılar. Bu da belli toplumsal kesimlerde bir öfke doğurmuş olabilir. Geçmişin horlananları, bugün daha imtiyazlı statüler elde ettiler. Bu da onların geçmişe kıyasla daha nobran davranmalarına yol açıyor olabilir. Sürtüşmeler olacaktır. Bunu doğal bir süreç olarak ele almamız gerektiğini düşünüyorum. “Eskiden tek kutuplu bir Türkiye vardı. Şimdi yeni bir kutup ortaya çıktı. O yüzden bu çatışma oluyor” tezini de çok inandırıcı bulmuyorum. Sosyal kutuplaşma, insanların ruhen birbirinin çok uzağına düşmesini anlatıyor. İnsanların birbirlerinin ölümüne “oh” olsun diyebildiği Türkiye’de, birbirlerinin acısına sevinerek bakabildikleri bir Türkiye’de, ciddi bir ötekileştirme faaliyeti var demektir. Bu özellikle bizim dikkatimize sosyal medyada daha çok geliyor. Çünkü orada insanlar fikirlerini daha uç biçimde ifade ediyor.

Sosyal medya kutuplaşmayı tetikliyor diyebilir miyiz?
Sosyal medya, insanların öfkelerini, heyecanlarını, katmerlendirerek aktardıkları bir mecra. Çünkü sosyal medyada yazdığımız her şey bir performanstır. Başkalarının önünde ve başkalarının bizi seyrettiği bilinciyle bunu yapıyoruz. Dolayısıyla da daha sakin ifade edebileceğimiz pek çok düşünceyi, daha ateşi harlanmış bir şekilde ifade edebiliyoruz. Türkiye toplumunda bizim genel toplumsal barışımızı bozacak ölçüde bir kutuplaşma olduğuna inanmıyorum. Fakat insanların birbirinin dünyasına giderek sağırlaştıkları, kimsenin ötekini dinlemek yönünde bir çabasının olmadığını görüyorum.

Bunun bir ilacı var mı?
Bunun ilacı, artık bu gettolardan çıkmak ve herkesin, ötekinin mahallesine uğraması, ötekinin hikayesini, derdini, sesini, rengini içine alacak cesareti gösterebilmesi. Bazen çok nazenin bir insan, günlük hayatta oturup sohbet edebileceğiniz bir insan, bir bakıyorsunuz, sosyal medyada aslan kesilmiş, kılıcıyla herkesi doğruyor. Bir partiye oy veren insanlara hakaret ediyor. İnsanları yaptıkları tercihinden dolayı çeşitli aşağılayıcı kategorilere mahkum ediyor. Bütün bunların, insan hikayelerine daha fazla sokulmakla, birbirimizi dinlemekle, birbirimizi anlamaya gayret etmekle çözümlenebilecek, geçici sorunlar olduğunu düşünüyorum. Gelin tanış olalım diyor ya Yunus, tanış olmak önyargıların panzehiridir. Ama hiç kimsenin bu ülkede kendini sesi kısılmış, kendisini yeterince ifade ve hikaye edememiş hissetmemesi gerekiyor.

Bunu nasıl sağlayacağız peki?
Bunu sağlayacak olan, adil bir hakem olarak devlettir. Yani şu veya bu görüşe mensup olduğu için, insanlar kendilerini sessizleştirilmiş, susturulmuş hissediyorlarsa, devlet adil bir hakem olarak onların da kendilerini ifade etmelerine imkan tanımalı. Sivil toplum güçlenmeli, sivil toplumda her türlü ses, her türlü renk ve hikaye hakkaniyetli bir şekilde temsil edilebilmeli.

Kendimizi ifade edemiyoruz demek şımarıklık mı?
“Kendimizi ifade edemiyoruz, özgür değiliz vs.” serzenişleri gerçek bir durum mu, yoksa bazılarının dediği gibi şımarıkça bir tutum mu? Devlet ne yapmalı burada?
Ben devletin her türlü serzenişi dikkate alması gerektiğini düşünüyorum. Size göre şımarıklık olan şey, ötekine göre hak talebi olabilir. Bizim genel olarak toplumsal siyasi atmosferimizde, “haklı olan sadece benim, karşı taraf bütünüyle haksız” düşüncesi hakim. Bu, tekçi bir düşünce. Bu, hakikati mülk edinen bir tarz. Bense hakikatin parçalı olabileceğini söylüyorum. Benim hakikatim de tam manasıyla gerçekliği temsil etmiyor olabilir, onun hakikati de gerçekliği tam manasıyla temsil etmiyor olabilir. Biraz o haklıdır, biraz ben haklıyımdır. “Puslu mantık” dedikleri şey budur.

“Puslu Mantık”ı biraz açabilir misiniz?
Hayatta hiçbir şey, aklar ve karalar üzerine kurulu olamaz. Dolayısıyla, şikayet eden, serzenişte bulunan her türlü toplumsal odağın, her türlü kimlik adacığının talebini duymak zorundayız. Duyarlı insanlar olarak, merhametli insanlar olarak duymak zorundayız. Adil bir devlet olarak duymak zorundasınız. Günümüzün çok kültürlü, giderek kültürlerin birbirleriyle tanıştığı, yer yer sürtüştüğü, ahlaki çatışma noktalarının çıktığı dünyasında, insanların en temel talebi, haysiyet talebidir. Tanınma, insanlıklarının geçerlenmesi talebidir.

İnsan olarak geçerlenmediklerini düşünen insanlar mı var?
Bu insanlara siz, “Geçmişte sahip olduğunuz bazı hakları kaybettiniz, o yüzden şımarıklık yapıp tatava çıkarıyorsunuz” dediğiniz anda, o insanların insan olarak meşruiyetini azaltmış olursunuz. Ve geçmişteki otokratik tavırların aynısını yapmış oluyorsunuz. Daha adil, daha demokratik bir devlet olunacaksa, artık geçmişin Türkiye’sinin bildik ezberlerinin dışına çıkılması lazım. Bunun için de sohbet kültürünü, konuşma kültürünü, başka insanların feryatlarını içine alma ve onu kendi içinde sindirip oradan bir çözüm üretme kültürünü getirmesi lazım devletin. Sivil toplumun da daha görünür hale gelmesi, her mahalleden sivil toplum kuruluşunun kol kola ülkenin esenliği için çalışması gerek. Birlikte bir işe niyetlenen, bir işi birlikte eyleyen insanlar arasında önyargılar erir gider.

“Hangi hakkınız elinizden alındı? Neyi yapamıyorsunuz?” diye sorduğumuzda, bir cevap alamıyoruz. “Belli ayrıcalıkları elinden alındı” demekle neyi kastettiniz? 

Türkiye, geçmişin taassup ve istibdat dönemlerini aşarak normalleşiyor. Normalleşmenin göstergelerinden bir tanesi de, insan sermayemizi daha adaletli ve hakkaniyetli kullanabilmektir. Türkiye’yi yüzde elli ile yöneten bir parti, devleti yönetirken, Türkiye’nin kalan yüzde ellisinden de insan alabilmeli içine. Onların taleplerini de, kendisine oy veren yüzde ellinin taleplerini duyduğu canlılıkta duyabilmeli. Onların “Benim mahalle mektebimi İmam Hatip yapmayın” diye bir feryadı varsa, bunu dikkate almalı. Veya “Ben sizden farklı düşünüyorum, ama ülkesini seven bir yurttaşım, dürüstüm, namusluyum, beni de bürokraside istihdam edebilirsiniz” talebini dikkate almalı. Bunlar çok basit problemler, iyi niyetle, çatışmacı ortamı terk etmekle halledilebilecek şeyler.

Çatışmacı ortam derken…

Bugünkü siyasal iktidara oy vermiş insanların, artık savaş psikolojilerinden çıkmaları lazım. Bir grup insanda hep ‘siz öyle olduğunuz için biz de böyle davranıyoruz’ tarzı bir tepkisellik görüyorum. Siz oyun kurucu olmalısınız. Öz güven, sizin dünyaya bakışınızdan kaynaklanacak özgün bir silkiniş, bir diriliş, ufuk veya hamle getirebilmeniz demektir. Yani oyunun kurallarını sizin daha adil bir biçimde kurarak, yeniden bir hikayeyi başlatabilmeniz demektir.

AK Parti iktidarından önce belli kesimler bir kutup bile değildi. Tek kutuplu, sorunsuz yaşıyormuşuz gibi bir izlenim vardı. Şimdi bu kutupların da sesleri çıkmaya başladı. Bu anlamda kutuplaşma kötü bir şey mi?
Toplumda düşünce mihrakı anlamında söylersek çok kutbun olması iyi bir şey, ama düşünsel kutuplaşmanın sonunda, insanlar birbirinden nefret eder hale geliyor, hakaretler ve nefret söylemleri havada uçuşuyorsa, o zaman bunu tartışmalıyız. Gergin toplumsal tartışmaların içinden geçtik ve bence her birimiz oturup daha adaletli ve güzel bir Türkiye’yi nasıl kuracağız bunu düşünmeliyiz. Bugün mesele köprüler kurmaktır. Bugünkü siyasal iktidarın, bastırılmış kimliklerin canlanması ve kendini ifade eder hale gelmesinden övünç duyması gerekir.
Geçmişteki istibdat dönemi insanların davranış ve tutumlarına zemin teşkil edecek bir örnek olamaz. Daha büyük hedefler belirlenmeli bu yeni dönemde. Biz o savaş psikolojisinde kaldığımız zaman, Türkiye’nin bir ve bütün olarak, ortak hedefler etrafında kenetlenmesi mümkün olmuyor.

Ortak hedeflere kenetlenmek mi? O nasıl olacak?
İnsanlar bir şeyleri beraber yaparken birbirlerini tanıyabilirler. Biz, gerçek niyetlerimizi, ne olduğumuzu, bir hikayemiz olduğunu, aynı dertlere sevinip üzüldüğümüzü, birbirimizi tanıyarak öğreniriz. İşte bu geçişliliğin artması lazım. İnsanların birbirini daha çok tanıması ve birbiriyle daha çok hemhal olması lazım. Ben bugün bakıyorum basına, herkes birbirinin köşe yazısını eleştiriyor. Kimse bir tane kitap okuyup, özgün bir kitaptan ilham alarak bir şey söylemiyor. Sürekli birbirini negatif besleyen bir gazetecilik söz konusu. Bunun bir değeri yok ki. Onun haksız olduğunu gösterdiğin zaman, senin davanın haklı olduğu ortaya çıkmış olmaz ki. Başkasının kusurları bizi aziz kılmaz.
Devamı nasipse yarın

Etiketler
Do NOT follow this link or you will be banned from the site!