Ve Anadolu'da Merve olabilmek...

Abone Ol

Geçen hafta cumartesi köşe yazım "Anadolu'da kadın olmak"tı. Bu hafta da Anadolu'da kadın baskısına inat, kendi olmayı başarma mücadelesini, Merve olabilmeyi yazacağım...

Anadolu’da kadın olmak zaten başlı başına bir savaştı. Mesele Anadolu’da “Merve” olabilmeyi becermekti…

Burada göstermek istediğim şu haklıdır bu haklıdır demek asla değil, bir Araştırmacı yazar olarak günümüz nesline göstermek istediğim yarınlarımıza, hassasiyetle yaklaşmak, evliliklerle şaka yapılamayacağı. Hele de yarınlarımıza çocuk yetiştirmek, dünyaya çocuk getirmenin ayrı bir ciddiyette olması gerektiğini göstermek.

İki yazıdır altını çizdiğim şey net, o da cehalet, onun bulaştığı her şey yarınlarımızı da kirletip bozuyor. O yüzden bilinçli ve sorumluluk hissiyle adımlar atmalıyız.

Geçen hafta cehalet karşısında ezilen kadın dramını dile getirmiştim, bu yazımda da bunu başarıp direnip ayakta kalabilenleri yazıyorum örnek ve emsal olsun, olsun ki bilinçlenip daha akıllı kararlar alalım…

Merve’nin öyküsü, sadece yaşamak değil, dayatılan hayata rağmen kendi olabilmenin isyanıydı. Boşanmış bir kadın. Üstelik yanında küçücük bir kız çocuğuyla hayata tutunup o hayatı çocuğuyla kurduğu arkadaşlıkla alt etme mücadelesi…

Sürekli olarak psikolojik şiddet gören ve eve hapis olmuş, hareket alanı kalmamış, çırpınıp duran, tanıdığını sandığı ama hayatın süreci içerisinde aslında hiç tanımadığı ve beklide rahatsızlığı olan bir adamın sürekli olarak psikolojik şiddetine maruz kalmış bir annenin bunları alt etmeyi başarıp, çocuğunu da bu arbededen yara almadan kurtarmayı başarmışlığın adıydı Merve.

Anne Merve ile bir Kapadokya gezimde, Ürgüp'te tanıştım. Ailesi ve kızıyla şık bir Cafe-Pastane işletiyorlardı. Müşteri olarak girdiğim mekânda laf lafı açtı, oluşan sohbet keyifli bir hal aldı. 9 yaşındaki kızı Asya' da sohbetimize katıldı. O zaman tanıştım Merve'nin öyküsüyle...

Ben konuşurken bazen gözüm Merve’den çok Asya’ya kayıyordu… Çünkü çocuklar yalan söylemez. Bir çocuğun gözleri, evin içindeki huzuru da yükü de ele verir. Asya’nın annesine bakışında korkudan çok hayranlık vardı. Çünkü o küçük kız, annesinin sadece bir anne değil, aynı zamanda hayata karşı savaşan bir kadın olduğunu hissediyordu.

Merve kahveyi servis ederken bile dimdik görünüyordu. Ama bazı güçlü kadınların gözlerinde gizlemeye çalıştığı bir yorgunluk vardır. İşte o yorgunluğu gördüm. Bir kadının sadece ekmek kavgası değil, aynı zamanda toplumla, önyargıyla, yalnızlıkla savaşmasının yorgunluğu.

Anadolu’nun bazı sokaklarında kadın hâlâ kendi hayatının sahibi değildir.

Nasıl güleceğine, nasıl oturacağına, ne giyeceğine, kaçta eve döneceğine, hatta ne düşüneceğine bile elalem karar verir onun adına. Hele bir kadın buna karşı çıkıp bildiği gibi davranıp yaşıyorsa bir anda toplumun görünmez mahkemesi kurulur.

Elalem hâkim, sen ise mahkûm.

Kimse gerçeği bilmez ama herkes hüküm verir. İşte Merve, tam da böyle bir coğrafyada kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir anneydi.

O, sadece bir kadın değil, dokuz yaşındaki kızının geleceğe açılan kapısıydı. Çocuğuna korkuyu değil cesareti öğretmek isteyen bir anneydi. “Kadın susar” diyen anlayışa karşı, kızına “Kadın konuşur, kadın başarır” demek isteyen bir yürekti.

Belki geceleri yalnız ağladı, belki omzunda dünyanın yükünü taşıdı, belki ekonomik zorluklarla boğuştu, belki insanların bakışları bazen kurşun gibi geldi. Ama yine de eğilmemiş.

Çünkü bazı kadınlar vardır, yıkıldığında bile çocuğunun yanında dimdik görünmek zorundadır. Anadolu’da modern olmak bazen suç gibi görülür. Çağdaş düşünmek, özgür yaşamak, kendi kararlarını almak bazı çevreleri rahatsız eder.

Kadının güçlü olması hâlâ birçok zihni korkutur.

Çünkü güçlü kadın, boyun eğmeyen kadındır. Merve’nin savaşı tam da buydu. Bağnazlığa karşı verilen sessiz ama onurlu bir savaş…

O savaşta silah yoktu silahı sabırdı, emek vardı, gözyaşı vardı. En önemlisi, dünya tatlısı Asya çocuğa daha güzel bir hayat bırakma inadı vardı.

Bugün Anadolu’nun dört bir yanında binlerce Merve yaşıyor. Kimi öğretmen, kimi garson, kimi esnaf, kimi de ev kadını. Ama hepsinin ortak noktası aynı: Hayata rağmen ayakta kalmaya mücadeleleri.

Bir kadının boşanmış olması ayıp değil. Ayıp olan, kadını yaşamaktan vazgeçirecek kadar baskı kurmak. Ayıp olan, anne olmuş bir kadının omzundaki yükü daha da ağırlaştırmak. Ayıp olan, erkekliği baskıyla, mahalle baskısını da ahlakla karıştırmak.

Çünkü gerçek ahlak, bir kadının hayatına karışmak değil, ona saygı duymaktır.

Merve bu yazıyı ve satırları okuduğunda şunu bilmesini istiyorum:

Sen sadece kızını büyütmüyorsun Merve. Yarının kadınına daha küçücükken nesline cesaret öğretiyorsun.

Asya belki bugün sadece çocuk kalbiyle annesine sarılıyor. Ama yıllar sonra büyüdüğünde şunu anlayacak: Onun annesi sadece hayatını kurtarmadı. Kendi kişiliğini de kimsenin ayakları altında ezdirmedi. Ve belki bir gün Asya da başka bir kadına güç olacak. Çünkü cesaret bazen miras kalır.

Bu yazı tüm kadınlara cesaret verip uyandıran bir yazı olsun, bir kör kurşuna vurulmadan, hırsını yenemeyip paranoyaklık yaşayan bir adamın cehalet saçan bıçağına kurban olmamayı başaran güçlü bir umut olsun, cesaret olsun...

Anadolu değişecekse, bunu senin gibi korkmadan yaşayan kadınlar sayesinde olacak.

Selam olsun Merve, Asya ve ailesine...