Canlılar arasında gelişim süreci en karmaşık ve dinamik olan varlık insandır. Dünyaya gözünü açtığı andan itibaren her an hızlı bir değişim süreci içinde olan insanoğlu; sürekli yeni bir şeyler öğrenir. Öğrendikçe gelişir, geliştikçe de yeni durumlara ve gelişimsel görevlere uyum sağlama çabasıyla kendini var eder. Bu gelişim alanları da oldukça geniş bir yelpazede dağılım göstermektedir; zihinsel, sosyal, duygusal, fiziksel, kültürel, ahlaki ve manevi vb.

İnsanoğlu zihinsel yönden her an yeni bir gelişim göreviyle karşı karşıyadır. Bebeklikte dil gelişimi, çocuklukta okuma-yazma ve diğer akademik becerilerin gelişimi, ergenlikte soyut düşünme, analiz-sentez yapma gibi üst düzey zihinsel becerilerin gelişimi gerçekleşir.

İnsanoğlu duygusal yönden de sürekli bir gelişim serüveniyle yüzleşmektedir. Bebeklikte iki temel duygu olan mutluluk ve üzüntü daha fazla ön plandayken, çocuklukta başarı, rekabet ve paylaşma gibi bir dizi nispeten daha karmaşık duygular göze çarpar. Ergenlik ise duygusal açıdan tam bir kaos dönemidir. Ergen birey belki de yaşamın en zorlu görevi olan kimlik hissini elde etmek durumundadır. Yetişkinlikte ise artık insanoğlu ebeveyn olma duygusu ve topluma katkıda bulunmanın verdiği hazla yaşamına anlam katmaya çalışacaktır.

İnsanoğlu kültürel açıdan da her an yeni deneyimler elde etmektedir. Bebeklikte toplum içinde uygun davranma kaygısı insanoğlu için hiçbir önem arz etmemesine rağmen, okul hayatının başlamasıyla birlikte içinde bulunduğu sosyal ortamlara uyumlu davranışlar sergileme kaygısı belli bir düzeye ulaşacaktır. Hatta bu kaygının üst düzeyde yaşanması; sosyal fobi olarak tanımlanan bir dizi psikolojik semptomlarla kendini gösterecektir. Ergenlikte çok daha fazla gözlemlenen bu tür bir kaygının temelinde, aslında içinde bulunduğu toplum tarafından dışlanma ve küçümsenme düşünceleri yatmaktadır. Yetişkinlikte ise insanoğlu için bir baba, bir meslek elemanı veya bir yönetici olarak kendinden beklenen sosyal rollerle uyumlu bir davranış tarzı sergileyebilmesi önemlidir. Bu da sonuçta sağlıklı bir sosyal gelişimle mümkündür.

Kültürel gelişim bazı durumlarda o denli önemlidir ki belli bir kültürel yapı, bireye yaptığı yüklemelerle onun kendini iyi veya kötü hissetmesine yol açabilmektedir. İçinde bulunduğu kültür, bireyin ahlaki gelişiminde de belirleyici rol oynamaktadır. Töreler, sosyal normlar ve hatalı sosyal değerler, bir başka insanın canına kıymasına yol açacak kadar birey üzerinde büyük etkilere sahiptir. Maalesef bireyin kültürel değerlerini seçebilmesi mümkün değilken aynı zamanda bu değerlerin analizi, eleştirilmesi veya reddedilmesi birey için son derece sancılı sonuçlara yol açabilmektedir.

Peki insanoğlu, yaşamından nasıl doyum elde edebilir? İnsanoğlunu hem kendi içsel dünyasına hem de sosyal çevresine yabancılaşmasının temelinde ne yatmaktadır? Bu tür varoluşsal soruların cevabını tek bir başlık altında toplamak elbette oldukça zordur. Ancak en büyük etmen nedir diye sorulduğunda, psikolojik ve sosyal anlamda başat bir faktör göze çarpmaktadır; anlam.

İnsanın yaşamına anlam katan nedir? Çok fazla para kazanmak mı, statüsü çok yüksek olan, prestijli bir işte çalışmak mı, çok başarılı olmak mı, çok geniş sosyal bir çevreye sahip olmak mı, istediği her şeyi elde edebilmek mi? Yapılan araştırmalar yaşam anlamı hissinin, zenginlik, statü ve başarıyla birebir ilişkili olmadığını göstermektedir. Aslında bunların fazla olması, bireyi daha da tedirgin ve kaygılı hale getireceği için onun kronik biçimde mutsuz ve doyumsuz olmasına yol açabilmektedir. Çünkü bu tür maddi kazanımlar eğer manevi bir kerterizle dengelenmez ise, bireyin büyüklük hissi yaşamasına ve narsistik bir kişilik yapısına sahip olmasına temel teşkil edebilir.

Haftaya bu konuya devam edeceğim inşallah…

Selametle…