Anadolu’ya ulaşmadan önce başladı hikâyemiz. Peygamberimiz (sas) eman verdi önce, sonra biz. İstanbul’u özgürleştirdiğinde asırlara yön veren Fatih, Bizans’ın İstanbul’a sokmadığı Ermenileri kendi elleriyle getirdi ülkenin başkentine. İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi bu sayede kuruldu 1461’de. Bugün Türkiye’de bir Ermeni Patrikhanesi varsa eğer, vatan kıldığımız bu topraklarda tam bin yıl birlikte yaşayabildiysek özgürce, bu engin hoşgörüdür sebep.

Bu toprakları bir merhamet yurduna dönüştüren o büyük devlet kuşatıcılığı olmasaydı, Balkanlardan Afrika’ya tek bir gayri müslim nefes alamazdı. Asırlarca kendi dilini konuşan ve dinini özgürce yaşayan insanlar bunun şahididir. Endülüs’teki Müslüman soykırımına, Latin engizisyonunun tüm saldırılarına karşı bu topraklar cevabını misliyle ödetmeyi ancak utanç olarak gördü. Çünkü, Türkiye’nin daima hakikat için, adalet için söyleyecek sözü vardı.

ADİL DEVLET, MERHAMET YURDU

Türk Devleti’nin bu kadim sözü, vatanına sadık bir Ermeni yurttaşın cenazesinde bedene büründü. Ermeni Patriğinin dualarına, yüreğinden dökülen hasret dolu sözler karıştı. Türkiye, Cumhurbaşkanı’nın varlığında tecessüm eden kadim sözlerini yine söyledi asırlara; üstelik Karabağ’da Ermeni çetelerin Müslüman kanı döktüğü bir anda.

Bizim söyleyecek sözümüz var.

Hristiyanların kendi dindaşlarına sırf başka mezhepten, başka milliyetten olduğu için eziyet ettiği asırlarda, bağrını yeryüzünün tüm mazlumlarına açan bu devletin değişmez ahdi var. İki yüzyıl önce Anadolu’ya gelen İtalyan Edmondo de Amicis’e “Ermeniler, Avrupalı Hristiyanlara benzemiyorlar. Bu toplumun ahlakı, kültürü, yaşantısı, namus anlayışı, edebi, hatta kıyafeti Türk’ten farklı değil. Bunlar adeta Muhammed’e inanmayan Müslümanlar” dedirtecek bir hikayemiz var bizim.

KAVGAMIZ TERÖRÜN EFENDİLERİYLE

Bizim kavgamız, bu kadim hikâyeyi bozmaya çalışanlarla. Batılı sömürgecilerin yalancı vaatlerine kanıp, bu topraklar üzerinde asırlar boyu huzurla yaşayan insanları birbirine düşüren, “Taşnak”la, “Hınçak”la. Rus’un kirli planlarına alet olup, Kafkasları yangın yerine çevirenlerle; Fransız’ın kan damlayan kirli sözlerine kanıp, Anadolu’yu kadim yurttaşı Müslüman’ın kanıyla boyayanlarla kavgamız var bizim: Ermeni’yle, Rum’la ya da Süryani’yle değil.

Böyle olmasaydı Patrik Maşalyan, Karabağ’da yaşanan savaşın, sömürgecilerin halklar arasında bıraktığı bir sorun olduğunu söyler ve Cumhurbaşkanımıza: “Savaşın kara bulutlarının dağıtılması için Rabbim sizi barış ve selamet elçisine dönüştürsün. Sağlık ve afiyetiniz için Ermeni vatandaşlarınız her daim duacıdır” diye seslenir miydi?

Çanlar bu arzın göğünde daima özgürce çalacak. Çünkü bu toprağın hamurunu biz, merhamet abidesi Muhammed’in (sas) nefesiyle yoğurduk.

Dinlerin, mezheplerin, kavimlerin savaşmasına bel bağlayan; ürettikleri silahlarla, besledikleri teröristlerle yeryüzünde egemenliklerini sürdüreceklerini düşünenlere inat, mazlumun dostu, zalimin hasmı olacağız.

Çünkü sözümüz var.