Saygıdeğer okuyucularım; daha önceki yazılarımda, “Hadîs, Risâle-i Nûr, herhangi bir tasavvuf kitabı ya da evliyaların şiirleri kabirler üzerinde taabbüd niyetiyle okunmaz, böyle yapılması bid’a-yı kabîhadır.” şeklinde “Selef-i Salihinin” görüşlerini serdetmiştim. Söz konusu yazımdan sonra, çeşitli iletişim kanallarıyla, şahsıma hakaretamiz sözler edildi. Kendisini “Nur talebesi” olarak tanıtan ve tanınan bazı hadsizler, şahsıma “had bildirmeye” kalkıştı. O hadsizlere cevabı, yine bu sütunlardan vermek isterim.

Bu konuyu ilk gündeme getirdiğimizde, “inkâr” ediyorlardı. Hatta bu bid’a ile mücadelemizi, “İftira” şeklinde tasvir ediyorlardı. Şimdi ise aleni bir şekilde “Kabirde, Risale-i Nur okunmalıdır!” diye, yapılan yanlışı müdafaa etmeye başladılar. Bu konuyla alakalı kitap(!) çıkaran “nadanlar” bile, ortalıkta gezinmeye başladı!

Kitap derken, sakın yanlış anlaşılmasın. Sosyal medya denilen mecralarda, Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyâstan berî delillerle derledikleri, “Dostlar alışverişte görsün” cinsinden bir şey.

Bundan sonra kimse “Bu olay, münferittir” diyerek, konuyu saptırmaya ve kamufle etmeye çalışmasın!

Mevzuyu “Madem günümüzde kabristanda konuşma yapıp, vefat eden kişinin güzellikleri anlatılabiliyor. Bu vesileyle orada bulunan insanlar, dua ediyorlar. Bunlar caiz oluyor da, neden Risale-i Nur okumak caiz olmuyor?” şeklinde bir saçmalığa kadar getiriyorlar. Din-i Mübin-i İslam’ın delilleri; Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyâstır. Yoksa insanların yaptıklarıyla delil tutulmaz. İnsanların orada konuşma yapmalarını ve seslerini yükseltmelerini görüp, öncelikle onların yaptığı bu hareketlerin meşr(!) olduğunu kabul ediyorlar. Sonrasın da ise bu saçmalığı delil(!) olarak getiriyorlar.

Kabristanda ölünün iyiliklerinin anlatmak, konuşma yapmak, va’z-u nasihat etmek “meşru” değildir. Bütün fıkıh kitapları der ki: “Cenaze teşyi edilirken, ses çıkarılmaz. Hatta yüksek sesle tekbir dahi getirilmez.” Orada, sesler kısılır ve herkes ölümü tefekkür eder. Eğer birine bir şey söylemeye ihtiyaç olursa, ancak hacet miktarında bir sesle söylenebilir.

Kabir başında konuşma yapmak, nasihat etmek “ecnebi” adetidir. Zaten ölümün kendisi nasihattir. Ölümden nasihat almayan, senin konuşmandan mı nasihat alacak? Bediüzzaman Said-i Nursi, “Risale-i Nur’u okumak bir ibadet-i tefekküriyedir!” diyor. Yani oradaki tefekkür bir ibadettir. Yoksa lafzının kıraati, bir ibadet değildir. Lafzının tilavetiyle ibadet olunan tek kelam, Kur’an-ı Kerim’dir.

Kabirde Risale-i Nur’u okuma âdetini çıkaranlar, bunu ibadet niyetiyle yapıyorlar. Bu ikisinin farkını şöyle anlatayım: Mesela oruçlunun lüzumsuz konuşmaması güzeldir. Ama susma orucu tutması caiz değildir. Şeriatta sükût orucu yoktur. Elbette ki, oruçlu lüzumsuz konuşmaz. Bu ayrı bir konudur. Ama ibadet niyetiyle kasten sükût ederse, bu caiz değildir.

Herhangi bir adam tefekkür için kabristanı ziyaret etse ve orada oturup kendi kendine Risale-i Nur okusa veya kabristanda dolaşıp biriyle konuşsa, bu caizdir. Ancak, cenazeyi “teşyi” etmek sırasında bunlar caiz değildir. Çünkü teşyi ve defin farz-ı kifaye olan bir taattir.  

Hatta kabristanda taziye verilmesi de caiz değildir. Bu konu da ulemâi İslam tarafından mekruh görülmüştür. Peki, hal böyleyken konuşma yapmak nasıl caiz olabilir? Dine bu bid’atı sokanlar, başka bid’atların da girmesine izin verirler. Risale-i Nur okuyanları gören başkaları da “Biz de zikir çekebiliriz” diyebilirler. Maalesef bu da olmuştur.

Risale-i Nur’u okumanın, doğru olduğunu savunma ahmaklığını gösteren kişiler, yukarıda bahsettiğim gibi ecnebilerin adetlerini güzel dinimizin içindeymiş gibi göstermeye çalışmaktadır. Utanmazlığın boyutu öyle bir hale geldi ki, bir de bunu müdafaa edip meşruiyet zemini arar oldular. Sanki “fetva” makamı olmuşlar da, bir de fetva(!) vermeye kalkışıyorlar.

Rezillikleri iyice ayyuka çıktı, heyhat hâlâ farkında değiller.

Selam ve dua ile…
Fieamnillah…