Analiz-Yorum

Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu: İlerleme raporu mu, Türkiye’ye yönelik siyasi bir manifesto mu?

Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu, yalnızca demokratik standartlara ilişkin bir ilerleme değerlendirmesi değil; Türkiye’nin egemenlik alanı, dış politikası ve milli doktrinlerine uzanan siyasi bir çerçeve metni olarak tartışma yaratıyor. Raporda yer alan öneri ve eleştiriler, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine dair derin bir perspektif ayrışmasına işaret ediyor.

Abone Ol

Müstafi Tümamiral ve TÜRK DEGS Başkanı Prof. Dr. Cihat Yaycı Cihat Yaycı

Avrupa Parlamentosu tarafından 18 Haziran 2026 tarihinde kabul edilen Türkiye Raporu, şeklen bir “ilerleme raporu” olarak sunulmaktadır. Ancak raporun 65 maddesinin tamamı dikkatle incelendiğinde bunun klasik anlamda bir üyelik değerlendirme metni olmadığı açıkça görülmektedir. Bu belge yalnızca demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları alanlarındaki gelişmeleri değerlendiren teknik bir rapor değil; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarına, milli güvenlik anlayışına, iç hukuk düzenine, deniz yetki alanlarına, dış politika tercihlerine ve tarihî meselelerine ilişkin siyasi talepler içeren kapsamlı bir siyasi metindir.

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler yaklaşık 63 yıllık bir geçmişe sahiptir. 1963 Ankara Anlaşması ile başlayan süreç, Türkiye’nin Avrupa ailesinin bir parçası olma iradesinin en somut göstergelerinden biri olmuştur. Ancak bugün gelinen noktada yayımlanan bu rapor, üyelik kriterlerini değerlendiren bir metinden çok, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi nasıl görmek istediğini ve hangi siyasi şartlar altında kabul etmeye hazır olduğunu ortaya koyan bir belge niteliği taşımaktadır.

Raporun ilk bölümlerinde yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, siyasi partiler, yerel yönetimler ve temel haklar başlıkları altında Türkiye’ye yönelik eleştiriler sıralanmaktadır. Avrupa Parlamentosu burada yalnızca genel ilkelerden bahsetmekle kalmamaktadır. Devam eden veya sonuçlanmış yargı süreçleri hakkında görüş bildirmekte, adeta nasıl karar verilmesi gerektiğine ilişkin kanaat ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, bir aday ülkenin hukuk sistemini değerlendirme sınırlarını aşmakta ve raporu Türk iç siyasetinin doğrudan tarafı haline getirmektedir.

Rapor boyunca dikkat çeken bir diğer husus, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu güvenlik tehditlerinin yeterince dikkate alınmamasıdır. PKK terörü, FETÖ yapılanması, sınır ötesi tehditler, Suriye kaynaklı güvenlik riskleri ve Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik çevrenin kendine özgü şartları çoğu zaman ikinci planda bırakılmaktadır. Buna karşılık terörle mücadele kapsamında alınan tedbirler yoğun biçimde eleştirilmektedir. Oysa Türkiye’nin güvenlik gerçekliği ile Avrupa’nın güvenlik gerçekliği aynı değildir. Demokrasi ile güvenlik birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısıdır. Raporda ise çoğu zaman güvenlik boyutu ihmal edilmekte, yalnızca siyasi ve ideolojik perspektif öne çıkarılmaktadır.

Raporun ilerleyen bölümlerinde kültürel haklar, yerel yönetimler ve etnik kimlikler üzerinden çeşitli öneriler getirilmektedir. Şiddetin sona ermesini istemek ve terörün ortadan kalkmasını desteklemek herkesin ortak arzusudur. Ancak etnik kimlik temelli yeni siyasi statüler oluşturulmasına kapı aralayabilecek öneriler Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısı bakımından hassasiyet taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık esasına dayanan bir devlettir. Vatandaşların etnik kökenlerine göre farklı siyasi kategorilere ayrılması, birlik ve beraberliği güçlendirmekten ziyade yeni ayrışmaların önünü açabilecek sonuçlar doğurabilir.

Rapordaki en dikkat çekici ve tartışmalı bölümlerden biri 26. maddedir. Avrupa Parlamentosu bu maddede Fener Rum Patrikhanesi’nin tüzel kişiliğinin tanınmasını, Ekümenik Patrik unvanının kabul edilmesini, Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasını ve Ayasofya ile Kariye konusunda belirli adımlar atılmasını talep etmektedir. Bunların tamamı Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren konulardır.

Daha da dikkat çekici olan ise aynı maddenin sonunda yer alan ifadedir. Avrupa Parlamentosu Türkiye’den Batı Trakya’daki Türk azınlığın durumuna ilişkin açıklamalardan kaçınmasını istemektedir. Burada son derece açık bir çifte standart ortaya çıkmaktadır. Patrikhane hakkında konuşmak serbesttir. Ruhban Okulu hakkında tavsiyede bulunmak serbesttir. Ayasofya hakkında görüş bildirmek serbesttir. Kariye hakkında yönlendirme yapmak serbesttir. Ancak Batı Trakya Türklerinin haklarını savunmak Avrupa Birliği üyesi bir devletin iç işlerine müdahale olarak değerlendirilmektedir.

Eğer iç işlerine müdahale konusunda bir hassasiyet varsa bunun herkese eşit uygulanması gerekir. Türkiye’nin iç hukukuna ve egemenlik alanına ilişkin onlarca tavsiye ve yönlendirme yapılırken, Batı Trakya Türklerinin temel haklarının gündeme getirilmesinin müdahale olarak nitelendirilmesi hukuki değil siyasi bir tercihtir.

Raporda Patrikhane’nin “Ekümenik” sıfatının tanınması da talep edilmektedir. Oysa bu konu yalnızca dini bir mesele değildir. Ekümeniklik kavramının tarihî, siyasi ve uluslararası hukuk boyutları bulunmaktadır. Avrupa Parlamentosu’nun bu konuyu Türkiye’ye bir yükümlülük gibi sunması, dini özgürlük tartışmasının ötesine geçen siyasi bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

Ayasofya ve Kariye camilerinin, cami olarak kullanılmamasının istenmesi konusunda da benzer bir durum söz konusudur. Bu eserlerin kullanım şekline ve hukuki statüsüne karar verme yetkisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne aittir. Avrupa Parlamentosu’nun bu konuda yönlendirici tavır takınması egemenliğimize açıkça müdahaledir.

Raporun Türkiye açısından en kritik bölümü ise hiç şüphesiz 37. maddedir. Avrupa Parlamentosu ilk kez doğrudan Mavi Vatan Doktrini’ni hedef almakta ve Mavi Vatan’ın teşvik edilmesinden üzüntü duyduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu son derece önemli bir gelişmedir. Çünkü burada eleştirilen belirli bir uygulama değil, doğrudan Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin milli doktrinidir.

Mavi Vatan herhangi bir yayılmacı proje değildir. Mavi Vatan, Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan deniz yetki alanlarının belirlenmesi ve korunmasına yönelik milli bir doktrindir. Dolayısıyla Mavi Vatan’a yöneltilen eleştiri, gerçekte Türkiye’nin denizlerdeki hak ve menfaatlerinin ötesinde egemenliğine yöneltilmiş bir eleştiridir.

Aynı maddede Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Mutabakatı’nın hukuka uygun olmadığı, üçüncü ülkelerin haklarını ihlal ettiği ve hukuki sonuç doğuramayacağı ileri sürülmektedir. Oysa söz konusu mutabakat iki egemen devlet arasında imzalanmış, Birleşmiş Milletler’e bildirilmiş ve uluslararası hukuk çerçevesinde yürürlüğe girmiş bir anlaşmadır. Avrupa Parlamentosu burada hukuki bir değerlendirmeden çok siyasi bir pozisyon ortaya koymakta ve Türkiye Cumhuriyeti'nin egemen haklarına açıkça saldırıda bulunulmaktadır.

Raporda Türkiye’nin Yunanistan’a yönelik karasularını artırmaması yönündeki 1995 TBMM kararından da rahatsızlık duyulduğu belirtilmektedir. Ancak bu kararın neden alındığına değinilmemektedir. Yunanistan’ın karasularını 6 milin üzerine çıkarma girişiminin Adalar Denizi’ni fiilen bir Yunan iç denizine dönüştüreceği ve Türkiye’nin açık denizlere erişimini ciddi biçimde kısıtlayacağı gerçeği raporda yer almamaktadır. Sebep yok sayılmakta, sonuç eleştirilmektedir. Üstelik her iki devletin ortak imzaladığı Adalar Denizi statüsünü belirleyen tek antlaşma olan karasularının 3 mil olduğu anlayışna sahip Lozan Antlaşması hükümlerini bozanın ve bozmaya devam edenin Yunanistan olduğundan hiç bahsedilmemektedir.

Kıbrıs konusunda da benzer bir yaklaşım görülmektedir. Avrupa Parlamentosu iki devletli çözüm modelini reddetmekte ve federasyonu tek seçenek olarak sunmaktadır. Ancak 2004 yılında Annan Planı’na “evet” diyen tarafın Türkler, “hayır” diyen tarafın ise Rumlar olduğu gerçeği raporda yeterince yer bulmamaktadır. Çözümü reddeden tarafın Avrupa Birliği üyeliğiyle ödüllendirildiği gerçeği hatırlatılmadan yapılan değerlendirmeler eksik kalmaktadır. Bu nedenle Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs konusunda tarafsız bir hakem gibi değil, büyük ölçüde Rum tezlerini esas alan bir yaklaşım sergilediği görülmektedir. Yunanistan ve GKRY’nin silahlanmaları ve Yunanistan ile birlikte Türkiye’ye ve Kıbrıs Türklerini tehdidinden hiç bahsedilmemektedir.

Rapora bütüncül olarak bakıldığında dikkat çeken bir diğer husus da, uzun yıllardır Türkiye karşıtı çevreler tarafından dile getirilen birçok talep ve iddianın Avrupa Parlamentosu’nun resmî diliyle yeniden üretilmiş olmasıdır. Özellikle Yunanistan ve GKRY’nin Doğu Akdeniz, Adalar Denizi ve Kıbrıs konularındaki tezleri ile PKK ve FETÖ çevrelerinin yıllardır uluslararası platformlarda dile getirdikleri bazı siyasi talepler arasında raporda yer alan değerlendirmelerle dikkat çekici paralellikler bulunmaktadır.

Mavi Vatan Doktrini’nin hedef alınması, Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı’nın gayrimeşru gösterilmeye çalışılması, Türkiye’nin terörle mücadele politikalarının sürekli eleştirilmesi, terör bağlantılı yapılarla ilgili siyasi taleplere yakın duran önerilerin raporda yer alması ve Türkiye’nin egemenlik haklarının ve güvenlik kaygılarının hiç dikkate alınmaması bu paralelliğin en belirgin örnekleridir.

Bu nedenle rapor yalnızca Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye değerlendirmesi olarak okunmamalıdır. Aynı zamanda Yunan ve Rum tezlerinin, PKK çevrelerinin taleplerinin ve FETÖ’nün uzun yıllardır uluslararası platformlarda sürdürdüğü Türkiye karşıtı söylemlerin Avrupa Birliği diliyle yeniden ifade edildiği kurumsal bir metin olarak da değerlendirilmelidir. Bu durum raporun teknik ve objektif bir ilerleme değerlendirmesi olmaktan uzaklaştığını, siyasi tercihlerin ve belirli lobilerinin etkisi altında hareket eden ve elinden çıkan bir belge niteliği kazandığını göstermektedir.

Raporda ayrıca Türkiye’nin Rusya, Suriye, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz politikaları eleştirilmektedir. Temel beklenti Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin dış politika çizgisine daha fazla yaklaşmasıdır. Ancak Türkiye Avrupa Birliği üyesi değildir. Bağımsız ve egemen bir devlettir ve kendi milli çıkarlarına göre politika belirleme hakkına sahiptir. Avrupa Parlamentosu’nun yaklaşımı stratejik ortaklıktan çok stratejik uyum talebi olarak görünmektedir.

Bütün bu değerlendirmeler ışığında 65 maddelik raporun genel karakteri açıkça ortaya çıkmaktadır. Avrupa Parlamentosu yalnızca Türkiye’nin demokratik standartlarını değerlendirmemekte; Türkiye’nin iç hukukuna, dini kurumlarına, tarihî eserlerine, deniz yetki alanlarına, dış politikasına ve milli güvenlik anlayışına ilişkin de görüş bildirmektedir. Patrikhane’den Ayasofya’ya, Ruhban Okulu’ndan Batı Trakya’ya, Mavi Vatan’dan Türkiye-Libya Mutabakatı’na kadar birçok konuda Avrupa Parlamentosu’nun siyasi tercihleri rapora yansımıştır.

Bu nedenle söz konusu metin bir ilerleme raporundan çok, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye ilişkin siyasi beklentilerini ve tercihlerini ortaya koyan bir belge niteliğindedir. Bu rapor, Yunan, Rum, PKK ve FETÖ’nün taleplerinin listelendiği ve AB mührü ile Türkiye’ye dikte edildiği bir siyasi manifesto metnidir.

Daha da önemlisi, bu rapor yaklaşık 63 yıldır devam eden Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin geldiği noktayı göstermesi bakımından tarihî bir anlam taşımaktadır. Türkiye’nin üyelik sürecini teknik kriterler üzerinden değerlendirmek yerine, egemenlik haklarına, milli güvenlik politikalarına ve stratejik tercihlerine müdahale eden talepler içeren bir yaklaşım, aslında Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi nasıl görmek istediğini ortaya koymaktadır.

Kısacası bu rapor, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne neden alınmadığını değil; Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi hangi şartlarla dönüştürmek istediğini ve neden artık tam üye olarak görmek istemediğini ortaya koyan siyasi bir manifesto niteliğindedir. Türkiye’nin egemenlik haklarına ve milli çıkarlarına ilişkin kabul edilemez talepler içeren bu yaklaşım, 63 yıllık üyelik sürecinin fiilen ve zihnen sona erdiğinin en açık göstergelerinden biri olarak tarihe geçmiştir.