Son iki haftada “Risale-i Nur’un nurunu söndürmek isteyenler”le ilgili yazılar kaleme alıyor, şahsi istikbal ve hırslarıyla hareket eden bazı zevatın varlığına dikkat çekmeye gayret gösteriyorum. Bu hafta da aynı konu üzerine birkaç kelam ederek son noktayı koyma gayretinde olacağım. 

Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin, her hususta birinci talebesi olan Hacı Hulusi Yahyagil’inHarap tekne, sarhoş kaptan, böyle gemi, batar her an…” şeklindeki mısrasını, feraset sahibi birçok insan gibi “manidar” bulurum. Zira ümmet-i Muhammed’i (asm) sahil-i selamete çıkaracak bir tane gemi vardır. Onun kaptanı ise Muhammed-i Arabi’dir (asm). Demek Enveriler imitasyon olunca; ister istemez ortaya koydukları “benlik ve enaniyet-i ilmiye”den müteşekkil tekneleri de, çürük oluyor. Nice zamandır hâl-i âlem buna şahitlik etmektedir.  

SAVM, SALÂT, HAC, ZEKÂT VE KELİME-İ ŞEHADET!..

Evet bu ümmet ne çekmişse; “özmen tavırdan uzak”, “gayr-ı emin bir hâlet-i ruhiyeye bürünmüş”, “Yakup’un oğlu olduğunu iddia eden mukallitler” yüzünden çekmiştir.  Şöyle ki; Üstad Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası’ndaRisale-i Nur, hakaik-i İslâmiye’ye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor…” şeklinde, Risale-i Nur Külliyatı’nın ana maksadının ne olduğunu, veciz bir ifadeyle ortaya koymuştur. Mezkûr ifadenin tafsilini ise, yine müellif-i muhterem, aynı eserde şu şekilde izah ediyor: “Hakikat-ı İslâmiyet'in esasları; altı erkân-ı imaniye ile ve esas-ı ubudiyet ki İslâmın beş rüknü olan (savm, salât, hacc, zekat, kelime-i şehadet) mecmuunun hülâsasıdır.

DİLLERİ “KUR-AN” DERKEN!..

Risale-i Nur “ilm-i hakikat” olduğu ve “hakaik-ı İslamiye” noktasında ihtiyaçlara kâfi geldiği hâlde bir kısım okuyucular “Risale-i Nur kâfidir…” diyerek  “Hakaik-ı İslamiye” kısmını çıkarıp, “absürt bir yol” açma gayretine girdiler. Diğer bir kısmı ise en evvel “hakaik-i İslamiye’yi” nazara vermek lazımken, sırf “kendi enaniyet-i ilmiyelerini” halka satmak adına, lafzi tefsir ve fıkıh gibi ara sıra bakılacak yardımcı eserlere dikkat çekmeye çalıştılar. Bu cezbe (!) ve cazibeden (!) ötürü tefsir dersi adı altında, “lafız-perestlik hastalığı”na düçar olup, Kur’an’ın ana maksadından uzaklaştıklarının farkına bile varamadılar. Dilleri “Kur’an” derken, anlattıkları sadece “kelime tahlilinden” öteye gitmedi…

Halbuki Kur’an; tevhid delillerinden herhangi bir eseri nazara verir, oradan fiili ispat eder. Okuyucuyu fiilden isme, isimden de sıfata geçirip, “Zat-ı Vacibü’l-Vücûd”un vücûdunu ispat eder.

Yine Kur’an, haşrin delillerinden, herhangi bir sanat ve nimeti nazara verip, oradan fiili ispat eder. Muhatabı fiilden isme geçirdikten sonra, “Haşr-i Azam”ı onun üzerine bina eder.

Keza yine aynı metotla, “Risalet-i Muhammedi’nin (s.a.v)” hakikatini hem izah hem de ispat eder.

ALLÂME VE MÜCTEHİD DE OLSA!..

Kaldı ki yazılan tefsirler her ne kadar Kur’an-ı Kerim’den alınsa da Kur’an’ın ana esasını yansıtmıyor. Zira Kur’an’ın ana esası; tevhid, nübüvvet haşir ve adalettir. İşte “hakaik-ı İslamiye” diye tabir edilen âli davanın muhteviyatı budur. Gayrısı ise zaruriyyat-ı diniye sayılmayan icmalî konulardır.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı okuyucularından allâme  ve müctehidler de olsa; elde ettikleri ilmi nasıl kullanacaklarını şu şekilde beyan etmiştir: “Bu dürûs-u Kur'aniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-ı imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler'in şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir…”.

Hülasa-i kelam: Kur’an-ı Kerim “Fe-s’elû ehle’z-zikri in kuntum lâ ta’lemûn (ta’lemûne)” der. Yani “Bilmiyorsanız, bilene sorun.” şeklinde kıble nameli bir pusula gibi istikametin, bu işi bilenlerin rahle-i tedrisinden geçmekle mümkün olduğunu sarih bir şekilde ifade ettiği halde, “leb” demeden “leblebi”yi anladığını zannedenler maatteessüf yanılıyorlar.

Selam ve dua ile…

Fiemanillah…