Açıkçası bu strateji, komünizmin çöküşünden sonra yeni ‘düşman’ olarak görülen İslam’ın hedef alınmasından başka bir şey değildi.
MURAT AKAN
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra dünya genelinde yükselişe geçen İslami uyanış, Amerika’nın tek başına dünya jandarmalığını yürütmesini isteyen küresel sermaye oligarklarını telaşlandırmıştı. Zira Adolf Hitler Almanya’sı gibi, Sovyetler Birliği’nin de ‘düşman’ rolü bitmişti. Dolayısıyla şimdi yeni bir ‘düşman’ üretip, ABD’nin küresel işgaline meşruiyet kazandırılması kaçınılmazdı. Bu ‘düşman’ İslam olarak seçildi.
Emperyalizmin küresel strateji grubu Neoconlar, 1997 yılına gelindiğinde ilginç bir düşünce topluluğu oluşturdu. Bu şeytani oluşumun kurucuları arasında kimler yoktu ki…
Neocon hareketinin kurucularından Irving Kristol’un oğlu William Kristol, Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations-CFR) üyesi Robert Kagan, İsrail lobisi ve ABD derin devletinin en kıdemli elemanlarından Dick Cheney, Donald Rumsfeld ile Paul Wolfowitz gibi isimler aynı çatı altında buluşmuştu.
Amerika’nın yeni küresel stratejisini belirlemek için oluşturulan “Project for the New American Century-PNAC” Grubu’na göre; Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel liderliğini devam ettirebilmesi için, dünya çapında “olağanüstü gelişmelere” ve yeni bir ‘düşmana’ ihtiyaç vardı.
Bu nedenle aralarında akademisyenlerin de bulunduğu PNAC Grubu, “Project for the New American Century” yani “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” isimli bir plan üzerinde çalışmaya başladı…
Neoconlar’ın (neoconservatism-yeni muhafazakârlık) en şahin temsilcilerinden oluşan PNAC Grubu, Soğuk Savaş döneminden sonra NATO’nun işlevsiz kaldığını, bu askeri paktı dağıtmak yerine Ortadoğu ve Asya Bölgesi’ne doğru genişletmek gerektiğini savunuyordu. Açıkçası bu strateji, komünizmin çöküşünden sonra yeni ‘düşman’ olarak görülen İslam’ın hedef alınmasından başka bir şey değildi.
Nitekim Neoconlar, öncelikle 29 Mayıs 1998’de Temsilciler Meclisi’ne bir mektup göndererek Irak lideri Saddam Hüseyin’in devrilmesini istediler.
Bunun gerekçesi olarak ise, Irak’ın “kimyasal silah üretme yolundaki çabaları” gösteriliyordu. Aslında bu, ABD kamuoyunu savaşa hazırlama ve Bill Clinton yönetimine istikamet çizme hamlesiydi. Nitekim ikinci mektup da George W. Bush yönetimine yazıldı. Buna göre Afganistan, İran, Suriye, Suudi Arabistan ve Libya gibi ülkeler ‘teröre destek’ veriyordu!
PNAC’ı küreselci Evanjelistler oluşturuyor
Çoğunluğunu küreselci Evanjelistler’in oluşturduğu PNAC Grubu, seçimlerde küreselci politika izlemeyeceğine dair kampanya yürütmüş olan George W. Bush’u yola getirmeyi başardılar. Yoğun bir lobi faaliyetinden sonra, üzerinde çalışılan proje Eylül 2000 yılında raporlaştırıldı.
Rebuilding America’s Defenses (Amerikan Savunmasının Yeniden İnşaası) isimli raporda; ABD’nin küresel hegemonyasını sürdürebilmesi için askeri harcamaların arttırılması ve daha proaktif bir dış politika izlenmesi gerektiği öneriliyordu.
Bu öneri, aslında İslam coğrafyasındaki yeni işgallerin, bölgesel savaşların habercisiydi. Zira 11 Eylül saldırılarından bir yıl önce hazırlanan 76 sayfalık raporda, ABD’nin ‘düşmansız’ kaldığı vurgulanarak, açık açık yeni bir ‘düşman’ bulunması teklif ediliyordu.
Daha ilginç olanı ise, ABD’nin küresel hegemonyasını sürdürebilmesi için “dünya çapında olağanüstü bir durumun gerçekleşmesine ihtiyaç duyulduğunun” vurgulanmasıydı.
Tesadüfe bakın ki, Amerika’nın küresel savaşı başlatması için Neoconlar’ın ısrarla istediği “olağanüstü şartlar” çok geçmeden kendiliğinden oluşacaktı! PNAC raporunun üzerinden henüz bir yıl geçmeden, 11 Eylül 2001’deki o İkiz Kule saldırıları gerçekleşti.
Üstelik saldırıların failleri de, Neoconlar’ın raporda isimlerini zikrettikleri “teröre destek veren ülkelerin” vatandaşlarıydılar. Artık NATO’dan sonra ABD’nin de ‘yeni düşmanı’ bulunmuştu. Saldırıdan sadece dört gün sonra, yani 20 Eylül 2001’de Bush’a bir mektup yazan Neoconlar, “İslami radikalizme” ve “kimyasal silah üreten ülkelere” karşı savaş açılması isteniyordu.
Hedefte İslam ülkeleri vardı: İran, Irak, Suriye, Libya, Suudi Arabistan ve Afganistan… Neoconlar; bu ülkelerden İran, Irak, Suriye ve Libya’nın kimyasal silah ürettiğini, Afganistan ve Sudi Arabistan’ın ise “radikal İslamcı teröre” destek verdiklerini iddia ederek gerekli yaptırımların uygulanmasını talep ettiler. Savaşın sadece İslam ülkelerine karşı açılmadığını göstermek için de araya Kuzey Kore’yi sıkıştırdılar.
Nitekim 11 Eylül saldırılarının üzerinden sadece üç gün geçmişti ki, dönemin ABD Başkanı George W. Bush, saldırıyı gerçekleştiren ‘teröristlere’ karşı ‘Haçlı Seferi’ ilan etti. Sözde bu savaş Afganistan’daki ‘teröristlere’ karşıydı ama aslında hedefte tüm İslam coğrafyası vardı.
Afganistan’ı Haçlı ordusu ISAF işgal etti
Neoconlar’ın “Yeni Amerikan Yüzyılı” projesinin hayata geçmesi gerekiyordu. Dolayısıyla Bush yönetimi, Neoconları devletin en kilit noktalarına getirdi. PNAC Grubu’ndan Donald Rumsfeld, küresel savaşı yürütecek olan Savunma Bakanlığı’na atandı. Bir diğer PNAC üyesi Paul Wolfowitz ise Savunma Bakan Yardımcısı oldu.
Neoconlar’ın George W. Bush Hükümeti’nin kilit noktalarına yerleşmesinden sonra, Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında Aralık 2001’de yapılan Bonn zirvesiyle Afganistan’ı işgal edecek olan ISAF (International Security Assistance Force) kuruldu.
Afganistan’ı işgal eden ve aslında bir Haçlı ordusu olan ISAF, BM kararıyla kurulmasına rağmen, komutası Nisan 2003 yılında NATO’ya devredildi. Yani Afganistan, 2003 Ağustos ayından itibaren resmen Evanjelizmin küresel ordusu NATO’nun işgali altına girdi. Bu küresel hamle, üyeleri Kuzey Amerika ve Avrupa ülkeleri olan NATO’nun, kendi coğrafyası dışında üstlendiği ilk görevdi.
Tarihteki Haçlı Seferleri’nde olduğu gibi, mesele sadece dini değil, aynı zamanda Doğu’nun zenginliklerine çöreklenmekti. Zira yeraltı kaynaklarının zenginliği bakımından Afganistan dünyanın ilk beş ülkesinden biriydi. Doğalgaz, petrol, altın, elmas, bakır vb. yeraltı kaynaklarının yanı sıra, dünya genelindeki uranyum ve lityum rezervlerinin yüzde 30’u Afganistan’da bulunuyordu.
Ayrıca Afganistan, stratejik açıdan da oldukça önemli bir coğrafya. Amerika Birleşik Devletleri için Pakistan, İran, Rusya, Çin ve Türk cumhuriyetlerini kontrol etmenin yolu Afganistan’dan geçiyordu. Dolayısıyla 1995 yılından itibaren ülkenin idaresini ele alarak ‘İslami bir yönetim’ kurmak isteyen Taliban, Neoconlar’ı oldukça endişelendirmişti.
ABD kontrolünde olmayan bir ‘İslami yönetim’ demek; küresel kapitalist düzene saplanmış yeni bir hançer demekti. Dolayısıyla hem Afganistan işgal edildi hem de Taliban yönetimine son verildi. Bu süreçte tarihteki en büyük bombalar Afganistanlı Müslümanlar’ın üzerinde denendi. Bu işgal sırasında toplam 50 bin Müslüman katledildi.
Ortadoğu’yu işgal planı
ABD, bugün bile hâlâ gerçek failleri ortaya çıkarılamayan 11 Eylül saldırılarını bahane ederek sadece Afganistan’ı işgal etmedi. Bütün dünya Müslümanlarına potansiyel birer ‘terörist’ muamelesi yapılarak daha sonraki işgallere meşruiyet kazandırıldı.
Afganistan’dan sonra İslam dünyasına açılmış yeni Haçlı Seferi’nin bir ayağı da Ortadoğu’ydu. Çünkü sırada PNAC raporunda adı geçen ülkelerden Irak vardı. Afganistan işgaline gerekçe olarak 11 Eylül saldırılarının faili olduğu iddia edilen Usame Bin Ladin gösterilirken, Irak işgalinin gerekçesi olarak da “Saddam Hüseyin’in kimyasal silah üretmesi” bahane edildi. Hem de, sahte deliller üretilerek…
Irak işgalini haklı gerekçelere dayandırmak için, öncelikle Ocak 2003 yılından itibaren küresel basına uydurma belge ve fotoğraflar servis edildi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra NATO’nun ‘radikal İslam’ ile mücadele etmesi gerektiği fikrini benimseyenlerden dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Pawell, aynı sahte belge ve fotoğrafları bu kez Birleşmiş Milletleri ikna etmek için kullandı. Sahte belgeler, işgalin meşrulaştırılması için 5 Şubat 2003 yılında BM’ye kanıt olarak sunuldu.
Neoconlar’ın en önemli iddialarından biri, Irak’ın “mobil biyolojik silah laboratuvarına sahip olduğu” iddiasıydı. Bunun kanıtı olarak da, hangi tarihte çekildiği belli olmayan Irak ordusuna ait bir askeri römork gösterildi.
Oysa sonradan anlaşılacaktı ki bu askeri römork, İngilizlerin Irak’a sattığı jeneratör taşıyıcısıydı. Yine Colin Pawell’ın BM’ye “kimyasal dezenfekte etme araçları” diye yutturduğu fotoğrafın ise, işgalden sonra yangın söndürme tüpleri olduğu ortaya çıkacaktı.
Ancak İslam coğrafyasını işgal etmek için Haçlı Seferi’nde kararlı olan ABD, Birleşmiş Milletler nezdinde çürütülen iddialara durmadan yenilerini ekliyordu. Mesela, Saddam Hüseyin’in Usame Bin Ladin’i desteklediğine dair CIA’nın elinde ses kaydı olduğu öne sürüldü. Ancak BM yetkililerinin bağımsız kuruluşlara yaptırdığı bant çözümü sonrasında anlaşıldı ki, bu delil de sahteydi. Zira kasetteki ses kaydı, Usame Bin Ladin’in Saddam’ın ölmesi için beddua etmesinden ibaretti.
CIA ve MOSSAD Irak’ın işgali için devreye girdi
Irak işgali için bu iddia da tutmayınca, CIA ve MOSSAD devreye girdi. Bu sefer sahte olduğu kolay kolay tespit edilemeyecek yeni bir belge üretildi. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Avrupa Birliği’nde yapmış olduğu konuşmasında, Irak’ın Nijer’den tonlarca uranyum aldığının belgesinin ellerinde olduğunu açıkladı.
Oysa Irak, kendine yetecek kadar uranyumu zaten kendi coğrafyasından elde edebiliyordu. Nitekim Uluslararası Atom Enerji Ajansı, kısa sürede bu belgenin de sahte olduğunu ortaya çıkarmayı başaracaktı. Ancak tabi ABD tarafından Irak işgal edildikten sonra…
Sahte belgeyi Neoconlar’dan Michael Ledeen, İsrail adına casusluk suçunu mahkemede itiraf eden Larry Franklin, Washington’da ‘Türkiye ve Türk Dünyası uzmanı’ diye bilinen Harold Rhode, CIA ajanı Duane Clarridge ve Francis Brookes ile işgal sonrası Irak’ta Petrol Bakanı yapılan Şii Ahmed Çelebi hazırlamıştı.
Neoconlar’ın PNAC raporunda hedef olarak gösterdiği Afganistan ve Irak, her şeye rağmen işgal edilmişti. Ancak Ortadoğu’da İsrail’in güvenliği için tehdit oluşturan İran, Suriye ve Libya hâlâ yerini koruyordu. Ancak ABD/Batı ittifakının karanlık labirentlerinde üretilen terör örgütleri sayesinde, bölgedeki kargaşa ve iç çekişmeler hiç bitmeyecekti.
PNAC raporu ve Arap Baharı
Nitekim 2010 yılına gelindiğinde, sırada PNAC raporunda adı geçen İran, Libya, Suriye ve bölünmesi yarım kalan Irak vardı. Önce “Arap Baharı” adı altında ulusal kimlikleri bir arada tutan güçlü liderler devrildi. Ardından, İslam ülkeleri arasındaki mezhepsel çatışmalar ve sözde ‘İslam adına’ hareket eden terör örgütleri, ABD ve Batılı istihbarat servisleri eliyle üretilip desteklendi.
Terör örgütlerinin içine sızdırdıkları elemanlarına kestirilen başlar ve diri diri yakılan insan görüntüleri, dünya medyasına servis edilerek böylelikle Ortadoğu’daki yeni paylaşım planına ‘meşru’ zemin hazırlandı.





