Bir süredir aile durumlarından ötürü Anadolu’ya yakın aralıklarla gidip geliyorum. Bu gidiş gelişlerde haliyle insanlar, o insanların hayatlarına da yakından şahit olma şansım oluyor bolca. İstanbul’da yaşayıp Anadolumuninsanını okumak, yaşamlarına şahit olmak o kadar da kolay olmuyor haliyle.
Hele bir de Anadolu’da kadın olmak…
Daha kadınlığını fark etmeden zorla evlendirmeler, kendi fikri sorulmadan, “baba öyle uygun gördü” diye katledilen hayatlar. İstemeye istemeye bir adama mecbur kalıp, üstüne üstlük mutsuz ve dayatılmış bir hayatta birde çocuk sahibi olmak! Aile boyu mutsuzluk büyütmek…
Bir de kadın az bir mutsuzluğunu dile getirip yapamıyorum’ a yeltendiğinde de “el âlem ne der” baskısıyla sindirilip o mutsuzluğa mahkûm ediliyor…
Anadolu’da kendin için yaşayabilmek çok az, genelde millet el âlem için yaşıyor…
Anadolu’da kadın olmak, bir ömür boyunca herkese yetip, kendine yetememektir bazen. Daha çocuk yaşta büyümeye zorlanmaktır. Oyuncak oynamanın yeni tadını almışken koca arayıp evlendirilmenin derdine düşürülmektir.
“Kadın kısmı susar” denilerek yetiştirilen milyonlarca kız çocuğunun, yıllarca kendi sesini bile unutmasıdır Anadolu’da kadın olmak…
Ailelerin cehaletini mecburiyetten sırtlanıp bedelini de kendi hayatıyla ödemektir bazen. Erkek gece geç saatte eve gelince “işi vardı” denip kadın biraz geç kalınca, biraz kendi olmaya yeltendiğinde namusu sorgulanır.
İşte bizim en büyük ayıbımız tam da budur.
Anadolu’nun birçok yerinde kadın hâlâ insan gibi değil, yük taşıyan bir gölge gibi görülüyor. Sabahın köründe kalkıyor, çocuk büyütüyor, tarlada çalışıyor, eve geliyor, yemek yapıyor.
Ama bir gün bile çıkıp “Ben yoruldum” diyemiyor. Çünkü öyle bir düzende kadının yorgun olma hakkı bile yok. İşin daha enteresan ve vahim tarafı da, kadını ezenlerin çoğu, dünyaya bir kadının doğurduğu erkekler!
Bir kız çocuğunun hayallerini öldüren zihniyet, aslında bir toplumun geleceğini öldürüyor. Okutulmayan her kız çocuğu, karartılmış bir yarındır. Susturulan her kadın, biraz daha çürüyen bir vicdandır.
Sonra dönüp diyoruz ki, “Neden fiziksel ve psikolojik şiddet bitmiyor?”
Söyleyeyim; Çünkü biz hâlâ erkeğe öfkeyi, kadına sabretmeyi öğretiyoruz.
Bir kadın dayak yiyorsa sadece bir kadın darp edilmiyor. İnsanlık dövülüyor. Bir kadın korkuyla yaşıyorsa, o ülkede hiçbir erkek gerçekten güçlü değildir.
Ses yükseltmek, baskı kurmak, kadını ailesine, el alemesöylemeyle tehdit etmeyi erkeklik zanneden olamamış adamlar var bolca…
Oysa gerçek gücün bir kadına kendini güvende hissettirebilmek olduğunu bilmiyorlar.
Ve gördüm ki, Anadolu’da kadının gözyaşından güç alan adamlar var. Kadının gözyaşından beslenenden ne eş olur, ne baba, ne insan.
Anadolu kadını yıllardır sessiz savaşlar veriyor. Kimi eşine rağmen çocuk okutuyor. Kimi şiddete rağmen ayakta duruyor. Kimi aç yatıp evladını doyuruyor… Kimi de herkes uyuduktan sonra gizlice ağlıyor.
Ve en tuhafı da, bu el âlem denen ucubelikte ona ısrarla Sabret, sabırlı ol diyor… Ama kadına sabırlı olmayı üfleyen el âlem erkeğe vicdanlı olmayı üflemiyor.
Çünkü mesele sadece kadın meselesi değil, mesele insanlık meselesi.
Kadının ezildiği yerde medeniyet olmaz. Kadının korktuğu yerde huzur olmaz. Kadının sustuğu yerde adalet olmaz.
Ve gözlemlerimin kızgınlığıyla yüksek sesle söylüyorum, Kadın bir erkeğin gölgesi değildir, bir evin hizmetçisi hiç değildir. Kadın, tüm toplumların omurgasıdır.
O yüzden Anadolu’nun kadınları artık sadece hayatta kalmaya değil, yaşamaya da hakkı olduğunu hatırlamalıdır.
Çünkü bir milletin gerçek seviyesi; yaptığı yollarla değil, kadınlarının gözündeki ışıkla ölçülür.