<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Haberler - Diriliş Postası</title>
    <link>https://www.dirilispostasi.com</link>
    <description>Diriliş Postası ekibinin hazırladığı, Türkiye ve dünyadan son dakika haberler ve güncel haber başlıkları için Hemen Ziyaret Edin.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.dirilispostasi.com/rss/analiz-yorum" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sun, 30 Aug 2026 07:04:10 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/rss/analiz-yorum"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Siyasi dayanışma mı, askeri ittifak mı?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/mekke-ortak-savunma-anlasmasi-siyasi-dayanisma-mi-askeri-ittifak-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/mekke-ortak-savunma-anlasmasi-siyasi-dayanisma-mi-askeri-ittifak-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan açısından ortak hareket etmenin asıl hedefi stratejik seçenekleri çoğaltmak, kırılganlıkları azaltmak ve dış politika alanını genişletmektir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Vakfı Dış Politika Direktörü Prof. Dr. Murat Yeşiltaş, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı, anlaşmanın bölgesel etkilerini ve diğer bölge ülkelerinin olası tutumlarını kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik mimarisinde önemli sonuçlar doğurabilecek yeni bir stratejik çerçeve ortaya koyuyor. Taraflardan herhangi birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye birden yapılmış sayılacağını hükme bağlayan anlaşma, mevcut ikili savunma ilişkilerinin ötesine geçerek kolektif caydırıcılık anlayışına dayanıyor.</p>

<p>Ancak anlaşmayı yalnızca üç ülke arasındaki askeri işbirliğinin geliştirilmesi şeklinde değerlendirmek eksik kalacaktır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, uluslararası sistemdeki belirsizliğin derinleştiği, büyük güçlerin, özellikle de ABD’nin güvenlik taahhütlerinin daha seçici hale geldiği ve bölgesel çatışmaların birbirine eklemlendiği bir dönemin ürünüdür. Anlaşma, aynı zamanda orta büyüklükteki güçlerin değişen uluslararası düzene nasıl uyum sağlamaya çalıştıklarını, sahip oldukları farklı güç unsurlarını nasıl bir araya getirdiklerini ve stratejik hareket alanlarını nasıl genişlettiklerini ortaya koyuyor.</p>

<p>Anlaşmanın gerçek anlamını kavrayabilmek için meseleye düzen, güç, devlet kapasitesi ve stratejik özerklik üzerinden bakmak gerekir. Anlaşmayı ortaya çıkaran jeopolitik itici sebepler kadar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın farklı kapasitelerini nasıl ortak bir caydırıcılık çerçevesine dönüştüreceği de önem taşıyor. Dolayısıyla asıl soru anlaşma metninin ne söylediğinden çok, siyasi iradenin ne ölçüde kurumsal ve operasyonel bir kapasiteye dönüşeceğidir. Daha da önemlisi temel mesele, anlaşmanın ortaya koyduğu motivasyonun gerçek bir çatışma ve kriz ortamında test edilmesi halinde anlaşmanın nasıl operasyonel kılınacağıdır.</p>

<h2>Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı ortaya çıkaran jeopolitik sebepler</h2>

<p>Mekke Anlaşması’nın arkasındaki ilk önemli sebep, uluslararası güvenlik düzeninde giderek derinleşen belirsizliktir. ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığı ve bölgesel ortaklıkları devam ediyor ancak Washington’ın hangi kriz karşısında ne ölçüde ve ne kadar süreyle sorumluluk üstleneceği gün geçtikçe daha fazla sorgulanıyor. Büyük güç rekabetinin Asya-Pasifik’e doğru genişlemesi de Amerikan güvenlik politikasını daha seçici hale getiriyor. Bu nedenle Orta Doğu'daki bölgesel aktörler, kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenmek zorunda kalıyor. Avrupa'nın Rusya-Ukrayna Savaşı'nın neden olduğu güvenlik krizi sebebiyle yeni bir güvenlik ve savunma mimarisi kurma arayışına girmesi ile Orta Doğu’daki Mekke Anlaşması'nda bölgesel inisiyatiflerin ortaya çıkması benzer bir temele sahip.</p>

<p>Bu durum, bölge ülkelerinin ABD veya diğer büyük güçlerle kurdukları ilişkilerden tamamen uzaklaştıkları anlamına gelmiyor. Asıl eğilim, mevcut ittifakları korurken alternatif güvenlik kanalları oluşturmak, ortaklıkları çeşitlendirmek ve tek bir güvenlik sağlayıcısına aşırı bağımlılığı azaltmaktır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bu açıdan bir kopuştan ziyade stratejik çeşitlendirme arayışının sonucu olarak görülmelidir.</p>

<p>İkinci önemli neden, Orta Doğu’daki çatışmaların giderek bölgeselleşmesidir. Gazze’de başlayan savaş, zamanla Lübnan, Suriye, Irak, Yemen, İran ve Körfez güvenliğini içine alan daha geniş bir çatışma alanı ortaya çıkardı. Füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının yaygınlaşması, enerji tesislerinin hedef haline gelmesi ve deniz ticaret yollarına yönelik tehditler, güvenliğin artık yalnızca ulusal sınırlar içinde ele alınamayacağını gösterdi.</p>

<p>Bu yeni ortamda coğrafi uzaklık, tek başına güvenlik sağlamıyor. İran’dan veya Yemen’den fırlatılan bir füze, Körfez’deki enerji tesislerini hedef alabilirken Hürmüz Boğazı’nda yaşanan bir kriz, Pakistan dahil çok daha geniş bir coğrafyanın enerji ve ticaret güvenliğini etkileyebiliyor. Doğu Akdeniz’de veya Suriye’de ortaya çıkan bir gerilim ise kısa sürede Türkiye’nin doğrudan güvenlik meselesine dönüşebiliyor. Hava ve füze savunması, deniz güvenliği, kritik altyapıların korunması, istihbarat paylaşımı ve siber kapasite, bu nedenle aynı güvenlik denkleminde buluşuyor.</p>

<p>Üçüncü neden, bölgede askeri güç kullanımının giderek daha az sınırlamaya tabi hale gelmesidir. İsrail ile İran arasındaki çatışma, yalnızca iki ülkeyi ilgilendiren bir rekabet olmaktan çıkarak bölge devletlerinin güvenliğini doğrudan etkileyen bir nitelik kazandı. İsrail’in askeri operasyonlarını genişleyen bir coğrafyaya taşıması, İran’ın füze ve İHA kapasitesini farklı sahalarda kullanması ve devlet dışı silahlı aktörlerin çatışmalara dahil olması, herhangi bir krizin kısa sürede sınır aşan bir savaşa dönüşme ihtimalini artırıyor.</p>

<p>Bu nedenle Mekke Anlaşması’nı yalnızca İran’a, İsrail’e veya başka bir ülkeye karşı kurulmuş bir blok şeklinde tanımlamak doğru olmaz. Anlaşmanın arkasında çok daha geniş bir güvenlik kaygısı bulunuyor: Bölgedeki askeri tırmanmayı sınırlayabilecek mekanizmaların zayıflaması ve mevcut güvenlik garantilerinin yeni tehditler karşısında yetersiz kalması.</p>

<p>Anlaşmanın arkasında yatan dördüncü sebep ise savaşın teknolojik dönüşümüdür. Füze, seyir füzesi ve İHA teknolojilerinin yaygınlaşması, kritik altyapıları, enerji tesislerini ve şehirleri daha savunmasız hale getiriyor. Güçlü bir orduya sahip olmak, artık tek başına yeterli değil. Tehditleri önceden tespit edebilecek bir istihbarat ağına, katmanlı hava savunmasına, elektronik harp kapasitesine, kesintisiz lojistik desteğe ve sürdürülebilir bir savunma sanayisine ihtiyaç duyuluyor.</p>

<p>Bu ortam, orta büyüklükteki güçlerin önemini artırıyor. Orta ölçekli güçler, tek başlarına büyük güçlerin yerini alamaz, uluslararası sistemi yeniden kuramaz veya küresel güç dengesini bütünüyle değiştiremez ancak askeri, ekonomik, diplomatik ve teknolojik imkanlarını bir araya getirerek bölgesel düzenin şekillenmesinde daha etkili olabilirler. Orta büyüklükteki güçlerin kapasitesi, büyük güçlerle eşit olmalarından değil belirli alanlarda sonuç üretebilecek araçlara sahip olmalarından kaynaklanır.</p>

<p>Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan açısından ortak hareket etmenin temel amacı, bir büyük güce karşı yeni bir denge kurmak değildir. Asıl hedef, stratejik seçenekleri çoğaltmak, kırılganlıkları azaltmak ve dış politika alanını genişletmektir. Her üç ülke de farklı ittifak ilişkilerine sahip olmakla birlikte, bölgesel güvenliğin yalnızca dışarıdan sağlanamayacağını görüyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Üç ülkenin uzun süredir geliştirdiği ikili ilişkiler de anlaşmanın ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Suudi Arabistan-Pakistan savunma ilişkileri, Türkiye-Pakistan askeri işbirliği ve son yıllarda hız kazanan Türkiye-Suudi Arabistan yakınlaşması, üçlü çerçevenin siyasi ve askeri altyapısını hazırladı. Mekke Anlaşması, böylece daha önce ayrı kanallarda ilerleyen ilişkileri ortak bir stratejik zeminde buluşturdu.</p>

<h2>Orta büyüklükteki güçler ve kolektif caydırıcılık</h2>

<p>Mekke Anlaşması’nın en önemli özelliklerinden biri, farklı güç profillerine sahip üç orta büyüklükteki gücü aynı savunma çerçevesinde bir araya getirmesidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın dış politika öncelikleri her konuda örtüşmüyor ancak orta büyüklükte güç işbirliğinin ortaya çıkması için bütün konularda tam bir stratejik uyum gerekmez. Belirleyici olan, ortak tehdit alanlarının tanımlanması ve farklı kapasitelerin birbirini tamamlayacak şekilde kullanılabilmesidir.</p>

<p>Türkiye, gelişmiş savunma sanayisi, NATO içindeki konumu, geniş askeri kapasitesi ve farklı çatışma sahalarında kazandığı operasyonel tecrübeyle öne çıkıyor. Pakistan, büyük ordusu, köklü askeri kurumları, füze teknolojisi ve nükleer kapasitesiyle anlaşmaya stratejik derinlik kazandırıyor. Suudi Arabistan ise ekonomik kaynakları, enerji piyasalarındaki ağırlığı, stratejik coğrafyası ile Arap ve İslam dünyasındaki siyasi etkisiyle bu yapıyı tamamlıyor.</p>

<p>Üç ülkenin güç profilleri aynı değil ancak orta büyüklükteki güç işbirliğinin değeri de bu farklılıklardan kaynaklanıyor. Türkiye’nin savunma teknolojileri, Pakistan’ın askeri kapasitesi ve Suudi Arabistan’ın ekonomik kaynakları ortak projelerle birleştirilebilirse kapsamlı bir güvenlik ağı ortaya çıkabilir. Hava ve füze savunması, İHA teknolojileri, elektronik harp, ortak mühimmat üretimi, deniz güvenliği ve kritik altyapının korunması, bu işbirliğinin öncelikli alanları olabilir.</p>

<p>Anlaşmanın asıl önemi, bu farklı güç unsurlarını ortak bir caydırıcılık çerçevesinde buluşturmasında yatıyor. Taraflardan "birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılacak" olması, olası saldırgan açısından maliyet hesabını değiştirebilecek güçlü bir siyasi mesajdır. Bununla birlikte caydırıcılık, yalnızca askeri kapasiteye değil siyasi iradenin inandırıcılığına ve ortak hareket kabiliyetine de bağlıdır.</p>

<p>Bu nedenle siyasi irade tek başına yeterli olmayacaktır. Ortak tehdit değerlendirmesi, düzenli savunma bakanları toplantıları, istihbarat paylaşımı, müşterek tatbikatlar ve komuta-kontrol uyumu olmadan siyasi bir deklarasyonun gerçek bir güvenlik mekanizmasına dönüşmesi mümkün değildir. Savunma sanayisinde ortak üretim, teknoloji paylaşımı, mühimmat stoklarının güçlendirilmesi ve bakım-onarım altyapısının geliştirilmesi de işbirliğinin sürdürülebilirliğini sağlayabilir.</p>

<p>Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye açısından stratejik özerklik arayışının doğal bir uzantısıdır. Stratejik özerklik, mevcut ittifaklardan uzaklaşmak veya bütün dış bağlantılardan bağımsız hareket etmek anlamına gelmez. Esas mesele, ittifak ilişkilerini sürdürürken dış politika ve güvenlik alanındaki seçenekleri çoğaltabilmek, tek taraflı bağımlılığı azaltmak ve krizler karşısında hareket alanını koruyabilmektir.</p>

<p>Bu bağlamda, Ankara’nın NATO üyeliği ile Suudi Arabistan ve Pakistan’la geliştirdiği savunma işbirliği arasında zorunlu bir çelişki bulunmuyor. Türkiye, bir taraftan mevcut ittifak ilişkilerini sürdürürken diğer taraftan Körfez, Orta Doğu ve Güney Asya’daki stratejik derinliğini artırıyor. Bu yaklaşım, bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırmaktan çok, tek taraflı bağımlılığı daha dengeli ve yapılandırılmış bir karşılıklı bağımlılık ilişkisine dönüştürmeyi amaçlıyor.</p>

<h2>Olası karşı hamleler</h2>

<p>Bununla birlikte anlaşmanın ortaya çıkardığı yeni durum, diğer bölgesel aktörlerin hesaplarını ve muhtemel karşı hamlelerini de tetikleyebilir. İsrail cephesinde anlaşmayı daha iddialı bir "Sünni eksenin" ortaya çıkışı olarak değerlendiren yaklaşımlar güç kazanabilir. Türkiye’nin askeri kapasitesi, Pakistan’ın nükleer gücü ve Suudi Arabistan’ın ekonomik imkanlarının aynı çerçevede buluşması, Tel Aviv açısından yakından izlenmesi gereken bir gelişmedir.</p>

<p>Ancak İsrail’i anlaşmanın temel nedeni olarak göstermek doğru değildir. Suudi Arabistan’ın asıl kaygısı, giderek karmaşıklaşan güvenlik ortamında kendi imkanlarıyla ne ölçüde dayanabileceğidir. İran’ın askeri kapasitesi, Husilerin saldırıları, enerji altyapısının kırılganlığı ve Amerikan güvenlik taahhütleriyle ilgili belirsizlikler, Riyad’ı ilave stratejik derinlik arayışına yöneltiyor. Türkiye ve Pakistan, bu noktada İsrail’e karşı kurulacak bir cephenin üyelerinden çok, Suudi Arabistan’ın güvenlik seçeneklerini çeşitlendiren iki önemli ortak olarak görülmelidir.</p>

<p>Bu nedenle anlaşma, Suudi Arabistan ile İsrail arasında gelecekteki normalleşme ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmaz. Riyad’ın savunma ortaklıkları ile İsrail’le ilişkilerin geleceği bağlantılı olsa da farklı kanallarda ilerleyebilir. İsrail’in Filistin meselesinde ciddi ve inandırıcı bir siyasi açılım yapması halinde Suudi Arabistan’ın normalleşme seçeneğini yeniden değerlendirmesi mümkündür. Bu bağlamda anlaşma, bu hesabı ortadan kaldırmıyor fakat Riyad’ın hem İsrail hem de ABD karşısındaki müzakere kapasitesini güçlendiriyor.</p>

<p>İsrail’in muhtemel karşı hamlesi, anlaşmayla doğrudan çatışmaya girmekten ziyade yeni yapının sınırlarını daraltmak olabilir. Tel Aviv, Washington nezdinde Türkiye’nin Körfez güvenliğindeki rolünü sınırlamaya, Suudi Arabistan’la doğrudan güvenlik ilişkilerini güçlendirmeye ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) başta olmak üzere mevcut ortaklarıyla askeri ve teknolojik işbirliğini derinleştirmeye çalışabilir. Pakistan’ın nükleer kapasitesinin anlaşmanın kapsamına girip girmediğine ilişkin tartışmalar da uluslararası baskı oluşturmak için kullanılabilir. Tel Aviv açısından bir başka hat ise Hindistan ile ilişkilerini derinleştirmesidir. Yeni Delhi’nin Pakistan’a ve Türkiye’ye yönelik yaklaşımı da söz konusu anlaşmadan sonra yeni bir noktaya taşınabilir. Bu noktada Hindistan’dan Türkiye’ye yönelik Doğu Akdeniz ölçekli bir hamle gelmesi de olasıdır.</p>

<h2>İran, anlaşmaya nasıl bakabilir?</h2>

<p>İran ise anlaşmayı İsrail’den daha ciddi bir stratejik gelişme olarak değerlendirebilir. Verilen ilk tepkiler de bunu doğrular nitelikte. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, İran’la doğrudan bir çatışmaya girmek istemiyor. Her üç ülkenin de Tahran’la sürdürmesi gereken ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkileri bulunuyor ancak İran açısından belirleyici olan, üç ülkenin bugünkü niyetlerinden çok gelecekte birlikte üretebilecekleri ortak kapasitedir. Üç büyük bölgesel aktör arasında düzenli askeri koordinasyon kurulması, Tahran’ın uzun süredir yararlandığı parçalı bölgesel güvenlik yapısını değiştirebilir.</p>

<p>İran’ın ilk tepkisi, muhtemelen anlaşmayı açıkça karşısına almak yerine üç ülke arasındaki farklılıklardan yararlanmak olacaktır. Tahran, Türkiye ile sınır güvenliği, ticaret, enerji ve Suriye; Pakistan ile Belucistan ve sınır güvenliği; Suudi Arabistan ile Körfez istikrarı ve diplomatik normalleşme üzerinden ayrı ilişkiler geliştirebilir. Böylece üçlü yapının ortak bir İran politikası oluşturmasını engellemeye çalışabilir.</p>

<p>İran’ın kullanabileceği ikinci araç ise asimetrik baskı kapasitesidir. Husiler üzerinden Suudi Arabistan’a yönelik baskının artırılması, Irak ve Suriye’deki silahlı gruplar aracılığıyla Türkiye’nin çıkarlarının hedef alınması veya Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nda gerilimin yükseltilmesi, anlaşmanın dayanıklılığını test edebilir. Tahran’ın amacı, doğrudan geniş çaplı bir savaş başlatmaktan çok, tarafların bir saldırı karşısında ne ölçüde birlikte hareket edeceğini görmek olabilir.</p>

<p>Anlaşmanın gerçek sınaması da bu noktada ortaya çıkacaktır. Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları, Türkiye veya Pakistan’ın doğrudan askeri desteğini beraberinde getirecek mi? Suudi Arabistan tarafından kullanılan Türk yapımı bir platformun vurulması, Türkiye’ye yönelik bir saldırı olarak değerlendirilecek mi? Daha önemlisi, İran’ın olası bir Amerikan saldırısına karşılık Suudi petrol tesislerini hedef alması halinde Ankara ve İslamabad, nasıl bir tutum izleyecek? İran’a yönelik Amerikan ve İsrail askeri baskısının devam etmesi, bu anlamda kırılgan bir yapısal çerçeve oluşturuyor.</p>

<h2>ABD'nin tepkisi ne olur?</h2>

<p>ABD’nin yaklaşımı ise bütünüyle olumsuz olmayabilir. Riyad’ın güvenliği için yalnızca Washington’a dayanmak istememesi, Amerikan etkisinin göreli olarak azalmasına işaret ediyor. Bununla birlikte bölgesel ortakların kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenmesi, uzun süredir dile getirilen bir Amerikan beklentisidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın bölgesel istikrara katkı sağlayan bir savunma kapasitesi oluşturması, ABD’nin askeri yükünü azaltabilir.</p>

<p>Washington açısından temel mesele, yeni yapının Amerikan çıkarlarıyla ne ölçüde uyumlu olacağıdır. Anlaşma, İran’ı caydırır, deniz yollarının güvenliğini güçlendirir, enerji altyapısını korursa ve sürdürülebilir bir bölgesel düzen oluşturursa ABD tarafından desteklenebilir. Buna karşılık yapı, Washington’dan bağımsız bir siyasi bloka dönüşür, Çin ile savunma işbirliğini genişletir veya İsrail üzerinde yeni bir baskı oluşturursa Amerikan yaklaşımı değişebilir. Bu durumda ABD, silah sistemlerinin kullanım şartları, teknoloji transferi ve istihbarat paylaşımı üzerinden üç ülkenin hareket alanını sınırlamaya çalışabilir.</p>

<h2>Körfez güvenliğinde yeni rekabet mi?</h2>

<p>BAE de anlaşmayı yakından takip edecektir. Abu Dabi, Türkiye’nin Körfez güvenliğinde daha görünür bir rol üstlenmesini kendi bölgesel etkisi bakımından ihtiyatla değerlendirebilir. Türkiye-BAE ilişkilerinde son yıllarda önemli bir normalleşme yaşanmış olsa da Körfez güvenliğinde artan Türk askeri etkisi, yeni bir rekabet alanı oluşturabilir.</p>

<p>Mekke Anlaşması, bu açıdan iki farklı sonuç üretebilir. Savunma amaçlı, şeffaf ve bölgesel istikrarı destekleyen bir yapıya dönüşürse daha geniş bir güvenlik diyaloğunun önünü açabilir. Tam da bu noktada söz konusu anlaşmanın bölgenin diğer ülkeleri tarafından cazip bir güç ve çekim merkezine dönüşme ihtimali de bulunmaktadır. Buna karşılık anlaşma, bölge içinde İran, İsrail veya BAE tarafından dışlayıcı bir blok olarak algılanırsa ve bölge dışından Hindistan gibi ülkeler nezdinde tehdit olarak okunursa yeni dengeleme girişimlerini, silahlanmayı ve karşı ittifak arayışlarını hızlandırabilir. Bu nedenle anlaşmanın askeri boyutu kadar diplomatik yönetimi de önem taşıyor.</p>

<h2>Bölgesel güvenlik mimarisi inşa ediliyor</h2>

<p>Sonuç olarak Mekke Ortak Savunma Anlaşması, henüz tamamlanmış bir askeri ittifaktan ziyade inşa edilmeye açık bir stratejik çerçeve olarak görülmelidir. Anlaşmanın etkisini imza töreninin siyasi sembolizmden öte, önümüzdeki dönemde oluşturulacak kurumsal ve operasyonel kapasite belirleyecektir. Ortak savunma ilkesinin hangi tehditleri kapsadığı, karar mekanizmalarının nasıl işleyeceği ve tarafların hangi somut yükümlülükleri üstleneceği, temel sorular olmaya devam ediyor. Öte yandan bir süredir tecrübe edilen kriz yönetme kapasitesi, söz konusu üçlü mekanizma ile yeni ve sağlam bir çerçeveye kavuşturulursa sürdürülebilir ve kapsayıcı bir bölgesel çerçeveye dönüşebilir. Bu nedenle anlaşmanın en büyük sınaması, düşük maliyetli siyasi dayanışma döneminde değil taraflardan birinin saldırıya uğradığı ve diğerlerinin ciddi askeri maliyet üstlenmek zorunda kaldığı anda yaşanacaktır.</p>

<p>Her şeye rağmen Mekke Anlaşması, bölgesel güvenlik düzenindeki daha kapsamlı bir değişime işaret ediyor. Büyük güçlerin taahhütlerinin daha seçici hale geldiği, savaşların bölgeselleştiği ve askeri teknolojilerin tehdit alanını genişlettiği bir ortamda bölgesel güçler daha fazla sorumluluk üstleniyor ve kolektif bir caydırıcılık mimarisi inşa etmek için tarihi bir adım atıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın attığı adım da bu yeni eğilimin bir parçasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/mekke-ortak-savunma-anlasmasi-siyasi-dayanisma-mi-askeri-ittifak-mi</guid>
      <pubDate>Sun, 09 Aug 2026 22:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/08/mekkeanlasmasi.webp" type="image/jpeg" length="48914"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ukrayna, Hazar’da İran'ı neden hedef aldı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/ukrayna-hazarda-irani-neden-hedef-aldi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/ukrayna-hazarda-irani-neden-hedef-aldi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ukrayna’nın İran’a yönelik hamlelerini savaşın coğrafi olarak yayılması şeklinde değil, çok boyutlu bir stratejik mesaj ve konumlanma çabası olarak okumak daha isabetli bir yaklaşım olacaktır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bağımsız Araştırmacı Dr. Mammad Ismayılov, Ukrayna'nın Hazar Denizi'ndeki hamlesinin diplomatik ve jeopolitik boyutlarını kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>25 Temmuz 2026’da Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran bayraklı iki ticari gemiyi vurması, ilk bakışta Rusya-Ukrayna Savaşı'nın coğrafi olarak genişlediği izlenimini uyandırmaktadır. Ancak bu olayı yalnızca bir “cephe genişlemesi” olarak okumak, arkasındaki stratejik mantığın gözden kaçmasına yol açabilir. Bu bağlamda saldırıyı klasik anlamda savaşın genişlemesi olarak görmekten ziyade, Ukrayna’nın iki ayrı çatışma ekseni, yani Rusya ile sürdürdüğü savaş ile ABD, İsrail ve İran gerilimi arasında kendisini stratejik bir “değerli müttefik” olarak konumlandırma girişimi olarak değerlendirmek daha isabetli olacaktır.</p>

<p>Saldırının zamanlaması da bu değerlendirmeyi desteklemektedir. Saldırı, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin 28 Temmuz'da Washington'da ABD Başkanı Donald Trump'la görüşmesinden yalnızca üç gün önce düzenlendi. Zelenskiy'nin bu görüşmede, Rusya'nın İran'a istihbarat ve uydu görüntüsü desteği sağlayarak Körfez'deki ABD tesislerinin hedef alınmasına katkıda bulunduğu iddiasını gündeme getirmesi bekleniyordu. Bu bağlamda saldırı, yalnızca askerî bir eylem değil, aynı zamanda diplomatik bir müzakere aracı olarak da değerlendirilebilir. Ukrayna bu yolla kendisini, ABD’nin İran’a yönelik harekâtına somut katkı sağlayabilecek bir ortak olarak sunmaya çalıştığı düşünülebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Saldırı Ukrayna-Rusya ve İran-ABD savaşlarını birleştirebilir mi?</h2>

<p>Rusya-Ukrayna Savaşı'nın fiilî olarak genişlemesi, üç unsur dikkate alındığında çok olası görünmemektedir.</p>

<p>Bunlardan ilki hedef seçimidir. Vurulan gemilerden biri Rusya’ya ait bir füze gemisi olsa da esas hedef İran’a ait iki kargo gemisidir. Bu durum, saldırının ağırlık merkezinin Rusya-Ukrayna hattından ziyade İran merkezli olduğunu göstermektedir.</p>

<p>İkincisi zamanlamadır. ABD’nin Hürmüz Boğazı’nda İran gemilerini fiilen kısıtladığı bir dönemde Ukrayna’nın, İran’ın nispeten güvenli kabul ettiği Hazar Denizi’nde saldırı düzenlemesi, İran’ı denizden çevreleme stratejisine “gönüllü katkı” olarak okunabilir.</p>

<p>Üçüncü unsur ise saldırının önceki örneklerle gösterdiği benzerliktir. Saldırı, İsrail'in 18 ve 30 Mart 2026 tarihlerinde İran'daki Bender Enzeli Limanı'na yönelik saldırılarıyla belirli paralellikler taşımaktadır. Her iki olayda da İran'a "güvenli deniz limanı yoktur" mesajının verilmesi amaçlanmış olabilir.</p>

<p>Bu üç unsur birlikte değerlendirildiğinde, saldırının Avrupa devletlerinin ABD-İsrail/İran çatışmasında sergilediği pasif tutumun aksine, Ukrayna’nın kendisini daha aktif ve “kullanışlı” bir ortak olarak sunma çabası olduğu sonucuna varılabilir.</p>

<h2>Aktörlerin tepkileri</h2>

<p>Trump yönetiminin tepkisi, Zelenskiy’nin iki çatışmayı birbirine bağlama stratejisiyle örtüşmemektedir. Nitekim Trump’ın Temmuz 2026’da Air Force One’da gazetecilere yaptığı açıklamada, Rusya’nın İran’a üst düzey destek sağlamadığını, sağlasa dahi bunun etkisinin sınırlı kaldığını belirtmesi, ABD’nin iki savaşı bilinçli biçimde birbirinden ayrı tutma tercihine işaret etmektedir. Bunun rasyonel temeli açıktır: İki cephe ne kadar iç içe geçerse Washington’ın hem Ukrayna hem de İran politikalarını kamuoyu ve müttefikler nezdinde gerekçelendirmesi o kadar güçleşecektir.</p>

<p>İran bakımından değerlendirildiğinde, İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanı İbrahim Azizi’nin 27 Temmuz 2026’da sosyal medya üzerinden, Ukrayna’nın Hazar Denizi’ndeki saldırısına tepki olarak "Ukrayna yakında İran’ın hiçbir eylemi karşılıksız bırakmadığını anlayabilir" açıklamasını yapmış olmasına rağmen, İran’ın Ukrayna’ya doğrudan ve orantılı bir karşılık verme ihtimali zayıf görülmektedir.</p>

<p>Zira ABD ile sürdürdüğü yıpratma mücadelesi sırasında yeni bir cephe açmak Tahran’ın stratejik çıkarlarına aykırıdır. Azizi’nin sert açıklamalarının örtük muhatabının Moskova olduğu da değerlendirilebilir. İran, Rusya’dan aldığı desteği yetersiz bulmakta ve Moskova’nın tam destek sağlamaması hâlinde Ukrayna’nın saldırılarına karşı sessiz kalmayacağını ima etmektedir.</p>

<h2>İsrail faktörü</h2>

<p>İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin 28 Temmuz 2026’da Tahran’da yaptığı açıklamada saldırının İsrail talimatıyla ve Avrupa’yı savaşa çekme amacıyla gerçekleştirildiğini öne sürerek bunu bir BM Şartı ihlali olarak nitelendirmesi dikkat çekicidir.</p>

<p>İsrail’in mart ayında Bender Enzeli’ye yönelik saldırıları ve bölgedeki gelişmiş istihbarat kapasitesi dikkate alındığında, Ukrayna’nın operasyon sırasında İsrail ile istihbarat paylaşmış olabileceği değerlendirilebilir. Ancak bu ihtimali destekleyen doğrulanmış herhangi bir bağlantı bulunmamaktadır.</p>

<h2>Irak bağlantısı</h2>

<p>Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Abudi, 27-28 Temmuz tarihli açıklamalarında, istihbarat analizleri yürüten özel bir birimin Ukrayna’nın ülkedeki faaliyetlerine ilişkin önemli bilgilere ulaştığını ve Irak topraklarında saldırılar düzenleyen grupların yakalandığını, sorgulamalarda ise şüphelilerin Ukrayna adına çalıştıklarını itiraf ettiklerini belirtmiştir. Daha da dikkat çekici biçimde el-Abudi, ayrı bir açıklamasında Irak’ta faaliyet gösteren “Ukrayna bağlantılı hücrelerin” son dönemde Körfez ülkelerine yönelik füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının arkasında olduğunu öne sürmüştür.</p>

<p>Bu iddialar Hazar Denizi’ndeki saldırıyla birlikte ele alındığında, ortada tekil bir olaydan ziyade çok katmanlı ve eş zamanlı bir plan olabileceği görülmektedir. Ukrayna, Hazar’dan Irak’a ve Basra Körfezi’ne uzanan geniş bir alanda İran ve müttefiklerini baskılayarak ABD’ye İran’a farklı coğrafyalardan ulaşabileceğini göstermek istemektedir. Bu durum bir yandan ABD ve İsrail’in İran’ı çevreleme stratejisiyle örtüşürken, diğer yandan Ukrayna’nın kendi savaşındaki pazarlık gücünü artırma hedefine hizmet etmektedir.</p>

<h2>Olası senaryolar</h2>

<p>Mevcut veriler ışığında üç temel senaryo öne çıkmaktadır. İlk senaryoda, ABD’nin ayrıştırma stratejisini sürdürmesi nedeniyle Ukrayna’nın beklediği doğrudan siyasi ve askerî kazanımları elde edememesi öngörülmektedir. İkinci senaryoda, İran-Rusya ilişkisindeki güven aşınmasının derinleşmesi ve bunun Moskova’nın bölgesel manevra alanını daraltması ihtimali öne çıkmaktadır. Üçüncü senaryoda ise Irak’taki hücre iddialarının doğrulanması hâlinde Ukrayna’nın gri bölge operasyonlarının bölgesel istikrarsızlaştırıcı bir unsur olarak algılanması ve bunun Bağdat-Kiev ilişkilerinde diplomatik bir krize yol açması değerlendirilmektedir.</p>

<p>Bu üç senaryo arasında kısa vadede en olası olanı birincisidir. Bununla birlikte, ikinci ve üçüncü senaryoların orta vadeli etkileri, Rusya-İran ekseninin dayanıklılığı açısından daha belirleyici olabilir. Sonuç olarak, Ukrayna’nın İran’a yönelik hamlelerini savaşın coğrafi olarak yayılması şeklinde değil, çok boyutlu bir stratejik mesaj ve konumlanma çabası olarak okumak daha isabetli bir yaklaşım olacaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/ukrayna-hazarda-irani-neden-hedef-aldi</guid>
      <pubDate>Sun, 02 Aug 2026 23:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/08/ukrayna-hazarda-irani-neden-hedef-aldi.webp" type="image/jpeg" length="48177"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İki boğaz arasında sıkışan dünya ekonomisini neler bekliyor]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/iki-bogaz-arasinda-sikisan-dunya-ekonomisini-neler-bekliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/iki-bogaz-arasinda-sikisan-dunya-ekonomisini-neler-bekliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İki koridorun eş zamanlı felce uğraması tesadüf değil. İran, savunma stratejisini küresel ticaretin en dar boğumlarına kurmuş durumda ve bu strateji işliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi ve İktisat Halkası Uluslararası Ekonomi Politikaları Araştırma Merkezi Başkanı Doç. Dr. Recep Yorulmaz, Hürmüz ve Babülmendep boğazlarındaki krizin küresel ekonomi ve ticaret üzerindeki etkilerini kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Dünya ekonomisi bugün petrol fiyatlarından çok daha büyük bir sorunla yüz yüze, enerji ve ticaretin iki ana deniz kapısı aynı anda tıkanma noktasına geldi. Hürmüz'den çıkamayan enerji, Babülmendep'ten de güvenle geçemiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>ABD-İsrail ittifakının İran'a yönelik operasyonları küresel ticareti önce Hürmüz üzerinden vurdu. Ancak İran bununla kalmadı, Yemen'deki Husi vekaleti üzerinden Babülmendep-Kızıldeniz hattını da kilitleyerek riski ikinci bir cepheye taşıdı. Ortaya çıkan tablo, yalnızca petrol arzını değil, navlun maliyetlerini, LNG piyasasını, enflasyon beklentilerini ve Asya-Avrupa ticaret aksını birden sarsan çok yönlü bir şok dalgası.</p>

<p>İki koridorun eş zamanlı felce uğraması tesadüf değil. İran, savunma stratejisini küresel ticaretin en dar boğumlarına kurmuş durumda ve bu strateji işliyor. Asıl rahatsız edici soru şu: ABD-İsrail bloku daha savaşın ilk saatlerinde İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'i öldürecek, rejimin komuta zincirini parçalayacak kadar ezici bir askeri güç kullandı ama aynı blok, bu gücün küresel ekonomiyi nasıl bir kırılganlığa sürükleyeceğini hesaplamakta neden bu kadar çaresiz kaldı?</p>

<h2>Hürmüz: Enerji arzında fiziksel darboğaz</h2>

<p>Hürmüz Boğazı, dünya enerji haritasındaki en dar ve en kritik geçit. Basra Körfezi'nin büyük üreticileri, Suudi Arabistan, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve İran'ın kendisi, bu 33 kilometrelik su koridoruna mahkûm. Küresel petrol ticaretinin beşte biri her gün buradan akıyor. Üstelik risk yalnızca ham petrolle sınırlı değil. Katar'ın Ras Laffan terminalinden çıkan LNG sevkiyatları, Japonya'dan Güney Kore'ye, Avrupa'nın kış stoklarına kadar geniş bir coğrafyanın enerji güvenliğini doğrudan belirliyor.</p>

<p>Hürmüz geçişinde, bir ay içinde 41 gemiden 6'ya düşüş, bir yavaşlama değil, fiili bir felç. ABD'nin güney eskort hattı 20-21 Temmuz saldırılarının ardından tamamen işlevsiz kaldı. Birleşik Krallık Deniz Ticaret Operasyonları (UKMTO) güney koridorunda üç tankerin vurulduğunu teyit etti. Geriye kalan gemiler ise İran kıyısına yaslanmak zorunda; yani güvenli geçiş için saldırganın kontrolündeki rotayı kullanmak gibi bir çelişkiye sürüklendiler.</p>

<p>Peki bu fiziksel tıkanma piyasalara nasıl yansıyor? Artık sorun "Petrol var mı?" değil, "Petrol taşınabiliyor mu?" oldu ve bu soru bakış açımızı değiştirdi. Stratejik stoklar kısa vadede tampon oluşturabilir; ancak tamponun da sınırı var. Ras Laffan'a yönelik saldırıların ardından QatarEnergy force majeure (mücbir sebep) ilan etti; ihracat kapasitesinin yüzde 17'si hasar gördü. Dünya LNG arzının beşte birini tek başına sağlayan bir üreticinin bu ölçekte sekteye uğraması, spot piyasada anlık bir sarsıntı değil yapısal bir kırılma anlamına geliyor.</p>

<h2>Kızıldeniz-Babülmendep: Alternatif güzergâhın da kırılganlaşması</h2>

<p>Hürmüz’de risk artınca dünyanın gözü Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu terminaline çevrildi. Basra Körfezi'ni devre dışı bırakan güncel tek anlamlı alternatif oydu. Ancak 20 Temmuz'da Husiler Suudi Arabistan'a deniz ablukası ilan etti ve bu koridorun güvenilirliği de çözülmüş oldu. Çin ve Hindistan'a ham petrol taşıyan üç büyük tanker Babülmendep önünde U dönüşü yaparak Süveyş'e yönelmek zorunda kaldı. Yanbu'dan Asya'ya Babülmendep rotasıyla 16 gün süren yolculuk, Süveyş üzerinden Afrika'yı dolaşınca 50 güne çıkıyor. Yedek plan da çöktüğünde geriye yalnızca maliyet ve belirsizlik kalıyor.</p>

<p>Üstelik bu tabloda dikkat çekici bir ayrıntı var. Çin, kendi tankerlerinin Babülmendep'ten güvenle geçmesi için Husilerle doğrudan temas kurdu ve her gemiyi tek tek onaylattı. 20 Temmuz'dan bu yana en az dört Çin tankeri boğazı bu şekilde geçebildi. Uluslararası hukukun tanıdığı seyir serbestisi ortadan kalkmış oldu. Böylece bayrak, sahiplik ve ikili pazarlıklara göre işleyen parçalı bir sistem doğuyor. Bu düzen kimin hangi jeoekonomik çıkarla hareket ettiğini salt bir güvenlik meselesinden çok daha net ortaya koyuyor.</p>

<h2>İlk ekonomik etkiler: Petrol, LNG, navlun ve enflasyon</h2>

<p>İki boğazın aynı anda tıkanması piyasalara çok katmanlı bir fatura çıkardı. Brent petrol savaş öncesinde varil başına 70 dolar civarında seyrederken mart ayında 103 dolara kadar çıktı. Haziran'daki mutabakat metniyle kısa süreli bir rahatlama yaşansa da Temmuz başında yeniden 80 doları aştı, ay sonunda Asya işlemlerinde 88 doları gördü. Husi ablukasının etkisiyle fiyatlar geçici olarak 100 dolar sınırını da zorladı.</p>

<p>Petrol tek başına yeterince ağır bir yük ama tablo bununla sınırlı değil. QatarEnergy'nin force majeure ilanı, dünya LNG arzının beşte birini belirsizliğe itti. LNG altyapısı oldukça katıdır, terminaller ve özel taşıma gemileri bir gecede ikame edilemez. Asya'nın büyük ithalatçıları spot piyasaya mahkum kalmış durumda.</p>

<p>Deniz sigortası tarafında rakamlar daha da çarpıcı. Hürmüz'de savaş riski primleri gemi değerinin yüzde 0,25'inden yüzde 3 ila 10'a kadar çıktı. Yüz milyon dolarlık bir tanker için bu, 250 bin dolardan 10 milyon dolara sıçrayan bir maliyet demek. Navlun fiyatları, rota uzamaları ve sigorta yükü üst üste binince enflasyondaki yavaşlama eğilimi tersine dönme riski taşıyor. Fed'in temmuz sonunda faizleri indirmek yerine sabit tutması ve üç üyenin faiz artışı istemesi, bu tedirginliğin en somut yansıması oldu.</p>

<h2>Bölgesel sonuçlar: Türkiye, Kuzey Afrika ve Orta Asya</h2>

<p>Bu krizin bölgesel yansımaları da görmezden gelinemez. Mısır, Süveyş Kanalı gelirlerinin erimesini ve Kızıldeniz'deki güvenlik baskısını eşzamanlı yaşıyor. Cezayir ve Libya ise Avrupa'nın enerji çeşitlendirme arayışında yeni bir görünürlük kazanıyor. Hazar havzasındaki koridorların jeostratejik değeri artsa da mevcut altyapı, Hürmüz'den akan devasa hacimleri kısa vadede ikame edecek ölçekten çok uzak.</p>

<p>Asıl dikkat çekici hamle Türkiye'den geldi. Ankara, iki boğazın kilitlendiği tam da bu günlerde Irak'la beş ayrı işbirliği anlaşması imzaladı. Bunların en kritik ayağı, Basra Körfezi'ndeki Fav Limanı'nı Türkiye üzerinden Avrupa'ya bağlayacak Kalkınma Yolu Projesi. 1200 kilometrelik demiryolu ve otoyoldan oluşan bu koridor, Hürmüz'e ve Babülmendep'e bağımlı olmayan bir enerji ve ticaret hattı anlamına geliyor. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının (TPAO) Kerkük üretim sahasına ortak edilmesi ve günde 1 milyon varil petrolün Türkiye'ye akışının gündeme gelmesi, bu vizyonun enerji boyutunu tamamlıyor.</p>

<p>Türk dış politikasının bu tabloyu çok önceden okuduğu ve alternatif koridorları krizden önce tasarlamaya başladığı artık inkâr edilemez. Deniz yolları kilitlenirken kara koridorlarını hazır tutan bir strateji, bugün bölgenin en isabetli hamlesi olarak öne çıkıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/iki-bogaz-arasinda-sikisan-dunya-ekonomisini-neler-bekliyor</guid>
      <pubDate>Sun, 02 Aug 2026 23:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/08/iki-bogaz-arasinda-sikisan-dunya-ekonomisini-neler-bekliyor.webp" type="image/jpeg" length="71422"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın Ankara ziyareti: Lübnan'ın denge arayışı ve Türkiye'nin Levant stratejisi]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/lubnan-cumhurbaskani-joseph-avnin-ankara-ziyareti-lubnanin-denge-arayisi-ve-turkiyenin-levant-stratejisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/lubnan-cumhurbaskani-joseph-avnin-ankara-ziyareti-lubnanin-denge-arayisi-ve-turkiyenin-levant-stratejisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avn'ın Ankara ziyareti, Lübnan'ın dış destek ağını çeşitlendirme çabasıyla Türkiye'nin Levant'taki ağırlığını güvenlik boyutuna taşıma arayışının kesiştiği noktada duruyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Polis Akademisi Dr. Öğretim Üyesi Özlem Acar, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın Türkiye ziyaretini ve çıktılarını kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, 30 Temmuz'da Ankara'ya gelerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından resmi törenle karşılandı. Erdoğan'ın ortak basın toplantısında hatırlattığı üzere bu temas, Lübnan'dan Türkiye'ye 17 yıl aradan sonra devlet başkanı düzeyinde gerçekleştirilen ilk ziyaret oldu. Bu ziyaret, Beyrut'un dış destek ağını çeşitlendirme çabasıyla Ankara'nın Lübnan'ın güneyindeki güvenlik mimarisinde rol üstlenme arayışının kesiştiği noktada duruyor.</p>

<p>Avn'ın, bakanların eşlik etmediği sınırlı cumhurbaşkanlığı danışman heyetiyle, herhangi bir ikili anlaşmanın imzalanmasının öngörülmediği tek günlük program kapsamında Ankara'ya gelmesi, ziyaretin belge üretmekten ziyade iki lider arasında doğrudan iletişim kanalı tesis etmeyi ve son aylarda belirsizleşen ilişkilere yeni bir siyasi çerçeve kazandırmayı amaçladığını gösteriyor.</p>

<p>Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam'ın 10 Temmuz'da İstanbul'da ağırlanması ve Avn'ın 21 Temmuz'daki Washington ziyareti sonrasında gerçekleşen Ankara temasları, bu sürecin tekil bir ikili ziyaretten ziyade üç ayaklı diplomasi turunun parçası olduğuna işaret ediyor.</p>

<p>Başbakan Selam'ın İstanbul temasında elektrik bağlantısı, altyapı yatırımları ve ticaret rejiminin canlandırılması gibi başlıklar öne çıkmıştı. Bu hattın sürekliliği, Avn'ın Ankara Askeri Havalimanı'nda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar tarafından karşılanması ve Bayraktar'ın ziyarete refakat etmesiyle de görünürlük kazandı. Lübnan'ın kronik elektrik krizi, Ankara'nın Beyrut'a sunabileceği en somut sivil kaldıraç olma niteliğini koruyor.</p>

<h2>Ziyaretin zemini: Savaş ve çerçeve anlaşması</h2>

<p>Ziyaret, Lübnan'ın 2026'da yaşadığı en ağır yıkımın gölgesinde gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın paylaştığı verilere göre, İsrail'in 2 Mart 2026'da başlayan saldırılarında 4 binden fazla Lübnanlı hayatını kaybetti, 2 binden fazlası yaralandı ve yaklaşık 1 milyon kişi yerinden edildi. Bu tırmanış, 28 Şubat 2026'da başlayan ABD/İsrail-İran Savaşı'nın bölgesel uzantısı olarak şekillendi. Pakistan'ın arabuluculuğuyla 8 Nisan'da ilan edilen ateşkes başlangıçta Lübnan'ı kapsamadı, 16 Nisan'da ayrı bir Lübnan ateşkesi sağlandı, 14 Haziran'daki ara mutabakat ise çatışmaları geçici olarak dondurdu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bugünkü siyasi mimarinin merkezinde ise 26 Haziran 2026'da Washington'da imzalanan üçlü çerçeve anlaşması bulunuyor. ABD Dışişleri Bakanlığında, ABD'nin de taraf olduğu belgeye Lübnan ve İsrail büyükelçilerinin attığı imza, karşılıklı egemenliğin tanınmasını, Lübnan'ın güneyindeki iki "pilot bölgeden" kademeli İsrail çekilmesini ve bu bölgelere giren Lübnan ordusunun devlet dışı silahlı grupları tasfiye etmesini öngörüyor. Metnin kritik unsuru sıralama: İsrail'in geri çekilmesi ancak silahsızlandırmanın doğrulanmasının ardından tamamlanacak ve anlaşma net bir takvim içermiyor. Hizbullah, belgeyi "teslimiyet" olarak niteleyip reddetti.</p>

<p>Sahadaki tablo da bu belirsizliği yansıtıyor. Lübnan ordusu, 21 Temmuz'da pilot bölgelere konuşlanmaya başlarken İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, Lübnan'da kalmak için kimseden izin almadıklarını açıkladı. Dolayısıyla burada söz konusu olan, çekilmenin kategorik olarak reddedilmesi değil doğrulama mekanizmalarına bağlanmış ve takvimi netleştirilmemiş bir süreçtir.</p>

<p>Görüşmenin kamuoyuna yansıyan en önemli sonucu güvenlik başlığında ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü'nün (UNIFIL) mevcut görev süresinin tamamlanmasının ardından Lübnan'ın güvenliğini ve egemenliğini desteklemeye yönelik her uluslararası girişimde yer almaya hazır olduklarını belirtti. Erdoğan, ayrıca Lübnan ordusuna desteğin süreceğini, İsrail saldırılarından yoğun şekilde etkilenen Lübnan'ın güneyinin yeniden inşasına her türlü katkının sunulabileceğini ve Beyrut-Şam diyaloğunu memnuniyetle karşıladıklarını ifade etti.</p>

<p>Bu açıklamanın ağırlığı takvimden kaynaklanıyor. BM Güvenlik Konseyinin 2790 sayılı kararı uyarınca, UNIFIL'in görev süresi 31 Aralık 2026'da sona erecek. Bu tarihin ardından yaklaşık 10 bin 800 kişilik personelin ve askeri teçhizatın bir yıl içinde tamamlanması öngörülen geri çekilme süreci başlayacak.</p>

<p>Bu da 2027 boyunca Lübnan'ın güneyinde güvenlik mimarisi boşluğu anlamına geliyor ve boşluğu dolduracak düzenlemenin tasarımı şimdiden tartışılıyor. Türkiye'nin daha önce UNIFIL Deniz Görev Gücü'ne katkı sunmuş olması, Ankara'ya hem teknik hem hukuki bir emsal sağlıyor. Avn da ziyaret öncesinde verdiği demeçte, güneye ilişkin gelecekteki bir uluslararası düzenlemede olası Türk rolünü memnuniyetle karşılayacaklarını dile getirmişti.</p>

<h2>GKRY ile Deniz Yetki Alanı Anlaşması'nın gölgesi</h2>

<p>Ankara'nın rahatsızlığı, Lübnan'ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile 25 Kasım 2025'te Baabda'da imzaladığı münhasır ekonomik bölge (MEB) anlaşmasından kaynaklanıyor. Söz konusu dosya devam eden bir müzakere değil tamamlanmış bir işlem niteliğinde. Bu anlaşma, Türkiye'nin ilan ettiği kıta sahanlığı dışında kaldığı kabul edilerek Kıbrıs Türklerinin haklarının dışlanması ve GKRY'nin ada bütünü adına işlem yapması üzerine kurulmuştu. Türkiye, buna itiraz ediyor.</p>

<p>Ziyaret öncesinde uluslararası basına konuşan Türk kaynaklarına göre ise Ankara'daki asıl kaygı farklı bir düzlemde bulunuyor: Beyrut'un deniz ve enerji tercihlerinin zamanla siyasi anlam kazanarak Lübnan'ı "GKRY-Yunanistan-İsrail" ekseninde şekillenen bir bölgesel çerçeveye çekmesi ihtimali. Aynı kaynaklara göre Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Avn'a iletmeyi hedeflediği asgari beklenti, Lübnan'ın bölgesel çatışmada tarafsızlığını koruması ve İsrail'in müttefiki konumuna sürüklenmemesi yönünde. Lübnan cephesinin yanıtı ise GKRY ve diğer aktörlerle ilişkilerin Türkiye'yi hedef almadığı, İsrail'le yürütülen müzakerelerin de stratejik bir ittifak değil çekilme ve egemenlik arayışı olduğu şeklinde şekilleniyor.</p>

<h2>Savunma işbirliği ve ABD yardımındaki daralma</h2>

<p>Avn, Ankara'dan mevcut askeri destek ve eğitim programlarının genişletilmesini talep edeceğini ziyaret öncesinde açıklamıştı. Türk tarafının hazırlığı ise henüz somut bir tedarik paketi değil. Uluslararası basına yansıyan bilgilere göre Ankara, Lübnan ordu komutanını Türk savunma sanayisi tesislerini ziyarete davet etmeyi planlıyor. Bu bağlamda, Lübnan ordusunun ihtiyaçlarını resmi olarak tanımlaması halinde ciddi teçhizat sağlanması gündeme gelebilir. Türk savunma sanayisinin insansız hava aracı (İHA), zırhlı araç, haberleşme sistemleri ve deniz platformları alanındaki kapasitesi bu çerçevede bir seçenek olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>Bu arayışı anlamlı kılan, ABD desteğindeki yapısal daralma. Washington, 2006'dan bu yana Lübnan ordusuna toplamda 3 milyar doları aşan güvenlik desteği sağladı. Ancak 2027 mali yılı bütçe talebi Lübnan ordusu için yalnızca 36 milyon dolar güvenlik desteği öngörüyor ve bu kaynağın, Lübnan'ın daha önce bu amaçla kullanmadığı terörle mücadele fonu üzerinden aktarılması planlanıyor. ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesinin iki başkanı da silahsızlandırma konusunda ilerleme sağlanmaması halinde yardımın yeniden değerlendirileceği uyarısında bulunuyor. ABD Başkanı Donald Trump, 21 Temmuz'daki görüşmede Lübnan'a güçlü destek sözü vermiş ve 40 yılı aşkın süredir kesintiye uğrayan doğrudan Amerikan hava taşımacılığının yeniden başlatılacağını duyurmuş ancak somut bir mali taahhüt açıklamamıştı.</p>

<h2>Şam değişkeni</h2>

<p>Denklemin üçüncü halkasını Suriye oluşturuyor. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, 26 Temmuz'daki mülakatında çok sayıda ülkenin katılımıyla İsrail'le bir güvenlik anlaşması üzerinde çalışıldığını, bunun işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki Suriye hakkından vazgeçilmeden kapsamlı barışa zemin hazırlayabileceğini belirtti. Şara, ayrıca Lübnan'a askeri müdahale niyeti taşımadıklarını yineledi. Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi, Beyrut açısından bu ihtimale karşı güvence işlevi görüyor.</p>

<h2>İsrail'in bölgesel hamleleri ve Türkiye ile gerilim hattı</h2>

<p>Bölgesel tabloyu şekillendiren asıl değişken, İsrail'in Gazze'nin ötesinde Lübnan ve Suriye'deki askeri varlığını kalıcılaştırma ve sahada yarattığı fiili durumları müzakerelerin başlangıç noktası haline getirme eğilimi. İsrail Savunma Bakanı Katz'ın Lübnan'ın güneyinde kalmak için kimseden izin almadıkları yönündeki açıklamaları, Tel Aviv'in çekilmeyi bir yükümlülük değil pazarlık unsuru olarak gördüğüne işaret ediyor. Aynı yaklaşım Suriye hattında da görülüyor: Şam'la yürütülen güvenlik müzakereleri, İsrail'in 2024 sonundan bu yana kontrol ettiği tampon bölgedeki ve Golan'daki fiili durumu değiştirmeksizin ilerliyor. UNIFIL'in görev süresinin sonlandırılması sürecinde İsrail ile ABD'nin oynadığı belirleyici rol de aynı stratejinin bir parçası olarak okunuyor. Zira uluslararası denetimin kalkması, İsrail'in Lübnan sahasındaki hareket serbestisini genişletme potansiyeli taşıyor.</p>

<p>Türkiye ise bu yönelimi kendi güvenlik algısı ve bölgesel konumlanma hedefleriyle bağdaşmadığı için açıkça reddediyor. Ankara'nın Lübnan ve Suriye'de yerel hiziplerle değil doğrudan devlet kurumlarıyla temas kurma ısrarı, Beyrut'un egemenliğine ve toprak bütünlüğüne verilen desteğin her fırsatta yinelenmesi ve UNIFIL sonrası düzenlemede rol üstlenme talebi, İsrail merkezli bölgesel mimariye alternatif çerçeve inşa etme çabası olarak değerlendiriliyor. Türk tarafının "GKRY-Yunanistan-İsrail" ekseninin genişlemesine yönelik hassasiyeti de aynı stratejik kaygının deniz yetki alanları boyutundaki uzantısını oluşturuyor.</p>

<h2>İkili ilişkiler nasıl seyredecek?</h2>

<p>Avn'ın Ankara ziyareti, Lübnan'ın dış destek ağını çeşitlendirme çabasıyla Türkiye'nin Levant'taki ağırlığını güvenlik boyutuna taşıma arayışının kesiştiği noktada duruyor. Önümüzdeki dönemin seyrini ise pilot bölge uygulamasının ilerleyip ilerlemeyeceği, İsrail'in çekilmesi için somut bir takvim belirlenip belirlenmeyeceği, UNIFIL sonrası güvenlik düzenlemesinin hangi formatta şekilleneceği, ABD'nin askeri yardım politikasının seyri ve Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanlarına ilişkin gelişmeler belirleyecek.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/lubnan-cumhurbaskani-joseph-avnin-ankara-ziyareti-lubnanin-denge-arayisi-ve-turkiyenin-levant-stratejisi</guid>
      <pubDate>Sun, 02 Aug 2026 23:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/08/avn.webp" type="image/jpeg" length="38511"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Netanyahu'nun Washington trafiği nasıl okunmalı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/netanyahunun-washington-trafigi-nasil-okunmali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/netanyahunun-washington-trafigi-nasil-okunmali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trump ve Netanyahu'nun 28 Temmuz'daki görüşmesini önceki temaslardan ayıran temel husus, ziyaretin Türkiye-ABD ilişkilerinde belirgin bir iyileşmenin yaşandığı döneme denk gelmesidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Dr. Öğr. Üyesi Selim Han Yeniacun, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 28 Temmuz'da ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaretin ne ifade ettiğini kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminin başlamasıyla Amerikan yönetimiyle ilişkilerini mümkün olan en üst düzeyde tutmaya çalıştı. Netanyahu’nun 4 Şubat, 7 Nisan, 7-9 Temmuz ve 29 Eylül 2025 tarihlerinde Beyaz Saray’a, 29 Aralık 2025’te Mar-a-Lago’ya, 11 Şubat ve 28 Temmuz 2026 tarihlerinde yeniden Washington'a gerçekleştirdiği ziyaretler, sıradan bir diplomatik trafik olmanın ötesinde anlam taşıyor. Bu temaslar, Gazze’de ortaya çıkan büyük insani yıkımın, İran’la yaşanan savaşın ve Doğu Akdeniz’den Suriye’ye uzanan bölgesel rekabetin ABD-İsrail ilişkilerini hangi ölçüde dönüştürdüğünü gösteriyor.</p>

<p>Yapılan ziyaretlerin her biri ise farklı bir bölgesel kırılmaya karşılık geliyor. Şubat 2025’te Trump, Filistinlilerin başka ülkelere yerleştirilmesini öngören ve Gazze’yi “Orta Doğu’nun Rivierası”na dönüştüreceğini iddia ettiği planını açıkladı. Nisan 2025 görüşmesinde Netanyahu, İran’a yönelik askeri müdahale için Amerikan desteğini sağlamaya çalışırken Trump, Tahran’la doğrudan müzakerelere başlanacağını ilan etti. Temmuz 2025 temaslarında Gazze’de ateşkes, İsrailli esirlerin serbest bırakılması ve Haziran 2025’teki 12 günlük İran Savaşı'nın sonuçları ele alındı. Eylül görüşmesi, Trump’ın 20 maddelik Gazze planına, aralık buluşması ise Hamas’ın silahsızlandırılmasına, İran’ın yeniden hedef alınması ihtimaline ve Gazze’de Türkiye’nin üstlenebileceği role odaklandı. Şubat 2026’da Netanyahu’nun bütün itirazlarına rağmen Trump, İran’la diplomasi seçeneğinin sürdürülmesinde ısrarcı oldu. Bu kronoloji, İsrail’in Amerikan güvenlik desteğini koruduğunu, buna karşılık Netanyahu’nun, Washington'ın bölgesel gündemini tek başına belirleyebilme kapasitesinin zayıfladığını ortaya koydu.</p>

<h2>Sahnede İran gündemi, perde arkasında Türkiye’nin etkisi</h2>

<p>Son iki sene içerisinde ABD'de gerçekleşen 7'nci görüşme olan 28 Temmuz görüşmesini önceki temaslardan ayıran temel husus ise ziyaretin Türkiye-ABD ilişkilerinde belirgin bir iyileşmenin yaşandığı döneme denk gelmiş olmasıdır. Bu görüşmenin siyasi zemini, 7-8 Temmuz'da Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nde hazırlanmıştır. Trump, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la güçlü bir siyasi iletişime sahip olduğunu açık biçimde ifade etmiş, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin hiç olmadığı kadar iyi bir noktaya ulaştığını belirtmiş ve Ankara’daki zirveye esasen Cumhurbaşkanı Erdoğan’a duyduğu saygı nedeniyle katıldığını söylemiştir. Bununla birlikte CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönündeki iradesini açıklamış ve Türkiye’nin F-35 programına yeniden dahil edilmesini değerlendirdiğini duyurmuştur. Trump’ın Türkiye’yi bazı geleneksel Amerikan müttefiklerinden "çok daha iyi bir dost" olarak tanımlaması ise İsrail yönetiminde ciddi rahatsızlık oluşturmuştur.</p>

<p>Bu noktada Türkiye’nin Washington nezdinde kazandığı ağırlığın yalnızca Trump ile Erdoğan arasındaki kişisel ilişkiye indirgenmemesi gerekiyor. Türkiye, Rusya ve Ukrayna’yla aynı anda görüşebilen, savaşın sona erdirilmesine yönelik diplomatik girişimlere ev sahipliği yapabilen, Suriye’nin yeni siyasi düzeni üzerinde etkili olan, Gazze müzakerelerinde arabuluculuk kapasitesi taşıyan ve İran krizinde bölgesel gerilimin sınırlandırılması için çaba gösteren başlıca aktörlerden biri haline gelmiştir. NATO’nun ikinci büyük ordusuna, gelişen savunma sanayisine, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan stratejik bir konuma ve Orta Doğu’daki hemen bütün kriz alanlarına erişim sağlayabilen diplomatik kanallara sahip olması, Türkiye’yi ABD bakımından vazgeçilmesi mümkün olmayan bir ortak konumuna taşımıştır.</p>

<p>Ekonomik ilişkiler de bu stratejik yakınlaşmayı desteklemiştir. ABD ile Türkiye arasındaki mal ticareti 2025'te 36,8 milyar dolara ulaşmış, ABD’nin Türkiye’ye ihracatı bir önceki yıla göre yüzde 32,7 oranında artmıştır. Dolayısıyla Washington'ın Ankara’ya yönelik yaklaşımı yalnızca güvenlik politikası üzerinden değil savunma sanayisi, enerji, havacılık, ticaret ve bölgesel bağlantısallık üzerinden de yeniden şekillenmiştir.</p>

<p>Netanyahu hükümeti ise Türkiye’nin artan bölgesel etkisini İsrail iç siyasetinde bir tehdit söylemine dönüştürmeye çalışmıştır. Netanyahu, Amerikan televizyonlarına verdiği mülakatlarda Türkiye’ye F-35 teslim edilmesinin İsrail’in hava üstünlüğünü ve Orta Doğu’daki güç dengesini bozacağını ileri sürmüştür. İsrail basınının önemli bir bölümü bu söylemi desteklemiş, Türkiye’nin askeri kapasitesini, Suriye’deki etkisini ve Hamas ile yürüttüğü temasları İsrail açısından güvenlik tehdidi olarak sunmuştur. Buna karşılık Haaretz gibi yayınlarda Netanyahu’nun Türkiye’yi yaklaşan seçimler öncesinde yeni bir dış düşman olarak konumlandırdığı ve Türkiye karşıtı söylemin iç politik amaçlarla kullanıldığı yönünde değerlendirmeler yayımlanmıştır. Israel Hayom’da yer alan bazı yorumlarda ise Netanyahu’nun tüm çabalarına rağmen Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı "dost ve müttefik" olarak görmeye devam ettiği açıkça ifade edilmiştir.</p>

<h2>Görüş ayrılıklarını gün yüzüne çıkarmak istemiyorlar</h2>

<p>Nitekim 28 Temmuz’daki görüşmenin basına kapalı gerçekleştirilmesi ve toplantı sonrasında ortak basın toplantısı düzenlenmemesi de taraflar arasındaki görüş ayrılıklarının kamuoyu önünde görünür hale gelmesinin istenmediğine işaret etmiştir. Yaklaşık 90 dakika süren görüşmenin merkezinde İran yer almıştır. Tahran ile diplomatik bir anlaşmaya ulaşılması, ekonomik ve askeri baskının artırılması veya kapsamlı yeni saldırıların başlatılması olmak üzere 3 temel seçenek değerlendirilmiştir. Netanyahu, askeri seçeneği ön plana çıkarmaya çalışırken Trump, İran Savaşı'nın enerji fiyatları, Hürmüz Boğazı, Amerikan askeri kapasitesi ve yaklaşan ara seçimler üzerindeki maliyetine odaklanmıştır. Trump’ın görüşme öncesinde İsrail’den sızdırılan istihbarat bilgilerine tepki göstermesi ve Netanyahu’nun kendisini İran Savaşı'nın içerisinde tutmaya çalıştığını söylemesi, iki lider arasındaki güven sorununun ulaştığı boyutu göstermiştir.</p>

<p>Türkiye meselesi ise görüşmede F-35’ler ve Suriye üzerinden gündeme getirilmiştir. Netanyahu, Trump’a bir harita sunarak Türkiye’nin Suriye’nin yaklaşık yüzde 5’inde, İsrail’in ise yalnızca yüzde 0,1’inde askeri varlık bulundurduğunu ileri sürmüştür. Bununla birlikte bu kıyaslama, iki ülkenin Suriye’deki konumları arasındaki temel hukuki ve siyasi farklılığı görmezden gelmiştir. Türkiye'nin askeri varlığı, Suriye yönetimiyle yürütülen işbirliği içerisinde güvenlik koordinasyonu ve sınır güvenliği ihtiyaçlarına dayanırken İsrail'in bölgedeki askeri mevcudiyeti işgal niteliği taşımaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Netanyahu’nun Türkiye’yi "Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden kurmaya çalışmakla" suçlaması ise somut güvenlik analizinden ziyade Türkiye’nin bölgesel etkisini ideolojik bir tehdit çerçevesine yerleştirme çabasının ürünüdür.</p>

<h2>İsrail'e destek günden güne azalıyor</h2>

<p>Netanyahu’nun Washington ziyaretinden sonra ortaya çıkan tablo, ABD-İsrail ittifakının sona erdiği anlamına gelmiyor. İsrail, Amerikan dış politikasında önemli bir güvenlik ortağı olmayı sürdürüyor ancak bu ortaklık, Netanyahu’ya Türkiye üzerinde sınırsız bir veto yetkisi vermiyor. ABD’deki İsrail yanlısı lobi kuruluşları, Evanjelik çevreler ve İsrail’e yakın Kongre üyeleri hala etkili ancak bu çevrelerin Trump yönetiminin Türkiye’ye yönelik stratejik yaklaşımını değiştiremediği görülüyor. Gazze'de yaşanan soykırım, İran Savaşı'nın maliyeti ve Netanyahu’nun Amerikan iç siyasetini giderek daha fazla Cumhuriyetçi Parti ekseninde okumasının, İsrail’e yönelik geleneksel iki partili desteği zayıflattığı görülüyor. Haziran 2026’da gerçekleştirilen araştırmada Amerikalı seçmenlerin yüzde 48’inin Washington'ın İsrail’e gereğinden fazla destek verdiğini belirtmesi, bu dönüşümün önemli göstergelerinden biri. Sonuç olarak, 28 Temmuz görüşmesinde Netanyahu, Trump üzerindeki etkisini yeniden tahkim ettiğini söylemek güç olmakla birlikte İsrail'in halen ABD açısından bir güvenlik aktörü konumunu koruduğunu da söylemek mümkün.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/netanyahunun-washington-trafigi-nasil-okunmali</guid>
      <pubDate>Sun, 02 Aug 2026 23:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/08/netanyahunun-washington-trafigi-nasil-okunmali.webp" type="image/jpeg" length="47941"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mehmet Pamuk: Kültürel Hegemonya]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/mehmet-pamuk-kulturel-hegemonya</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/mehmet-pamuk-kulturel-hegemonya" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Son beş yüz yıldır dünya meselelerinin sonucunu tayin eden ahlaki kıstaslar ne sevgi, gönüllü işbirliği ya da uluslararası kanunlar, ne de kapitalizm ya da komünizmdir. Sadece ve sadece çıkarlar ve güç mücadelesidir. Ulusların son beş yüz yıl içinde, kanun ve ahlaktan çok siyasi menfaatleri üstün gelmiştir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Şanghay İşbirliği Örgütünün (ŞİÖ) 25. Devlet Başkanları Konseyi Zirvesi, 31 Ağustos-1 Eylül 2025 tarihlerinde Çin'in ev sahipliğinde Tiencin şehrinde gerçekleştirilmişti. ABD liderliğindeki NATO kuruluşunun 36. NATO Liderler Zirvesi ise 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Türkiye’nin başkenti Ankara’da, ev sahipliğimizde gerçekleştirildi.</p>

<p><img alt="Whatsapp Image 2026 07 31 At 15.34.08" class="detail-photo img-fluid" height="1600" src="https://dpcdn.tebilisim.com/uploads/2026/07/whatsapp-image-2026-07-31-at-153408.jpeg" width="1600" /></p>

<p>Şanghay Zirvesi, Çin'in küresel liderliğinde yeni bir dünya düzeni iddiasının da ortaya konulduğu bir zirve olurken, NATO zirvesi ise, NATO'nun caydırıcılık ve savunma gücünün daha da arttırılmasına yönelik gerçekleşti. Yani özetle, süper güç ve küresel rekabet yarışı her alanda ve her anlamda devam etmektedir.<br />
Ancak bir süpergücün sahip olduğu ideolojik ve yönetim anlayışın, küresel anlamda hakim düzen olabilmesi için sadece siyasi, iktisadi, ticari güç yetmez. Kültürel bir etkisinin de olması gerekmektedir.</p>

<p>Bir hegemonya kurabilmek, insanların zihin dünyasını ve değer sistemlerini etkileyebilmeye bağlıdır. Tarihte süper güç olmuş İmparatorluklara baktığımızda;</p>

<p>Antik Roma; Latin dili, hukuk sistemi, mimarisi ve şehir planlaması ile,</p>

<p>Osmanlı İmparatorluğu; inanç sisteminin de getirmiş olduğu itikadi, idari, hukuki, ticari ve toplumsal yaşam şekli ile,</p>

<p>Britanya İmparatorluğu; İngilizce dili, hukuk sistemi, eğitim anlayışı, Cambridge, Oxford gibi üniversiteleri, Shakespeare’dan müzik salonlarına kadar sanat anlayışı ile,</p>

<p>kültürel hegemonya kurabilip, yüzyıllarca devletlerini yaşatabildiler.</p>

<p>Günümüzde ise ABD ve Çin müthiş bir rekabet içerisinde süper güç mücadelesi vermektedir.</p>

<p>ABD bu konuda Soğuk Savaş'tan itibaren çok güçlü bir strateji izledi:</p>

<p>· Hollywood, Amerikan yaşam tarzını küreselleştirdi.</p>

<p>· Yiyecek, içecek, giyim markaları oluşturarak Amerikan kültürünü oluşturdu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>· Girişimciliğin merkezi oldu.</p>

<p>· Pop müzik, gençliğin kimliğini dönüştürdü.</p>

<p>· İngilizce, küresel dil haline geldi.</p>

<p>Kapitalizm ile sosyalizmin mücadele halinde olduğu soğuk savaş döneminde, sosyalizmin mağlup olarak sonlanmasının en önemli sebebi, insan yapısına ve hayatın olağan akışına uygun bir felsefeye sahip olamayışıydı. Sosyalizm, insanları tek tipleştirirken, kapitalizm ise bireyin arzularına, tüketim isteğine ve özgürlük duygusuna hitap etti. Bu yüzden kültürel olarak daha “çekici” ve sürdürülebilir oldu. Amerika, insanlara sadece "tüketim" değil; bir hayat tarzı sundu. İnsanlar Amerikan rüyasını benimsediği sürece de, ABD’nin ekonomik/siyasi gücü meşruiyet kazanmaya devam etti.</p>

<p>Günümüzde ise Çin yükselen ekonomik ve teknolojik büyüklüğü ile Amerika'yı geçebilmeyi hedeflemektedir. Ancak bunu yapabilmesi sadece bu alanlar ile yeterli olmayıp, dünyaya aynı zamanda marka, sinema, sanatı kapsayan bir yaşam tarzı ile kültür de pompalamasını gerektirmektedir.</p>

<p>Bugün ABD hegemonyası zayıflıyor, ancak hâlâ kültürel olarak baskın durumda. Eğer bir ülke yeni bir yaşam tarzı, değer sistemi ve estetik anlayış sunamazsa, sadece ekonomik büyüklükle küresel liderliği sürdüremez.</p>

<p><strong>Peki Bu Noktada Türkiye Ne Yapabilir?</strong></p>

<p>Bir ülkenin süper güç olabilmesi için şu 3 kriterden en az birisinin olması gerekmektedir:</p>

<p><strong>1- Nüfusunun en az 300 milyon olması</strong></p>

<p><strong>2- Toprak büyüklüğünün en az 1 milyon metrekare olması </strong></p>

<p><strong>3- Önemli bir sermaye birikimine sahip olması (1 trilyon dolar civarı)</strong></p>

<p>Türkiye’nin nüfusu 2025 itibarıyla yaklaşık 87 milyon civarındadır. Dünya nüfusunun 8,1 milyar civarında olduğunu ele aldığımızda, bu durumda Türkiye’nin küresel nüfus içindeki payı yaklaşık %1,1 düzeyindedir.</p>

<p>Türkiye’nin 2025 yılı tahmini GSYH’si (Nominal) yaklaşık 1,3 trilyon ABD dolarıdır. Dünya GSYH’si ise yaklaşık 108 trilyon dolar civarındadır. Bu da Türkiye’nin küresel üretim (GSYH) payının %1,2 civarında olduğunu gösterir.</p>

<p>Türkiye’nin mal ihracatı 2024’te yaklaşık 257 milyar dolar civarındadır. Dünya toplam ihracatı ise yaklaşık 25–26 trilyon dolar düzeyindedir. Türkiye’nin küresel ihracattaki payı %1 civarındadır.</p>

<p>Yani Türkiye’nin, hem nüfusta hem kişi başına düşen gelirde hem ihracatta olmak üzere dünyadaki küresel payı yaklaşık yüzde 1'dir.</p>

<p>Önemli bir güç olabilmek için gerekli kriterlerden, Türkiye için en ulaşılabilir olanı şuanda sermaye birikimine sahip olmak gibi görünmektedir.</p>

<p><strong>Bu yüzdendir ki, Türkiye'nin son dönemde izlediği ekonomi politikalarında iki önemli hedef dikkat çekmektedir:</strong></p>

<p>· İstanbul'u bölgesel ve küresel bir finans merkezi haline getirmek,</p>

<p>· Yabancı yatırımcıların hukuki güvenliğini artırarak doğrudan yabancı yatırımı çekmek.</p>

<p><strong>Uluslararası Yatırımın ise en önemli iki unsuru vardır.</strong></p>

<p>1-Güven</p>

<p>2-Hukuki ve Bürokratik hız ve kolaylık</p>

<p>İran-İsrail gerilimi ve Körfez'deki jeopolitik riskler, Türkiye açısından özellikle İstanbul'un "güvenli finans üssü" olarak konumlandırılması için bir fırsat olarak değerlendirilmekte ve bu doğrultuda adımlar atılmaktadır.</p>

<p>Uluslararası yatırımı çekebilmek amacıyla da ticarette yaşanılan hukuki sorunları çözmek ve hızlandırabilmek için, büyük şehirlerde; ticaret, bankacılık, finans, sigorta, şirket birleşmeleri gibi alanlarda uzmanlaşmış Ticaret Mahkemeleri oluşturulmaktadır.</p>

<p>Hedef; İstanbul Finans Merkezi + güçlü finansal altyapı + hızlı ve öngörülebilir ticari yargı + tahkim ve alternatif uyuşmazlık çözüm mekanizmaları ile yabancı yatırımcıya güven veren bütüncül bir yatırım ortamı oluşturmak ve özellikle Körfez sermayesi ile Avrupa ve Asya arasındaki sermaye akışından daha fazla pay alarak sermaye birikimini arttırmaktadır.</p>

<p>Tabi, bölgesel bir güç rolünde olan Türkiye’nin, küresel bir güç unsuruna dönüşebilmesi için sadece finansal koşullarda yeterli hale gelmek tek başına yeterli olmaz. Çünkü küresel bir güç olmak aynı zamanda güçlü bir kültürel kimliğe de sahip olmak ile mümkündür. Peki bu hususta ne durumdayız?</p>

<p>Türkiye, uzun süredir devam eden bir kimlik tartışmasının merkezinde yer alıyor: Modernleşme mi, köklere dönüş mü?</p>

<p>1923'ten sonra Türkiye, Batı’yı sadece teknoloji ve bilimde değil; hukuk, yaşam tarzı, alfabe, kıyafet, takvim, müzik, mimaride örnek aldı. Bu, bir anlamda “devrimsel” bir kimlik değişimiydi. Ama,</p>

<p>* Bu dönüşüm çok hızlı ve yukarıdan aşağıya yapıldı.</p>

<p>* Halkın büyük bölümü ile devlet elitleri arasında bir kültürel kopuş yaşandı.</p>

<p>* Seküler, Batı tipi bir “ulus-devlet” modeli benimsendi.</p>

<p>* Eğitim, hukuk, ekonomi modernleşti ama yerli toplumsal doku ile tam uyum sağlayamadı.</p>

<p>* Uzun vadede halkın geleneksel kimliğiyle, devletin dayattığı kimlik arasında bir ikililik oluştu.</p>

<p>Türkiye sadece ekonomik büyümeyle küresel güç olamaz. Bu yüzden, kimliğini bulması ve çok güçlü ve tarihi kültürel kodlarına yeniden dönmesi gerekmektedir.</p>

<p>2004 yılındaki NATO zirvesi Türkiye’de gerçekleşmişti. 22 yıl aradan sonra zirve tekrardan Türkiye’de gerçekleşti. O tarihte klasik müzik dinletisi ve papyon takılırken, şimdi ise karşılama heyeti yeniçerilerden ve mehter takımından oluştu.</p>

<p>İşte bu iki tarihî hadise bile mutlaka bazı dersler vermelidir.</p>

<p>Birincisi özgüvensiz bir siyasetin ürünü iken ikincisi ise kültürünle, tarihinle, dilinle, dininle değerlerinle barışık olmak, belki de köklere dönüşün meşalesini yakmaktır.</p>

<p>Türkiye; Osmanlı, Selçuklu, İslam dünyasına dair mirası ve tarihsel derinliği ile, gastronomisi ile, etkili bir kültürel hegemonya üretebilir, sadece bir ülke değil, bir medeniyet taşıyıcısı gibi hareket ederse de kültürel hegemonya kurabilir.</p>

<p>Bunun için, Batı’ya ya da sadece Doğu’ya bakan değil; hem köklerine hem çağın ruhuna hâkim bir fikir dünyası inşa ederek, yeni bir entelektüel sınıf üretmesi gerekmektedir.</p>

<p><strong>Mehmet PAMUK/ Analiz- Yorum</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>Haber Merkezi</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/mehmet-pamuk-kulturel-hegemonya</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Aug 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/07/s-y-vns-il7-t07-lt-ffd-st-g7-l-o-h-dl-bsxro0-j.jpg" type="image/jpeg" length="53057"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD siyasetinde İran ve İsrail çatlağı: Dış politika seçimleri nasıl etkileyecek?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/abd-siyasetinde-iran-ve-israil-catlagi-dis-politika-secimleri-nasil-etkileyecek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/abd-siyasetinde-iran-ve-israil-catlagi-dis-politika-secimleri-nasil-etkileyecek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İran cephesindeki savaşın giderek derinleşip içinden çıkılmaz bir hal alması ve peşi sıra artan enflasyonla tırmanan faizlerin Amerikan ekonomisini vurması durumunda, Cumhuriyetçileri 2026 Kongre seçimlerinde ağır bir hezimet bekliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>ABD’nin eski Cezayir ve Şam Büyükelçisi Robert Stephen Ford, Amerika'nın kuruluşunun 250. yılında halen devam eden yurt dışı askeri müdahale tartışmalarını ve ABD iç siyasetinde yaşanan ayrımları AA Analiz için kaleme aldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>***</p>

<p>Amerika'nın kuruluşundan bu yana halk arasında her zaman çetin tartışmalar ve derin fikir ayrılıkları yaşanmıştır. Kölelik gibi iç meseleler yeni kurulan ülkeyi ikiye bölerken, dış politika ve ABD'nin yurt dışındaki savaşlara ne ölçüde müdahil olması gerektiği konusu da hep bir anlaşmazlık sebebi olmuştur.</p>

<p>Aradan geçen 250 yılın ardından bugün Amerikalılar, ittifakları koruma ve küresel meselelerde etkin bir rol üstlenme gerekliliği konusunda hemfikirler ancak konu mevcut tüm ittifaklara veya zorunlu olmayan savaşlara geldiğinde hala aynı görüşü paylaşmıyorlar.</p>

<h2><strong>İran savaşının iç siyasetteki faturası</strong></h2>

<p>ABD Başkanı Donald Trump, İran operasyonunun tıpkı ocak ayındaki Venezuela müdahalesi gibi bir çırpıda biteceği üzerine kumar oynadı ancak kaybetti. Savaşın patlak vermesinin üzerinden 4 ay geçerken, Haziran 2026 tarihli bir Ipsos anketi, Amerikalıların yüzde 57'sinin (Cumhuriyetçilerin %29'u da dahil) Trump'ın İran sürecini yönetiş biçimini tasvip etmediğini gözler önüne serdi. Cumhuriyetçilerin çoğu savaşa hala destek verse de Trump'ın bu adımın Amerikan ulusal çıkarlarına nasıl hizmet edeceğini ortaya koyamaması, "Amerika'yı Yeniden Harika Yap" (MAGA) hareketi tabanında "zorunlu olmayan savaşlara" duyulan tepkiyi iyice pekiştirdi.</p>

<p>Tucker Carlson, FOX Televizyonu'nun tanınmış yüzü Megyn Kelly ve medya yıldızı Candace Owens gibi MAGA kanaat önderleri, yurt dışındaki askeri müdahalelerden uzak durma sözünden döndüğü için yönetimi topa tuttu. İlginç bir şekilde bu kesim, dış savaşlara akıtılan kaynakların ekonomi gibi iç meselelere kaydırılması gerektiği konusunda sol eğilimli Demokratlarla aynı çizgide buluşuyor. Bu grup aslında ABD'nin dış politikada çok daha temkinli davranıp iç kalkınmaya odaklandığı 18. yüzyıl sonlarındaki Amerikan duruşuna bir geri dönüşü temsil ediyor. Diğer yandan, 2028'deki başkanlık yarışında MAGA tabanını arkasına almayı hedefleyen ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, 17 Haziran'da İran'la varılan mutabakat zaptına ve ateşkes vaadine giden müzakerelerin başına geçmek için Trump'tan icazet aldı.</p>

<h2><strong>Vance-Rubio anlaşmazlığı</strong></h2>

<p>Trump ve Vance, bir yandan ABD'yi İran savaşından çekmeye ve iç siyasetteki konumlarını sağlamlaştırmaya çalışırken, diğer yandan uzlaşma metnini elinin tersiyle iten İsrail hükümetine ateş püskürdü. 16 Haziran'da Trump, İsrail'in Lübnan'a düzenlediği ve mutabakat sürecini sekteye uğratan operasyonlarını hedef aldı. Vance ise İsrail'i, kendi deyimiyle "dünyadaki son dostu" olan Trump yönetimini kızdırmaması konusunda net bir dille uyardı. Tel Aviv yönetimine seslenen Vance, Lübnan'da Hizbullah'ın üzerine giderek İran'la pamuk ipliğine bağlı olan ateşkesi bozmamaları gerektiğinin altını çizdi. Her krizde silaha sarıldığı için İsrail'e yüklenen Vance, bitmek bilmeyen çatışmalar yerine günün birinde ABD ile İran'ın işbirliği yapabileceği yepyeni bir vizyonun sinyallerini verdi.</p>

<p>ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio her ne kadar kameralar karşısında İran anlaşmasına siper olsa da açıklamalarının satır araları, Cumhuriyetçi Parti'nin hem bu mutabakat hem de İsrail ekseninde ne kadar derin bir çatlak yaşadığını belgeliyor. Tahran'daki "reformculara" zeytin dalı uzatan Vance'in tam aksine Rubio, İran rejimini doğrudan "aşırılıkçılar" ve "kaçıklar" diyerek hedefe oturtuyor. Dahası, İsrail'in Lübnan'daki saldırılarına tek bir söz söylemekten bile imtina ediyor. Trump ve Vance ikilisinin aksine Rubio'ya göre Lübnan'da silahları susturmanın tek yolu, İran'ı tamamen oyun dışı bırakan ayrı bir diplomasi masası kurmaktan geçiyor. Nitekim Washington'da İsrail ile Lübnan arasında kurulan diplomasi trafiğinin direksiyonuna bizzat o geçti ve bu süreç 26 Haziran'da üçlü bir mutabakatla taçlandı. Kağıt üzerinde kalmayıp hayata geçmesi halinde bu adım, Hizbullah'ın silah bırakmasını ve Tel Aviv-Beyrut hattında suların tamamen durulmasını sağlayacak.</p>

<p>İsrail'in de arka çıktığı bu formül, Rubio'nun yıllardır sürdürdüğü İsrail yanlısı çizgiyle tam anlamıyla örtüşüyor. Hatta ufukta beliren 2028 başkanlık yarışı öncesinde, İsrail dostlarının tam desteğini arkasına alması için kendisine bulunmaz bir fırsat sunuyor. Ancak tüm bunlarla beraber Rubio, Trump ve Vance ile arasındaki görüş ayrılıklarını asgari düzeyde tutmaya da büyük özen gösteriyor, zira Trump'ı karşısına almanın, 2028 yarışında Vance'e karşı şansını baltalayacağının gayet iyi farkında.</p>

<p>İran cephesindeki savaşın giderek derinleşip içinden çıkılmaz bir hal alması ve peşi sıra artan enflasyonla tırmanan faizlerin Amerikan ekonomisini vurması durumunda, Cumhuriyetçileri 2026 Kongre seçimlerinde ağır bir hezimet bekliyor.</p>

<p>İşin daha da çarpıcı yanı, Cumhuriyetçi Parti içinde "Dış politikada artık frene basalım." diyen MAGA kanadı, 2028 başkanlık yarışında etrafında kenetlenebileceği doğal bir adaydan mahrum kalacak. Çünkü hem Vance hem de Rubio başından beri bu savaşın en hararetli savunucuları arasındaydı. Nitekim bu ateşi yaktığı için Trump'a kamuoyu önünde bayrak açabilen Cumhuriyetçi siyasetçilerin sayısı bir elin parmaklarını bile geçmedi.</p>

<h2><strong>Demokratların Orta Doğu çatlağı</strong></h2>

<p>İran cephesindeki savaşa karşı tek yumruk olan Demokratlar, iş Orta Doğu'da izlenecek rotaya gelince tam anlamıyla ikiye bölünmüş durumda. Son anketler, Demokrat seçmen tabanında -özellikle de gençler arasında- İsrail'e verilen desteğin hızla eridiğini gösteriyor. Partinin İsrail'e mesafeli duran kanadı, Tel Aviv'e sadece mali yardımların değil, silah satışının da kesilmesini istiyor, bir yandan da İsrail lobilerini adeta topa tutuyor. Nitekim bu sert söylemi benimseyen adayların bu yılki ön seçimlerden peş peşe zaferle çıkması, rüzgarın ne yönden estiğini kanıtlıyor.</p>

<p>Öte yanda ise partinin merkez kanadı var. Onlar, İran veya Gazze krizlerinin İsrail'le kurulan köklü ilişkilere onarılamaz bir hasar vermemesinden ve silah akışının sekteye uğramamasından yana. Merkez kanadın buradaki asıl gayesi oldukça pragmatik; İsrail dostlarını küstürmemek ve seçim kampanyalarına akan devasa fonları kaybetmemek.</p>

<p>Parti içindeki bu "İsrail hesaplaşması", Maine eyaletinde 27 Temmuz'a kadar açıklanması gereken yeni adayın kim olacağını da doğrudan belirleyecek. Çünkü 2026'daki Maine Senato yarışının sonucu sadece Senato'da iplerin kimin eline geçeceğini değil, aynı zamanda Demokratların Beyaz Saray'daki son iki yılında Trump'ın elini kolunu bağlayıp bağlayamayacağını da tayin edecek.</p>

<p>[Robert Stephen Ford, ABD’nin eski Cezayir ve Şam Büyükelçisidir.]</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>AA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/abd-siyasetinde-iran-ve-israil-catlagi-dis-politika-secimleri-nasil-etkileyecek</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Jul 2026 14:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/07/thumbs-b-c-a33c446d5c83fefea0f80ccf183f8a75.webp" type="image/jpeg" length="51784"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hakan Fidan’ın Ukrayna ziyareti: Türkiye’den yeni arabuluculuk hamlesi mi?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/hakan-fidanin-ukrayna-ziyareti-turkiyeden-yeni-arabuluculuk-hamlesi-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/hakan-fidanin-ukrayna-ziyareti-turkiyeden-yeni-arabuluculuk-hamlesi-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye’nin tüm taraflarla irtibat içerisinde olan nadir devletlerden biri olması ve NATO Zirvesi’nde de görüldüğü gibi Türkiye’nin uluslararası arenada artan ağırlığı, Ankara’nın yeni bir girişim başlatmasında önemli rol oynamıştır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlyas Kemaloğlu, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Ukrayna temaslarını ve Ankara’nın yeniden gündeme gelen arabuluculuk girişimini kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 15-16 Temmuz'da Ukrayna’yı ziyaret etti. Ziyaretin Ankara’nın ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’nden hemen sonra gerçekleştirilmesi ve Türkiye’nin savaşın başlangıcından itibaren iki Slav kardeşi barıştırma çabası içerisinde olması, ister istemez ziyarete olan ilginin bölge ülkeleriyle sınırlı kalmamasını sağladı. Diğer taraftan ziyarette ele alınan konular, Ukrayna’da sona doğru yaklaşıldığına dair bir takım yeni ümitler de yarattı. Nitekim Hakan Fidan, Ukraynalı meslektaşı ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada bir taraftan savaşın daha da yayılma riski taşıdığını ifade ederken diğer taraftan “psikolojik olarak ülkelerin ateşkese hazır hale geldiklerini” dile getirdi. NATO Zirvesi ve ardından Paris’te düzenlenen Ukrayna konulu Gönüllüler Koalisyonu Liderler Zirvesi, aslında özellikle Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin Ukrayna’ya desteğinin devam edeceğini ve bunun ateşkes ümitlerinin de azaltacağı anlamına geldiğini ortaya koysa da Ankara adeta yeni bir arabuluculuk girişimi başlattı. Hakan Fidan’ın NATO Zirvesi öncesi, Haziran ayında yaptığı Rusya ziyaretini de aslında bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.</p>

<h2>“İstanbul Görüşmeleri”ne dönüş sinyali</h2>

<p>Hakan Fidan’ın Ukrayna ziyareti sırasında ele alınan konular ile yapılan açıklamalar aslında tek başına söz konusu yeni girişimin sebeplerini ortaya koymaktadır. En başta Türkiye’nin arabuluculuğunda taraflar daha savaşın başında barışa çok yaklaşmış, sonraki yıllarda ise Ankara gerek esir takası gerekse de tahıl koridorunun açılması konusunda önemli katkıda bulunmuştu. ABD Başkanı Donald Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte arabuluculuğu ABD üstendi. Gerek Alaska’daki Trump-Putin Zirvesi gerekse de İstanbul ve diğer şehirlerdeki Rusya ve Ukrayna heyetlerinin görüşmeleri barışın tesisi konusunda bazı sinyaller verse de savaş tüm hızıyla devam etmekte, hatta daha da tırmanma riski taşımaktadır. İstanbul formatı ise Hakan Fidan’ın da hatırlattığı gibi tarafların çeşitli branşlarda bir araya gelerek direkt müzakerelerde olduğu ve önemli sonuçların alındığı bir platformdu. ABD’nin günümüzde başta İran olmak üzere farklı konularla meşgul olması, Ukrayna konusuyla yakın bir zamanda tam ilgilenemeyeceği anlamına da gelmektedir. Nitekim iktidara geldiğinde Rusya-Ukrayna Savaşı'nı üç günde bitireceğini belirten Trump, son açıklamasında görevi sona ermeden tarafları barıştıracağı yönünde bir demeç verdi. ABD’nin arabuluculuğunun neticesiz kalması gerçeği, Türkiye’nin tüm taraflarla irtibat içerisinde olan nadir devletlerden biri olması ve NATO Zirvesi’nde de görüldüğü gibi Türkiye’nin uluslararası arenada artan ağırlığı, Ankara’nın yeni bir girişim başlatmasında önemli rol oynamıştır.</p>

<h2>Ankara’nın bölge güvenliği kaygısı</h2>

<p>Türkiye’nin arabuluculuk konusunu yeniden gündeme getirmesinin bir başka sebebi de Hakan Fidan’ın dile getirdiği gibi savaşın maalesef başta Karadeniz olmak üzere daha da genişleme potansiyeline sahip olmasıdır. Bu husus aslında Ankara’nın savaşın başından itibaren önem verdiği konulardan biridir. Nitekim Rusya-Ukrayna arasındaki çatışmalar Karadeniz’de güvenli seyrüseferi tehdit altına aldığı gibi enerji güvenliğini konusunu da olumsuz etkilemektedir. Nitekim haziran ayında Karadeniz kıyısında Türk balıkçı teknesi saldırıya uğramış, Rus yetkililer Türk Akımı besleyen tesislere zaman zaman insansız hava aracı (İHA) saldırılarının düzenlendiğini açıklamışlardır. Bu iki konu, Türkiye de dahil olmak üzere tüm Karadeniz ülkelerinin çıkarlarını yakından ilgilendirmektedir. Dolayısıyla Hakan Fidan’ın ziyaretinin amaçlarından birinin bölge güvenliği meselesi olduğunu da söylemek gerekmektedir. Ankara’nın tam zamanında böyle bir girişimde bulunduğunu da söylemek mümkündür. Zira Ukrayna, NATO ülkelerinin desteğini yeniden kazanırken Rusya da eylül ayındaki parlamento seçimlerinden sonra bölgedeki askerî varlığını arttırabilir.</p>

<p>Diğer taraftan ateşkes sonrası Ukrayna’nın yeniden inşası ve güvenlik garantileri konusu da şimdiden Türkiye’nin gündeminde yer almaktadır ki şüphesiz Türkiye bu süreçte de en önemli rolü üstlenecek ülkelerin başında gelmektedir. Nitekim savaşa rağmen Türkiye ile Ukrayna arasındaki ticaret hacmi 6,6 milyar doları bulmuştur. Ziyaretten kısa bir süre önce Ukrayna parlamentosunun Türkiye-Ukrayna Serbest Ticaret Anlaşması’nı onaylaması, bu rakamın daha da aratacağına işaret etmektedir. Hakan Fidan savaş sonrasında Türk şirketlerinin yeniden imar ve altyapı çalışmalarında yer almaya hazır olduklarını da belirtmiştir. Güvenlik garantileri alanında ise Ankara söz konusu garantilerin verildiği deniz unsurlarını üstlenebileceğini ve bu konuda müttefik NATO ülkeleriyle görüştüğünü dile getirmiştir. Bakanın üzerinde durduğu bir başka konu da tahıl ticaretinin de güvenilir bir şekilde sürdürülmesidir.</p>

<p>Ziyaret sırasında ele alınan konular ve iki ülke bakanlarının yaptığı açıklamalardan anlaşılacağı üzere önümüzdeki aylarda İstanbul görüşmeleri yeniden kaldığı yerden devam edecektir. Türk yetkilileri her fırsatta Ukrayna’nın bütünlüğünü savunduklarını dile getirseler de Ankara, son yıllarda Moskova ile de işbirliğini sürdürmektedir. Diplomatik temaslar hiç kesilmediği gibi ticaret hacmi Rusya ile de artmış, Akkuyu’daki nükleer santralin inşa sürecinde önemli bir ilerleme kaydedilmiştir. Bu süreçte Türkiye, Rusya vatandaşları için dünyaya açılan bir kapı olmuştur. Türkiye hem kendi çıkarlarını hem de bölgedeki barış ve istikrarı gözeterek her iki tarafla iletişim ve işbirliği içerisinde olan belki de tek ülkedir. Bu husus Ankara’ya arabuluculuk konusunda hem imkân tanımakta hem de her iki ülkenin de güvenli yaklaşımını sağlamaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Hakan Fidan’dan ümit verici sözler</h2>

<p>Savaşın devam etmesine rağmen Hakan Fidan’ın önümüzdeki günlerde bizleri “güzel şeyler” beklediğini belirtmesi de Ankara’nın şimdilik kamuoyu ile paylaşmadığı yeni planlarının olduğuna işaret etmektedir. İstanbul, Rusya ve Ukrayna liderlerinin görüşmesine de ev sahipliği yapmaya hazırdır. Bununla birlikte ateşkesin sağlanması ve tarafların anlaşmaya varması, kolay görülmemektedir. Zira her iki taraf da toprak konusunda taviz vermeye yanaşmamaktadır. Buna rağmen Türk yetkililerinin de sürekli belirttiği üzere görüşmelerin kesilmeden sürdürülmesi çok önemlidir. Esir ve ölü askerlerin cenazelerinin takası, tahıl koridorunun çalışmaya devam edilmesi, deniz ve hava seyrüseferi ile enerji güvenliğinin sağlanması, yalnızca Rusya ile Ukrayna açısından değil tüm bölge ülkeleri açısından büyük önem arz etmektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/hakan-fidanin-ukrayna-ziyareti-turkiyeden-yeni-arabuluculuk-hamlesi-mi</guid>
      <pubDate>Sat, 18 Jul 2026 23:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/07/hf.webp" type="image/jpeg" length="76661"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[NATO 3.0: Ankara Zirvesi yeni dönemin eşiği mi?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/nato-30-ankara-zirvesi-yeni-donemin-esigi-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/nato-30-ankara-zirvesi-yeni-donemin-esigi-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ankara Zirvesi, NATO'nun içinden geçtiği değişim sürecinin kritik bir adımını teşkil ederken aynı zamanda önümüzdeki sürece dair yol haritasının netleştirilmesi bakımından bir işlev taşıyacak.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>SETA Vakfı Savunma Araştırmacısı Rıfat Öncel, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin açıklamaları kapsamında Ankara Zirvesi'nin önemini kaleme aldı.</p>

<p>Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenecek olan NATO Liderler Zirvesi, ittifakın değişim sürecinin kritik bir adımını teşkil edecek. Günümüz güvenlik ortamında NATO hem askeri hem de siyasal açıdan çeşitli sınamalarla karşı karşıya kalıyor. Yakın dönemdeki savaşların karakteristiği, ittifakın askeri kabiliyetlerinin sorgulanmasına yol açarken, transatlantik ilişkilerde ortaya çıkan gerginlik ise müttefikler arasındaki siyasal dayanışmanın zedelenmesine neden oldu.</p>

<p>Şubat 2022'de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı ile askeri yeteneklerin güçlendirilmesine gayret edilse de söz konusu çaba halen yeterli seviyede görülmüyor. Bunun yanı sıra Ocak 2025'te Donald Trump'ın ABD Başkanlığı görevini üstlenmesiyle, transatlantik ilişkilerde dozu her geçen gün artan bir ayrışma oluşmuş durumda. Dolayısıyla, Ankara Zirvesi söz konusu problemlerin üstesinden gelinmesi hususunda kritik bir işlev görecek.</p>

<h2>NATO'da değişim ve Ankara Zirvesi'nin önemi</h2>

<p>Geçtiğimiz yıllarda başlayan ve son bir senedir hız kazanan NATO'nun değişimi ve hatta dönüşümü tartışmaları Ankara Zirvesi'nin müstesna bir önem kazanmasına neden oldu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara Zirvesi için "Bence gerçekten çok önemli, hatta belki Lahey Zirvesi'nden bile daha önemli." ifadelerini kullanırken, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise açıklığa kavuşturulması ve çözülmesi gereken meselelerin olduğuna dikkat çekerek bu zirvenin tarihin en önemli zirvesi olabileceğini ifade etti.</p>

<p>Tüm bunların arkasında ittifakın değişen güvenlik ortamına karşı adaptasyon sürecinde yatan dinamikler yer alıyor. Geçtiğimiz yıl Lahey Zirvesi'nde savunma harcamalarının gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH) oranla yüzde 5'e çıkarılması gibi önemli kararlar alındı. Ancak artık müttefiklerin yalnızca savunma bütçelerini yükseltmeleri yeterli görülmüyor, aynı zamanda direkt olarak muharip yeteneklerin güçlendirilmesi bekleniyor. Dolayısıyla, bu seneki zirvede NATO'nun daha yapısal dönüşümünü ilgilendirebilecek hususların yer alması beklenebilir. Bu durum en açık şekilde önce ABD'li üst düzey yetkililerin, sonrasında ise Rutte'nin NATO 3.0 vurgularında görülmüştür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>NATO 3.0, ittifakın "gereksiz" görev ve operasyonlardan ziyade katı bir askeri güçle savunma ve caydırıcılığının sağlamlaştırılmasını niteliyor. ABD tarafı, buradaki zayıf halkayı Avrupa ve özellikle Batı Avrupa olarak görüyor. Dolayısıyla, NATO 3.0 bir yanıyla Avrupalı müttefiklerin ABD'ye ihtiyaç duymadan konvansiyonel savunma ve caydırıcılık kapasitesine ulaşmalarını temsil ediyor. Bu değişim yoluyla ABD, kıtadaki birliklerini çekebileceğini ve arka planda nükleer caydırıcılıkla desteklenen bir emniyet görevi yürütebileceğini düşünüyor. Ankara Zirvesi, bu düşünceler etrafında atılacak adımların kapsamının belirlenmesi ve yol haritasının çizilmesi bakımından kritik bir eşik potansiyeli taşıyacak.</p>

<h2>Değişen NATO'da Türkiye nerede konumlanıyor?</h2>

<p>Geçtiğimiz yıllarda gerek Rusya-Ukrayna Savaşı gerekse de Orta Doğu'daki istikrarsızlıklar Türkiye'nin NATO içindeki konumunu yükseltirken, Avrupa güvenliği içinde oynaması beklenen rolü de artırdı. Steadfast Dart-26 gibi tatbikatlara yüksek profilli katılım, NATO müttefikleri topraklarında başta mühimmat sektörü olmak üzere savunma üretim hatlarının açılması, birçok Avrupalı müttefikle derinleşen savunma sanayii işbirliği ve genel manada Türkiye’nin milli savunma yatırımlarındaki artış bu değişimi karakterize eden unsurlar arasında bulunuyor.</p>

<p>Türkiye milli ölçekte gerçekleştirdiği askeri modernizasyon ile NATO hedefleriyle uyum içinde. Türkiye'nin savunma harcamaları halihazırda yüzde 2,33 civarında seyrederken Lahey'de 2035 yılı için verilen yüzde 5 savunma harcaması hedefine daha kısa sürede ulaşılması bekleniyor. Yine kritik bir gösterge olan ekipman harcamalarında da durum benzer şekilde bulunuyor. NATO, 2014'te savunma harcamaları kapsamında yüzde 20 ekipman alımı payı hedeflerken, Türkiye'nin savunma harcamaları içindeki ekipman harcaması payı 2014 ile 2025 arasında yüzde 25'in altına hiç düşmedi.</p>

<p>NATO hedefleriyle paralel olarak Türkiye'nin atılım yaptığı diğer gösterge savunma sanayiindeki gelişim oldu. Birçok NATO müttefikinin Şubat 2022'den bu yana savunma üretimindeki eksikliklerini görmesiyle Türk savunma sanayiinin Avrupa ve Kuzey Amerika'ya ihracatı artarken firmalar arasında , stratejik düzeyde işbirliği anlaşmaları imzalandı. Genel Sekreter Rutte, Türkiye'nin savunma sanayii ekosisteminin büyüklüğünden bahsederken, bu devrimin tüm müttefiklerin güvenliği için pozitif bir unsur olduğunu vurguladı. [1] Bu anlamda, Ankara Zirvesi kapsamında düzenlenecek olan İttifakın tarihindeki en büyük endüstri toplantısı olan NATO Zirvesi Savunma Sanayii Forumu 2026 özel bir önem taşıyor. Forum kapsamında on milyarlarca dolar değerinde savunma sözleşmelerinin imzalanması bekleniyor. Tüm bu gelişmeler savunma sanayii unsurunun NATO nezdinde stratejik bir faktör haline geldiğini gösterir niteliktedir.</p>

<h2>Sınırlılıklar ve gereklilikler</h2>

<p>Ancak yine de dönüşen NATO'nun Türkiye için yeni sınamalar ortaya çıkarma riski görmezden gelinemez. NATO 3.0 kapsamında ittifakın Avrupa sütununun güçlenmesi arzu edilmekle birlikte, bunun yöntemi konusunda farklılaşmalar bulunuyor. Avrupa Birliği (AB) mekanizmalarında Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin (GKRY) vetoları ve yasalara ekledikleri ek maddeler, Türkiye ile AB arasındaki savunma işbirliğinin gerçek potansiyeline ulaşmasını engelliyor. Ankara Zirvesi'nde müttefikler arasında siyasal dayanışmanın artırılması beklense de bahsedilen durumda bir pozisyon değişikliği ihtimali gerçekçi değil. Bu durumda, halihazırda birçok Avrupa ülkesiyle önemli savunma işbirlikleri bulunan Türkiye’nin bu ilişkileri daha da derinleştirmesi ve ABD ile arasındaki savunma tedarik problemlerini çözmesi beklenecektir. ABD Yönetiminin yakın zamanda F110 motorlarının satışını Kongre'ye bildirmesi bu yönde pozitif bir adım olmuştur.</p>

<p>Sonuç olarak, Ankara Zirvesi, NATO'nun içinden geçtiği değişim sürecinin kritik bir adımını teşkil ederken aynı zamanda önümüzdeki sürece dair yol haritasının netleştirilmesi bakımından bir işlev taşıyacak. Bu kapsamda, askeri yeteneklerin güçlendirilmesine ve finansal kaynakların muharip kabiliyetlerdeki artışa yönelik kullanılmasına dair belirginleşen düşüncenin zirvede önemli bir yer kaplaması beklenecektir. Diğer taraftan ittifak için artık stratejik bir unsur haline gelen savunma sanayii faktörü kapsamında Türkiye, aktif ve şekillendirici bir oyuncu olarak konumlanacaktır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/nato-30-ankara-zirvesi-yeni-donemin-esigi-mi</guid>
      <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 21:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/07/nato33.webp" type="image/jpeg" length="59742"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA['Terörsüz Türkiye’ süreci eşiği aştı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/terorsuz-turkiye-sureci-esigi-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/terorsuz-turkiye-sureci-esigi-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terörsüz Türkiye'ye geçiş süreci, artık geri dönüşü olmayan bir eşiği aşmıştır. Sonraki temel mesele, sürecin hangi hızla ve hangi disiplin içinde tamamlanacağıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Terörsüz Türkiye'ye geçiş sürecinde gelinen son aşamayı kaleme aldı.</p>

<h2>Geçiş sürecinin unsurları</h2>

<p>Konuya ilişkin en son yayınladığımız "Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinde son aşama" başlıklı yazıda [1] geçiş sürecinin tamamlanmasının unsurlarına değinmiş ve şu tespitleri yapmıştık: Geçiş sürecinin tamamlanmasının unsurlarına bakıldığında bundan sonraki süreçte ağırlıklı konuların pratik hususlar olduğu, yasal düzenlemelerin ise oransal olarak daha az yer tuttuğu söylenebilir. Bu tespit, iş hacmi açısındandır yoksa yasal düzenlemelerin daha az önemli olduğu manasında değildir.</p>

<p>Sistematik terörün kesin ve devamlı surette tasfiyesinin unsurları yönünden;</p>

<ul>
 <li>aktif terör pratiğinin bitirilmesi,</li>
 <li>⁠aktif teröre destek pratiklerinin ortadan kalkması,</li>
 <li>her mecrada terörün gölgesinde kurulan ve beslenen dilin son bulması,</li>
 <li>bir kısım demokratik siyasi aktörler üzerindeki terör vesayetinin sona erdirilmesi,</li>
</ul>

<p>başlıca gereklerdir.</p>

<p>Diğer önemli bir husus, eski ya da yeni tarzda illegal oluşumlar yoluyla bazı demokratik siyasi yapılar üzerinde kurulan 'gayrimeşru ve üstenci kadro vesayetidir.' Bu sorunun tamamen ortadan kaldırılması ve bundan sonra bu tarz yeltenmelerin önüne geçilmesi de tasfiye sürecinin önemli bir boyutudur.</p>

<p>Esas olarak da münfesih örgüt mensuplarının adli işlemleri ve toplumla bütünleşme konularında yapılacaklarla Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinin büyük ölçüde tamamlanacağı söylenebilir.</p>

<p>Daha önce de vurguladığımız gibi Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinde Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın ülke liderliği, Sayın Bahçeli’nin kararlı ve tavizsiz yaklaşımları aynen devam ediyor. Cumhur İttifakı'nın güçlü desteği sürüyor. Devlet kurumlarının titiz çalışmaları kesintisiz yürüyor.</p>

<p>Bu çerçevede en önemli adımlardan biri, geçiş süreci kanununun çıkarılmasıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tatile girmeden bu kanunun çıkacağı bekleniyor. En azından bu yönde güçlü bir irade oluştuğu nettir. Cumhurbaşkanımız Erdoğan, kanunun TBMM tatile girmeden çıkması gerektiğini açıkladı. Bu kararlılığın son derece önemli olduğunun altını çizmek gerekir.</p>

<p>Ayrıca, bugüne kadar hiçbir süreçte konu bu seviyede TBMM gündemine ve kanun aşamasına gelmemişti. Bu eşik, asla hafife alınmamalıdır.</p>

<h2>Geçiş sürecine kurulmak istenen tuzaklar</h2>

<p>Hal böyleyken özellikle münfesih terör örgütünün bazı unsurları tarafından son günlerde yapılan açıklamalarda veya ortaya konan tutumlarda sürece zarar verme niyetli yaklaşımlar izleniyor. Bazı unsurların sürece direnme eğilimi içinde oldukları gözleniyor. Bölgeye ilişkin güya Kürtleri hedef alan, tamamen gerçek dışı, diğer deyişle tümden uydurma savaş senaryoları üretenler görülüyor. Üstenci bir dille, yürüyen sürecin karşısında durmaya çalışanlar çıkıyor. Abes taleplerle süreci gölgelemek isteyenler, komplo teorileriyle yokuş yapıp süreci bozmaya yeltenenler ve süreci sabote etme hedefiyle hareket edenler ifşa oluyor.</p>

<p>İçeride ve dışarıda Türkiye karşıtı odaklar ile emperyalizmin enstrümanı olan çeşitli mecralar da geçiş sürecine yönelik sabotaj hedefli her türlü girişimi tahrik ve teşvik ediyor. Bunların arasında her kanattan muhalif görünümlü Batıcı çevrelerle milliyetçiliği istismar eden siyasi aktörler de epey yekun tutuyor.</p>

<p>Bu çerçevede, geçiş sürecinin saha pratiğindeki en önemli kurumu Milli İstihbarat Teşkilatının (MİT) Başkanı Sayın İbrahim Kalın’ın Irak seyahatine karşı münfesih terör örgütünün bazı unsurlarınca yapılan ve son derece gerçek dışı iddialara dayanan açıklamalar, tam bir provokatif hamledir. Anılan seyahat, Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge hedeflerine katkı için yapılmıştır. Barış için yapılan bir seyahati savaşla ilişkilendirmek asla kabul edilemez. Bölgede kalıcı barışın koşullarına ilişkin atılacak adımlara yönelik bir seyahati çarpıtmak ve kara propaganda malzemesi yapmak, sürece yönelik bir sabotaj hazırlığı olarak anlaşılır.</p>

<p>Bununla birlikte devletin ve ilgili tüm kurumlarının tüm bunların farkında olduğunun, her türlü gelişmeyi takip ettiğinin ve olası tedbirlerin hazırlığını yaptığının altı çizilmelidir. Devletin geçiş sürecine ilişkin sabotajlara izin vermeyeceği, sabotaj yapmaya kalkışanlar olursa bunun altında kalacakları izahtan varestedir.</p>

<p>Öcalan’la, bağlantılı unsurlarla ve ilgili legal yapılarla yürütülen diyalog sürecinin istismarına dönük girişimlerin içinde bulunanlar, er geç bunun hesabını verir. Öcalan’la diyalog, bu son aşamada çok daha rahat koşullarda ve çok daha ileri noktalara kadar gidebilecekken gerçek dışı taleplere dayanan söylem ve eylemlerle diyalog sürecine zarar vermeye kalkışanlar, bu yükün altında kalır.</p>

<p>Diyalog sürecini Türkiye’nin geleceği için müzakereye çevirme çabasına girmeye çalışanların da süreçle ilgili samimi olmadıkları, asıl niyetin sürece zarar vermek olduğu açıktır. Bu tuzaklara düşülmemesi gerekir.</p>

<p>Ayrıca sistematik terörün tasfiyesine yönelik geçiş sürecini "demokrasi ve özgürlük hareketinin" tasfiyesi olarak ifade etmek, tam bir aldatma siyasetidir. Tam tersine sistematik terörün tasfiyesi, "demokrasi ve özgürlük hareketinin" meşrulaşmasını, hukukileşmesini ve güçlenmesini sağlayacak koşulları hazırlamak demektir. Geçiş süreci kanununun temel işlevi de buna yönelik uygun hukuki koşulları oluşturmaktır. Geçiş süreci kanununa subjektif manalar yükleyip farklı işlevler beklemek, kötü niyetten başka bir şey olmaz ve fikri sabotaj sonucunu doğurur.</p>

<p>Bugün geldiğimiz aşamada terör ve şiddet siyasetinin gayrimeşru olduğu herkesin kabul etmesi gereken bir durumdur. Açık ya da örtük hangi şekilde kullanılırsa kullanılsın silaha dönüş dili asla kabul edilemez ve tamamen terk edilmelidir.</p>

<p>Etnik siyaset tarzının Türkiye siyasetinin önüne çıkartılması ve sürecin koşuluna dönüştürülme çabası bir seçenek değildir. Bundan vazgeçilmesi kaçınılamaz bir gerekliliktir. Türk milletinin bütünlüğünü hedef alan her türlü ayrılıkçı politika başarısızlığa mahkumdur.</p>

<p>Diyalog, terörün kesin ve devamlı surette her mecradan tasfiyesi için terörle ilgili muhataplar ve bağlantılı legal yapılarla yürütülen temastır. Diyalog, müzakere değildir.</p>

<p>Müzakere, demokrasiyi ve özgürlükleri geliştirmek için Türkiye toplumunun tüm kesimlerinin doğrudan veya temsilcileri vasıtasıyla demokratik siyaset zemininde içinde olduğu ve Türkiye’nin tamamına ait bir siyaset tarzıdır ancak Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinin tamamlanmasıyla geçiş sürecinde diyalog yürütülen muhataplar vesayetsiz demokratik siyaseti benimseyerek kademeli bir şekilde müzakere süreçlerinin olağan meşru aktörleri arasına katılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Terörsüz Türkiye vizyonu, içeride Kürtlerin devletle ve milletle bütünleşmesini güçlendirmek ve bölgedeki tüm Kürtlere sahip çıkmaktır. Suriye’de ve son olarak ABD/İsrail-İran Savaşı'nda Kürtlere en fazla sahip çıkan ülkenin Türkiye olması bunun en somut ve gelecek açısından güveni güçlendiren pratiğidir. Terörsüz Türkiye vizyonunun bu içeriği temel ve vazgeçilemez doğrultudur.</p>

<p>Öte yandan kanun sonrası atılacak adımların uzatılmaması ve münfesih örgütün, silah bırakmanın tamamlanması dahil üzerine düşenleri hızlıca yerine getirmesi, sürecin enfekte edilmesinin önüne geçecektir. Devlet, her seviyedeki güçlü iradesiyle ve tüm kurumsal kapasitesiyle buna hazırdır.</p>

<p>Özetle sürecin aşamalı niteliğini görenler ve bu zorunlu aşamalar dinamiğine uyumlu davrananlar kazanır, buna direnenler ise kaybeder. İşin özü budur.</p>

<p>Terörsüz Türkiye'ye geçiş süreci, artık geri dönüşü olmayan bir eşiği aşmıştır. Bundan sonraki temel mesele, sürecin hangi hızla ve hangi disiplin içinde tamamlanacağıdır. Devletin kararlılığı ile sürece samimiyetle katkı sunan aktörlerin iradesi, geçiş sürecinin başarıyla sonuçlanmasının en önemli güvencesidir. Buna karşılık, süreci geciktirmeye, şartlandırmaya, istismar etmeye veya sabote etmeye yönelik girişimler, hangi siyasi mecradan, hangi ideolojik çevreden ya da hangi yapıdan gelirse gelsin, yalnızca kendi meşruiyetini tüketmeye ve millet vicdanında karşılıksız kalmaya mahkum olacaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>AA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/terorsuz-turkiye-sureci-esigi-asti</guid>
      <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 21:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/07/terorsuz-turkiye-sureci-esigi-asti.webp" type="image/jpeg" length="82756"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Birleşik Krallık'taki siyasi krizin perde arkası]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/birlesik-kralliktaki-siyasi-krizin-perde-arkasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/birlesik-kralliktaki-siyasi-krizin-perde-arkasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Starmer'ın göreve gelir gelmez attığı yanlış adımlar ve halka ilham verecek net bir vizyon ortaya koyamaması, hükümetin hem sağa hem de sola oy kaptırmasına yol açtı. Doğal olarak, yol arkadaşlarının bu tabloya tahammülü de bir yere kadardı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Londra Queen Mary Üniversitesi Siyaset Bölümü'nden Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tim Bale, Keir Starmer'ın istifasını, Brexit'in 10. yılında Birleşik Krallık siyasetinin durumunu kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>İngiliz siyaseti -ki bunu ömrünü bu konuya adamış biri olarak söylüyorum- eskiden son derece öngörülebilir hatta bazılarına göre biraz tekdüze bir vakaydı. Ne var ki Brexit, tüm bu tabloyu altüst etti, üstelik muhtemelen bir daha geri dönmemek üzere.</p>

<p>2016 yılına kadar iktidar, merkez sol İşçi Partisi ile merkez sağ Muhafazakar Parti arasında el değiştirir, diğer partilere oy vermek ise neredeyse zaman kaybı olarak görülürdü fakat artık 5 veya 6 partili bir siyaset dönemine adım attık ve belki de işin en akıl almaz tarafı, son 10 yıl içindeki yedinci başbakanımızı görmeye hazırlanıyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Starmer'ın istifası</strong></h2>

<p>Muhalefet lideriyken İşçi Partisini adeta ayağa kaldıran İngiltere Başbakanı Keir Starmer, iş ülkeyi yönetmeye geldiğinde tablonun çok daha zorlu olduğunu gördü. Göreve gelir gelmez peş peşe attığı yanlış adımlar ve halka ilham verecek net bir vizyon ortaya koyamaması, hükümetin hem sağa hem de sola oy kaptırmasına yol açtı. Öyle ki Starmer'ın kişisel onay oranı, partisinin oylarının bile gerisine düştü. Doğal olarak, yol arkadaşlarının bu tabloya tahammülü de bir yere kadardı. Ezeli rakibi Andy Burnham'ın bu hafta parlamentoya dönüşü ise bardağı taşıran son damla oldu ve Starmer'ın istifasının fitilini ateşledi.</p>

<p>İngiltere'de siyasetin o alışılmış sükunetten bugünkü kaotik atmosfere sürüklenmesinin tek nedeni elbette Brexit değil. İngiliz parti sistemi, Liberal Partinin tabanını genişlettiği, İskoçya ve Galler'deki milliyetçi partilerin Westminster'da koltuk kazanmaya başladığı 1970'lerin başından bu yana aslında temelinden sarsılıyor.</p>

<p>Bu süre zarfında seçmen davranışı giderek daha değişken hale gelirken partilere yönelik geleneksel itaat kültürü de ortadan kalktı. Dolayısıyla bir dönem seçmen desteğini cepte gören partiler, artık her bir oyu kazanmak zorunda ancak bu da giderek zorlaşıyor zira daralan mali imkanlar, yavaşlayan ekonomik büyüme ve hızla yaşlanan nüfusun kamu hizmetleri üzerindeki artan yükü, sandıktaki hezimetten korkan İngiliz siyasilerin ısrarla başvurduğu o gerçek dışı vaatleri hayata geçirmeyi neredeyse imkansız kılıyor.</p>

<h2><strong>Konfor alanından kaosa</strong></h2>

<p>Siyasilerin bu içinden çıkılmaz denklemi çözmek için başvurduğu formüllerden biri kitlesel göçtü. Sosyal bakım ve sağlık hizmetlerindeki maliyetleri dizginlemek ve nitelikli iş gücü açığını kapatmak amacıyla ucuz iş gücü ithal edildi. Eş zamanlı olarak, hızla büyüyen İngiliz yükseköğrenim sektörünü finanse etmek için de ülkeye çok sayıda yabancı öğrenci çekildi ancak bu politika, bilhassa da kamuoyuna hiçbir zaman şeffaf ve dürüst bir zeminde aktarılmadığı için en başta Brexit'e zemin hazırlayan toplumsal infiali tetikledi. Dahası, o günden bu yana İngiliz siyasetinin yakasını bırakmayan kronik bir krize dönüştü.</p>

<p>2004 yılında Avrupa Birliği'ne katılan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden başlayan göç dalgasıyla birlikte, kamuoyunda göçe dair duyulan endişe hızla tırmanışa geçti. Bu insan akını, 2015 yılında tüm kıtayı sarsan göç kriziyle birleştiğinde, 2016'daki Brexit kararının sandıktan çıkmasında belirleyici faktörlerden biri oldu.</p>

<p>Bu toplumsal tepkinin ikinci dalgası ise seçmene ülke sınırlarının "kontrolünü geri alma" vaadinde bulunan Muhafazakar Parti hükümetinin, Brexit sonrası göç politikalarını esnetme kararıyla tetiklendi. Bu geri adımın arkasında yatan temel etken, Kovid-19 krizinde iş gücü piyasalarının kilitlenmesinin ekonomiye kısa vadede ağır bir darbe vuracağına dair duyulan derin endişelerdi.</p>

<p>Sürecin üçüncü perdesi ise ağırlıklı olarak Güney Asya ile Yakın ve Orta Doğu'dan gelip derme çatma teknelerle Manş Denizi'ni geçerek sığınma talep eden düzensiz (yeni resmi söylemle yasa dışı) göçmenler etrafında şekilleniyor. Bu kriz, hükümeti iltica başvuruları karara bağlanana dek bu göçmenleri otellerde barındırmak uğruna ucu bucağı görünmeyen milyonlarca sterlinlik maliyetin altına girmeye mahkum ediyor.</p>

<h2><strong>Göç karşıtı dalganın siyasi faturası</strong></h2>

<p>Toplumda biriken bu öfke, yer yer şiddetli sokak olaylarına sahne olsa da asıl depremi siyasi demografide yarattı. Göçten rahatsızlık duyan, ezici bir çoğunluğu 2016'da Brexit'e destek vermiş, küçük kasabalarda yaşayan, yaşlı, beyaz ve görece düşük eğitimli seçmen kitlesi, merkez siyasete (ve bilhassa Muhafazakar Partiye) tamamen sırtını dönmüş durumda. Bu kitle, artık rotasını Nigel Farage liderliğinde kabuk değiştirerek eski Brexit Partisinin küllerinden doğan Reform UK şemsiyesi altındaki popülist radikal sağa kırmış bulunuyor.</p>

<p>Madalyonun diğer yüzünde ise 2016'daki referandumda ezici çoğunlukla AB'de kalmaktan yana oy kullanan "ilerici" seçmen kitlesi var. Bu kitle, 2024'te iktidarı devralan İşçi Partisine karşı hızla büyük bir hayal kırıklığına sürüklendi. İşçi Partisinin, aşırı sağcı Reform UK'ye kaptırdığı oyları geri kazanmak adına hatalı strateji izleyerek göç konusunda tamamen şekilci ve şahin bir söylem benimsemesi, bu kopuşu hızlandırdı.</p>

<p>Dahası iktidar, ilk günlerinde Gazze'de yaşanan trajediye karşı oldukça kayıtsız bir tutum sergiledi. Brexit'ten kayda değer bir geri adım atılacağına dair hiçbir sinyal vermediği gibi, kendi seçmen tabanının umut ettiği köklü dönüşümü finanse etmeyi imkansız hale getiren katı "mali kurallara" sadık kalmakta ısrar etti. Tüm bunlar yaşanırken Donald Trump, İngiltere ile ABD arasındaki sözüm ona "özel ilişki"yi alay konusu haline getiriyordu.</p>

<p>Ne ironiktir ki Brexit, İngiliz siyasetini ve ülkenin uluslararası arenadaki güç gösterisini, tam 10 yıl önce bugün AB'ye veda ettikleri dönemden çok daha "Avrupai" hale getirdi. Yine de kısa vadede AB şemsiyesi altına geri dönüş ihtimali ufukta görünmüyor. Evet, anketler bugün İngiliz halkının büyük çoğunluğunun Brexit'i tarihi bir hata olarak gördüğünü ve sandık kurulsa AB'ye yeniden katılmak için oy kullanacağını gösteriyor. Ne var ki aynı veriler, pratikte çok az seçmenin fikrini değiştirdiğini de ortaya koyuyor. Böylesine sancılı ve kutuplaştırıcı bir defteri yeniden açmaya yönelik belirgin bir isteksizliği de gözler önüne seriyor.</p>

<p>Sonuç olarak tüm yaşananlar, İngiltere'yi son derece istikrarsız ve mekanizmaları felç olmuş bir devlete dönüştürüyor. Ülke, hırslarının ve söylemlerinin, hem elindeki maddi gücü hem de siyasetçilerinin çapını çok aştığı gerçeğini kabullenmekten aciz. Yeni Başbakanımız Andy Burnham'ın ülkeye yapabileceği en büyük iyilik, çıkıp bu durumu olduğu gibi kabullenmesi olurdu. Sizi bilmem ama benim bundan pek umudum yok.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/birlesik-kralliktaki-siyasi-krizin-perde-arkasi</guid>
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 22:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/birlesik-kralliktaki-siyasi-krizin-perde-arkasi.jpg" type="image/jpeg" length="62727"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu: İlerleme raporu mu, Türkiye’ye yönelik siyasi bir manifesto mu?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/avrupa-parlamentosunun-2026-turkiye-raporu-ilerleme-raporu-mu-turkiyeye-yonelik-siyasi-bir-manifesto-mu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/avrupa-parlamentosunun-2026-turkiye-raporu-ilerleme-raporu-mu-turkiyeye-yonelik-siyasi-bir-manifesto-mu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu, yalnızca demokratik standartlara ilişkin bir ilerleme değerlendirmesi değil; Türkiye’nin egemenlik alanı, dış politikası ve milli doktrinlerine uzanan siyasi bir çerçeve metni olarak tartışma yaratıyor. Raporda yer alan öneri ve eleştiriler, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine dair derin bir perspektif ayrışmasına işaret ediyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Müstafi Tümamiral ve TÜRK DEGS Başkanı Prof. Dr. Cihat Yaycı Cihat Yaycı</strong></p>

<p>Avrupa Parlamentosu tarafından 18 Haziran 2026 tarihinde kabul edilen Türkiye Raporu, şeklen bir “ilerleme raporu” olarak sunulmaktadır. Ancak raporun 65 maddesinin tamamı dikkatle incelendiğinde bunun klasik anlamda bir üyelik değerlendirme metni olmadığı açıkça görülmektedir. Bu belge yalnızca demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları alanlarındaki gelişmeleri değerlendiren teknik bir rapor değil; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarına, milli güvenlik anlayışına, iç hukuk düzenine, deniz yetki alanlarına, dış politika tercihlerine ve tarihî meselelerine ilişkin siyasi talepler içeren kapsamlı bir siyasi metindir.</p>

<p>Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler yaklaşık 63 yıllık bir geçmişe sahiptir. 1963 Ankara Anlaşması ile başlayan süreç, Türkiye’nin Avrupa ailesinin bir parçası olma iradesinin en somut göstergelerinden biri olmuştur. Ancak bugün gelinen noktada yayımlanan bu rapor, üyelik kriterlerini değerlendiren bir metinden çok, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi nasıl görmek istediğini ve hangi siyasi şartlar altında kabul etmeye hazır olduğunu ortaya koyan bir belge niteliği taşımaktadır.</p>

<p>Raporun ilk bölümlerinde yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, siyasi partiler, yerel yönetimler ve temel haklar başlıkları altında Türkiye’ye yönelik eleştiriler sıralanmaktadır. Avrupa Parlamentosu burada yalnızca genel ilkelerden bahsetmekle kalmamaktadır. Devam eden veya sonuçlanmış yargı süreçleri hakkında görüş bildirmekte, adeta nasıl karar verilmesi gerektiğine ilişkin kanaat ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, bir aday ülkenin hukuk sistemini değerlendirme sınırlarını aşmakta ve raporu Türk iç siyasetinin doğrudan tarafı haline getirmektedir.</p>

<p>Rapor boyunca dikkat çeken bir diğer husus, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu güvenlik tehditlerinin yeterince dikkate alınmamasıdır. PKK terörü, FETÖ yapılanması, sınır ötesi tehditler, Suriye kaynaklı güvenlik riskleri ve Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik çevrenin kendine özgü şartları çoğu zaman ikinci planda bırakılmaktadır. Buna karşılık terörle mücadele kapsamında alınan tedbirler yoğun biçimde eleştirilmektedir. Oysa Türkiye’nin güvenlik gerçekliği ile Avrupa’nın güvenlik gerçekliği aynı değildir. Demokrasi ile güvenlik birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısıdır. Raporda ise çoğu zaman güvenlik boyutu ihmal edilmekte, yalnızca siyasi ve ideolojik perspektif öne çıkarılmaktadır.</p>

<p>Raporun ilerleyen bölümlerinde kültürel haklar, yerel yönetimler ve etnik kimlikler üzerinden çeşitli öneriler getirilmektedir. Şiddetin sona ermesini istemek ve terörün ortadan kalkmasını desteklemek herkesin ortak arzusudur. Ancak etnik kimlik temelli yeni siyasi statüler oluşturulmasına kapı aralayabilecek öneriler Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısı bakımından hassasiyet taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık esasına dayanan bir devlettir. Vatandaşların etnik kökenlerine göre farklı siyasi kategorilere ayrılması, birlik ve beraberliği güçlendirmekten ziyade yeni ayrışmaların önünü açabilecek sonuçlar doğurabilir.</p>

<p>Rapordaki en dikkat çekici ve tartışmalı bölümlerden biri 26. maddedir. Avrupa Parlamentosu bu maddede Fener Rum Patrikhanesi’nin tüzel kişiliğinin tanınmasını, Ekümenik Patrik unvanının kabul edilmesini, Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasını ve Ayasofya ile Kariye konusunda belirli adımlar atılmasını talep etmektedir. Bunların tamamı Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren konulardır.</p>

<p>Daha da dikkat çekici olan ise aynı maddenin sonunda yer alan ifadedir. Avrupa Parlamentosu Türkiye’den Batı Trakya’daki Türk azınlığın durumuna ilişkin açıklamalardan kaçınmasını istemektedir. Burada son derece açık bir çifte standart ortaya çıkmaktadır. Patrikhane hakkında konuşmak serbesttir. Ruhban Okulu hakkında tavsiyede bulunmak serbesttir. Ayasofya hakkında görüş bildirmek serbesttir. Kariye hakkında yönlendirme yapmak serbesttir. Ancak Batı Trakya Türklerinin haklarını savunmak Avrupa Birliği üyesi bir devletin iç işlerine müdahale olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>Eğer iç işlerine müdahale konusunda bir hassasiyet varsa bunun herkese eşit uygulanması gerekir. Türkiye’nin iç hukukuna ve egemenlik alanına ilişkin onlarca tavsiye ve yönlendirme yapılırken, Batı Trakya Türklerinin temel haklarının gündeme getirilmesinin müdahale olarak nitelendirilmesi hukuki değil siyasi bir tercihtir.</p>

<p>Raporda Patrikhane’nin “Ekümenik” sıfatının tanınması da talep edilmektedir. Oysa bu konu yalnızca dini bir mesele değildir. Ekümeniklik kavramının tarihî, siyasi ve uluslararası hukuk boyutları bulunmaktadır. Avrupa Parlamentosu’nun bu konuyu Türkiye’ye bir yükümlülük gibi sunması, dini özgürlük tartışmasının ötesine geçen siyasi bir yaklaşımı yansıtmaktadır.</p>

<p>Ayasofya ve Kariye camilerinin, cami olarak kullanılmamasının istenmesi konusunda da benzer bir durum söz konusudur. Bu eserlerin kullanım şekline ve hukuki statüsüne karar verme yetkisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne aittir. Avrupa Parlamentosu’nun bu konuda yönlendirici tavır takınması egemenliğimize açıkça müdahaledir.</p>

<p>Raporun Türkiye açısından en kritik bölümü ise hiç şüphesiz 37. maddedir. Avrupa Parlamentosu ilk kez doğrudan Mavi Vatan Doktrini’ni hedef almakta ve Mavi Vatan’ın teşvik edilmesinden üzüntü duyduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu son derece önemli bir gelişmedir. Çünkü burada eleştirilen belirli bir uygulama değil, doğrudan Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin milli doktrinidir.</p>

<p>Mavi Vatan herhangi bir yayılmacı proje değildir. Mavi Vatan, Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan deniz yetki alanlarının belirlenmesi ve korunmasına yönelik milli bir doktrindir. Dolayısıyla Mavi Vatan’a yöneltilen eleştiri, gerçekte Türkiye’nin denizlerdeki hak ve menfaatlerinin ötesinde egemenliğine yöneltilmiş bir eleştiridir.</p>

<p>Aynı maddede Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Mutabakatı’nın hukuka uygun olmadığı, üçüncü ülkelerin haklarını ihlal ettiği ve hukuki sonuç doğuramayacağı ileri sürülmektedir. Oysa söz konusu mutabakat iki egemen devlet arasında imzalanmış, Birleşmiş Milletler’e bildirilmiş ve uluslararası hukuk çerçevesinde yürürlüğe girmiş bir anlaşmadır. Avrupa Parlamentosu burada hukuki bir değerlendirmeden çok siyasi bir pozisyon ortaya koymakta ve Türkiye Cumhuriyeti'nin egemen haklarına açıkça saldırıda bulunulmaktadır.</p>

<p>Raporda Türkiye’nin Yunanistan’a yönelik karasularını artırmaması yönündeki 1995 TBMM kararından da rahatsızlık duyulduğu belirtilmektedir. Ancak bu kararın neden alındığına değinilmemektedir. Yunanistan’ın karasularını 6 milin üzerine çıkarma girişiminin Adalar Denizi’ni fiilen bir Yunan iç denizine dönüştüreceği ve Türkiye’nin açık denizlere erişimini ciddi biçimde kısıtlayacağı gerçeği raporda yer almamaktadır. Sebep yok sayılmakta, sonuç eleştirilmektedir. Üstelik her iki devletin ortak imzaladığı Adalar Denizi statüsünü belirleyen tek antlaşma olan karasularının 3 mil olduğu anlayışna sahip Lozan Antlaşması hükümlerini bozanın ve bozmaya devam edenin Yunanistan olduğundan hiç bahsedilmemektedir.</p>

<p>Kıbrıs konusunda da benzer bir yaklaşım görülmektedir. Avrupa Parlamentosu iki devletli çözüm modelini reddetmekte ve federasyonu tek seçenek olarak sunmaktadır. Ancak 2004 yılında Annan Planı’na “evet” diyen tarafın Türkler, “hayır” diyen tarafın ise Rumlar olduğu gerçeği raporda yeterince yer bulmamaktadır. Çözümü reddeden tarafın Avrupa Birliği üyeliğiyle ödüllendirildiği gerçeği hatırlatılmadan yapılan değerlendirmeler eksik kalmaktadır. Bu nedenle Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs konusunda tarafsız bir hakem gibi değil, büyük ölçüde Rum tezlerini esas alan bir yaklaşım sergilediği görülmektedir. Yunanistan ve GKRY’nin silahlanmaları ve Yunanistan ile birlikte Türkiye’ye ve Kıbrıs Türklerini tehdidinden hiç bahsedilmemektedir.</p>

<p>Rapora bütüncül olarak bakıldığında dikkat çeken bir diğer husus da, uzun yıllardır Türkiye karşıtı çevreler tarafından dile getirilen birçok talep ve iddianın Avrupa Parlamentosu’nun resmî diliyle yeniden üretilmiş olmasıdır. Özellikle Yunanistan ve GKRY’nin Doğu Akdeniz, Adalar Denizi ve Kıbrıs konularındaki tezleri ile PKK ve FETÖ çevrelerinin yıllardır uluslararası platformlarda dile getirdikleri bazı siyasi talepler arasında raporda yer alan değerlendirmelerle dikkat çekici paralellikler bulunmaktadır.</p>

<p>Mavi Vatan Doktrini’nin hedef alınması, Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı’nın gayrimeşru gösterilmeye çalışılması, Türkiye’nin terörle mücadele politikalarının sürekli eleştirilmesi, terör bağlantılı yapılarla ilgili siyasi taleplere yakın duran önerilerin raporda yer alması ve Türkiye’nin egemenlik haklarının ve güvenlik kaygılarının hiç dikkate alınmaması bu paralelliğin en belirgin örnekleridir.</p>

<p>Bu nedenle rapor yalnızca Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye değerlendirmesi olarak okunmamalıdır. Aynı zamanda Yunan ve Rum tezlerinin, PKK çevrelerinin taleplerinin ve FETÖ’nün uzun yıllardır uluslararası platformlarda sürdürdüğü Türkiye karşıtı söylemlerin Avrupa Birliği diliyle yeniden ifade edildiği kurumsal bir metin olarak da değerlendirilmelidir. Bu durum raporun teknik ve objektif bir ilerleme değerlendirmesi olmaktan uzaklaştığını, siyasi tercihlerin ve belirli lobilerinin etkisi altında hareket eden ve elinden çıkan bir belge niteliği kazandığını göstermektedir.</p>

<p>Raporda ayrıca Türkiye’nin Rusya, Suriye, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz politikaları eleştirilmektedir. Temel beklenti Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin dış politika çizgisine daha fazla yaklaşmasıdır. Ancak Türkiye Avrupa Birliği üyesi değildir. Bağımsız ve egemen bir devlettir ve kendi milli çıkarlarına göre politika belirleme hakkına sahiptir. Avrupa Parlamentosu’nun yaklaşımı stratejik ortaklıktan çok stratejik uyum talebi olarak görünmektedir.</p>

<p>Bütün bu değerlendirmeler ışığında 65 maddelik raporun genel karakteri açıkça ortaya çıkmaktadır. Avrupa Parlamentosu yalnızca Türkiye’nin demokratik standartlarını değerlendirmemekte; Türkiye’nin iç hukukuna, dini kurumlarına, tarihî eserlerine, deniz yetki alanlarına, dış politikasına ve milli güvenlik anlayışına ilişkin de görüş bildirmektedir. Patrikhane’den Ayasofya’ya, Ruhban Okulu’ndan Batı Trakya’ya, Mavi Vatan’dan Türkiye-Libya Mutabakatı’na kadar birçok konuda Avrupa Parlamentosu’nun siyasi tercihleri rapora yansımıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle söz konusu metin bir ilerleme raporundan çok, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye ilişkin siyasi beklentilerini ve tercihlerini ortaya koyan bir belge niteliğindedir. Bu rapor, Yunan, Rum, PKK ve FETÖ’nün taleplerinin listelendiği ve AB mührü ile Türkiye’ye dikte edildiği bir siyasi manifesto metnidir.</p>

<p>Daha da önemlisi, bu rapor yaklaşık 63 yıldır devam eden Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin geldiği noktayı göstermesi bakımından tarihî bir anlam taşımaktadır. Türkiye’nin üyelik sürecini teknik kriterler üzerinden değerlendirmek yerine, egemenlik haklarına, milli güvenlik politikalarına ve stratejik tercihlerine müdahale eden talepler içeren bir yaklaşım, aslında Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi nasıl görmek istediğini ortaya koymaktadır.</p>

<p>Kısacası bu rapor, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne neden alınmadığını değil; Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi hangi şartlarla dönüştürmek istediğini ve neden artık tam üye olarak görmek istemediğini ortaya koyan siyasi bir manifesto niteliğindedir. Türkiye’nin egemenlik haklarına ve milli çıkarlarına ilişkin kabul edilemez talepler içeren bu yaklaşım, 63 yıllık üyelik sürecinin fiilen ve zihnen sona erdiğinin en açık göstergelerinden biri olarak tarihe geçmiştir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Samet Tunç</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/avrupa-parlamentosunun-2026-turkiye-raporu-ilerleme-raporu-mu-turkiyeye-yonelik-siyasi-bir-manifesto-mu</guid>
      <pubDate>Mon, 22 Jun 2026 13:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/415a9d3d-gzt-ozel-amiral-cihat-yaycidan-avrupa-parlamentosunun-2026-turkiye-raporuna-sert-tepki-ilerleme-raporu-mu-turkiyeye-yonelik-siyasi-bir-manifesto-mu.webp" type="image/jpeg" length="76144"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dünya Kupası: Futbolun ötesinde bir jeopolitik hafıza]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/dunya-kupasi-futbolun-otesinde-bir-jeopolitik-hafiza</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/dunya-kupasi-futbolun-otesinde-bir-jeopolitik-hafiza" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dünya Kupası, bazen değişen dünya düzenini, bazen küreselleşmeyi, kimi zaman ulusal kimliklerin yeniden şekillenişini kimi zamansa acıları yansıtır...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Orhan Karaoğlu, Dünya Kupalarının futbolun ötesinde jeopolitik ve toplumsal değişimleri nasıl yansıttığını kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Çocukluğumuzdaki Dünya Kupası, yazları, yalnızca taştan kalelerde hava kararana kadar top oynadığımız günlerden ibaret değildi, aynı zamanda dünyanın büyüklüğünü, ülkeleri, bayrakları, halkların hikayelerini ve farklı kültürleri keşfettiğimiz ilk gayriresmi coğrafya ve tarih dersleriydi. Tüplü televizyonun evlerin başköşesinde tek tük kanallarla hüküm sürdüğü, internetin esamesinin okunmadığı o yıllarda, bakkaldan aldığımız kuşe kağıt kokulu Panini Dünya Kupası albümleri ve oyuncu kartları bizim dünyaya açılan penceremizdi. Haritada yerini bilmediğimiz ülkeleri, bayraklarını ve kıtaları bu kartlar sayesinde öğreniyorduk, farkında olmadan uluslararası ilişkilerle tanışıyorduk. Dünya Kupası bizim için yalnızca bir futbol turnuvası değil, aynı zamanda jeopolitiğin, kültürel etkileşimin ve küresel değişimlerin en heyecanlı sahnesiydi.</p>

<h2>Futbol bir zamanlar dünyayı anlamanın başka bir yoluydu</h2>

<p>2026 Dünya Kupası başlarken çocukluğumuzun hafızasına kazınan turnuvalara dönüp baktığımızda aslında sadece futbolu değil, değişen dünya düzenini de hatırlıyoruz. Bizim kuşağın hafızasında yer eden ilk büyük turnuva büyük ölçüde 1990 Dünya Kupası’ydı. Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, Soğuk Savaş’ın sona erdiği ve Avrupa’nın yeniden şekillendiği bir dönemde oynanan bu turnuva, yalnızca sportif değil tarihsel bir anlam da taşıyordu. Batı Almanya birleşmeden önce son kez kendi adıyla sahaya çıkmış ve kupayı kazanmıştı. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya ise dağılmadan önce son kez tek bayrak altında mücadele ediyordu. Çocuk yaşta bunun farkında değildik ancak bugün geriye dönüp baktığımızda, sahadaki takımların aynı zamanda değişen siyasi haritanın temsilcileri olduğunu görüyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1990’lı yıllar aynı zamanda sokak kültürünün güçlü olduğu yıllardı. Mahalle aralarında kurulan kaleler, bisiklet turları ve arkadaşlıklar günlük hayatın doğal parçasıydı. Dünya Kupası başladığında herkes kendine bir yıldız seçer, onun gibi oynamaya çalışırdı. Kamerunlu Roger Milla’nın dansı, Maradona’nın tutkusu veya Klinssmanlı Alman futbolunun disiplinli görüntüsü, yalnızca futbolu değil farklı toplumların karakterlerini de çocuk hafızalarımıza taşıyordu ama o turnuvanın ruhu, İtalya’nın kenar mahallelerinden gelen, turnuvaya yedek başlayıp gol kralı olan Salvatore Schillaci’ydi. Schillaci’nin gollerden sonra fal taşı gibi açılan o İtalyan gözleri, aslında Akdeniz’in, güneyin, yoksulluğun kuzey elitlerine karşı bir haykırışıydı. Futbol, dünyayı anlamanın başka bir yoluydu.</p>

<p>1994 Dünya Kupası ise bambaşka bir atmosferde oynandı. Sovyetler Birliği dağılmış, yeni devletler ortaya çıkmış, Soğuk Savaş sonrası düzen şekillenmeye başlamıştı. ABD’de düzenlenen turnuva, aynı zamanda yeni küresel dönemin sembollerinden biri olarak görüldü. Brezilya’nın, daha sonra Fenerbahçe’ye gelen Carlos lberto Parreira liderliğinde Romario-Bebeto önderliğinde kazandığı şampiyonluk, yaptıkları bebek sallama sevinci ile Latin Amerika’nın futbol kültürünü bütün dünyaya taşırken Roberto Baggio’nun kaçırdığı penaltı futbol tarihinin en unutulmaz anlarından biri oldu. Bulgaristan Stoichkov, Romanya da Hagi önderliğinde turnuvaya damga vuruyordu. Bulgaristan’ın yarı finale çıkışı, Doğu Avrupa’nın futbol hikayesini bütün dünyaya taşımıştı. Ancak turnuvanın hafızasında yalnızca başarılar değil, trajediler de vardı. Kolombiyalı Andrés Escobar’ın kendi kalesine attığı gol sonrasında öldürülmesi, futbolun bazen ne kadar büyük toplumsal ve psikolojik etkiler yaratabildiğini gösteriyordu.</p>

<p>1998 Dünya Kupası ise göç, kimlik ve çok kültürlülük tartışmalarının öne çıktığı bir turnuva olarak hafızalarda yer etti. Ev sahibi Fransa’nın şampiyonluğu yalnızca sportif bir başarı değildi. Takımın yıldızı Zidane, Henry, Vieira başta olmak üzere farklı kökenlerden gelen oyuncular, Fransa’nın değişen toplumsal yapısının sembolü haline gelmişti. Fransız medyasında “Black-Blanc-Beur” olarak adlandırılan takım, göçmen kökenli vatandaşların ulusal kimliğin parçası olup olmadığı tartışmalarının merkezine yerleşti. Böylece Dünya Kupası bir kez daha futbolun ötesine geçerek göç, entegrasyon ve aidiyet konularının konuşulduğu küresel bir platforma dönüştü. 1998 aynı zamanda futbolun küresel medya çağının merkezine yerleştiği dönemlerden biriydi. Yıldız futbolcular artık yalnızca sporcu değil, küresel popüler kültür figürleri hâline gelmişti. Futbolun ekonomik ve kültürel etkisi büyürken, Dünya Kupası da giderek daha fazla uluslararası görünürlük kazanan bir organizasyona dönüşüyordu.</p>

<p>Takvimler 2002’yi gösterdiğinde, bu kez sahnede Türkiye vardı. Güney Kore ve Japonya’da düzenlenen turnuva, Türkiye açısından yalnızca sportif bir başarı değil, ulusal hafızada özel bir yere sahip tarihî bir olaydı. Rüştü’nün kalede devleştiği, Hasan Şaş’ın ilk maçta Brezilya’ya attığı golle umut verdiği, Ümit Davala’nın saç stili, Alpay’ın, Bülent’in, Emre’nin, Yıldıray’ın, Nihat’ın ve İlhan’ın bir ülkeyi aynı heyecanda buluşturduğu bir turnuvaydı. Dünya üçüncülüğü sadece sportif bir başarıdan ziyade, bir kuşağın ortak sevinciydi. Türkiye’nin 48 yıl sonra Dünya Kupası’na katılması bile başlı başına önemliydi. Ancak turnuva ilerledikçe bu hikaye çok daha büyük bir başarıya dönüştü. İlhan Mansız’ın Senegal’e attığı altın gol, yarı final heyecanı ve sonunda gelen dünya üçüncülüğü milyonlarca insanın ortak hafızasında yer etti. O günlerde sokaklar boşalıyor, insanlar ekran başında aynı heyecanı paylaşıyordu. Dünya Kupası, bir ülkenin özgüvenini ve ortak duygularını harekete geçiren büyük bir sahneye dönüşmüştü. Türkiye’nin başarısı yalnızca futbol başarısı olarak görülmedi, aynı zamanda uluslararası görünürlüğün, ortak gururun ve toplumsal birlik hissinin sembollerinden biri oldu.</p>

<h2>Dünya Kupaları futboldan daha büyüktür</h2>

<p>Aslında Dünya Kupaları hiçbir zaman yalnızca futboldan ibaret olmadı. Hırvatistan’ın bağımsızlığını kazandıktan sonra elde ettiği başarılar, Kamerun ve Senegal’in Afrika’nın yükselen özgüvenini temsil etmesi, Brezilya ve Arjantin’in Latin Amerika ruhunu yansıtması veya Fransa örneğinde olduğu gibi göç ve kimlik tartışmalarının sahaya taşınması bunun en açık örnekleridir. Dünya Kupası bazen değişen dünya düzenini, bazen küreselleşmeyi, kimi zaman ulusal kimliklerin yeniden şekillenişini kimi zamansa acıları yansıtır.</p>

<p>Çocuk yaşlarda bunun adını koyamıyorduk. Ancak bugün geriye dönüp baktığımızda uluslararası ilişkileri, değişen sınırları, kültürel diplomasiyi ve jeopolitiği biraz da futbol üzerinden öğrendiğimizi fark ediyoruz. Bu nedenle Dünya Kupası yalnızca bir spor organizasyonu değildir, toplumların hafızasını, devletlerin hikayelerini ve dönemin ruhunu aynı anda yansıtan küresel bir olaydır. Yani Dünya Kupaları futboldan daha büyüktür. Bugün 2026 Dünya Kupası yaklaşırken artık bakkaldan oyuncu kartı alan çocuklar değiliz. Dünyanın ne kadar karmaşık ve jeopolitiğin ne kadar sert olabileceğini çok daha iyi biliyoruz. Ancak buna rağmen Dünya Kupası başladığında içimizde hâlâ aynı heyecan uyanıyor. Çünkü bazı turnuvalar yalnızca futbolu değil, bir kuşağın ortak hafızasını da yaşatır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/dunya-kupasi-futbolun-otesinde-bir-jeopolitik-hafiza</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/dk-1.jpg" type="image/jpeg" length="67818"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA['Kruppist Çağ'dan bugüne savunma sanayiinin dönüşümü]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/kruppist-cagdan-bugune-savunma-sanayiinin-donusumu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/kruppist-cagdan-bugune-savunma-sanayiinin-donusumu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye'nin savunma sanayii hamlesi, "Neo-Kruppist Çağ"da teknik kabiliyetiyle dış politika aklının birlikte hareket ettiği ölçüde kalıcı jeopolitik etki üretebilecek bir örnek olarak var olacaktır...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Dr. Ümit Naci Yorulmaz, savunma sanayisinin "Kruppist Çağ" ile birlikte geçirdiği dönüşümü ve bir devletin savunma sanayisinde başarılı olabilmesi için gereken şartları kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Dünya tarihi, askeri-teknolojik hamlelerin mevcut siyasal düzenleri yıkarak yeni çağlar açtığı örneklerle doludur. Fatih Sultan Mehmet'in askeri dehasıyla döktürdüğü şahi topları, Orta Çağ'ın aşılmaz feodal surlarını yıkarak Yeni Çağ jeopolitiğini nasıl inşa ettiyse, 2. Dünya Savaşı'nın kapanışını yapan Manhattan Projesi de atom bombasıyla insanlığı, iki kutuplu nükleer bir dehşet dengesinin yönettiği modern bir küresel düzleme taşımış ve harp ekosistemlerinin küresel güvenlik mimarisini kökten değiştirmiştir.</p>

<h2>Teknolojinin uluslararası sistemi inşası</h2>

<p>Teknolojinin uluslararası sistemi bu denli radikal bir biçimde yeniden inşa ettiği o modern ve endüstriyel sürecin en önemli örneklerinden birisi 19. yüzyılın sonunda yaşanmıştır. Bu çerçevede, 1870-1871 Prusya-Fransa Savaşı'nın Prusya'nın mutlak zaferiyle neticelenmesi, küresel sistemin yapısal olarak yeniden şekillendiği büyük bir dönüm noktasıdır. Krupp toplarının menzil, isabet ve ateş gücü bakımından Fransız ordusunun ağızdan dolmalı bronz toplarına karşı sağladığı üstünlük, savaşın kaderini belirleyen unsurlardan biri olmuştur. Sedan Muharebesi'nde Krupp'un arkadan dolmalı dövme çelik topları, modern sanayi kapasitesinin askeri doktrin ve siyasi mimari üzerindeki dönüştürücü etkisini görünür kılmıştır. İşte bu askeri ve endüstriyel kırılma benim "Klasik Kruppist Çağ" olarak adlandırdığım dönemin perdesini açmıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Prusya-Fransa Savaşı'ndaki Krupp teknolojisinden hareketle literatüre giren "Kruppizm" kavramı, savaşı ve yıkımı bizzat tecrübe eden Fransız yazar George Sand tarafından militarist sanayileşmeye yönelik felsefi bir eleştiri olarak kullanılmıştır. Bu kavramsallaştırmayı daha sonra H. G. Wells, kapitalist kar hırsıyla birleşen Alman silah sanayisinin küresel sistemi savaşa sürükleyen yapısal karakterini anlatmak için genişletmiştir.</p>

<h2>"Kruppizm" tanımı, gelişimi ve evrimi</h2>

<p>Bugün Kruppizm, yalnızca tarihsel bir kavram değil, modern devletlerin savunma sanayisi üzerinden güç üretme, nüfuz kurma ve dış politika kapasitesi inşa etme biçimlerini açıklayan analitik bir çerçeve olarak ele alınmalıdır. Taylorizm, Fordizm ve Toyotizm üretim tarihini anlamak için nasıl işlevsel kavramlarsa, Kruppizm de bu yönüyle savunma sanayisinde küresel ölçekte etkin olan şirketlerin devlet aklı (raison d'Etat) ile tam bir entegrasyon içinde yapısal bir dış politika enstrümanına dönüşmesini, ittifak çemberleri inşa etme kaldıracı olmasını ve egemenlik ilişkilerini şekillendiren bir bağımlılık asimetrisi üretmesini açıklamak için benzer bir işlev görür. Zira Kruppizm, savunma sanayisini yalnızca fabrikalarda üretilen silah sistemlerinden ibaret görmez. Bu sistemlerin arkasındaki diplomatik ilişkileri, tedarik bağımlılıklarını, eğitim ve bakım ağlarını, teknoloji transferini ve alıcı devletle kurulan uzun vadeli stratejik bağı birlikte ele alır. Kavram bu anlamda, Dwight D. Eisenhower'ın 1961'deki ünlü veda konuşmasında kavramsallaştırdığı Askeri-Endüstriyel Kompleks (Military-Industrial Complex-MIC) kuramından niteliksel olarak ayrışır. Eisenhower'ın modeli, savunma sanayisinin iç siyaset, bütçe ve demokratik kurumlar üzerindeki içsel tehdidine odaklanırken, Kruppizm, bu yapının dış politikada bir nüfuz ve yapısal bağımlılık üretme mekanizması olarak nasıl işlediğini ortaya koyar.</p>

<p>1871-1918 arasındaki "Klasik Kruppist Çağ"da, Krupp ve Mauser gibi silah firmaları, onları fonlayan Ludwig Löwe, Gerson Bleichröder gibi finansal aktörlerin kurduğu küresel ticari ağlar ve nihayet Von der Goltz, Emil Körner gibi askeri danışmanlar Berlin'in "Küresel Güç (Weltmacht)" vizyonunun önemli araçları haline geldi. Osmanlı İmparatorluğu ve Latin Amerika pazarlarında neredeyse kusursuz işleyen Kruppist Dış Politika modeli, silah ticaretinin yalnızca ekonomik kazanç değil, diplomatik nüfuz ve stratejik hizalanma üreten bir araç olduğunu gösterdi. 1918'de Alman İmparatorluğu ve Hohenzollern Hanedanlığı siyasal iktidarını kaybederken, Krupp ailesi ve şirketi varlığını korudu.</p>

<p>Versailles düzeni de Kruppizmi sona erdirmedi. Aksine onu daha dolaylı, daha esnek ve yeraltı karakterli bir forma itti. Silahsızlandırılan Berlin, Krupp başta olmak üzere savunma sanayisi aktörleri eliyle askeri-teknolojik birikimini sınırların ötesine taşıdı. İsveç'te Bofors, Hollanda'da Siderius ve Sovyet Rusya'daki Lipetsk ile Kama merkezli gizli işbirlikleri, Alman araştırma ve geliştirme (AR-GE) kapasitesinin paravan şirketler, teknik ortaklıklar ve örtülü ağlar üzerinden sürdürülmesine imkan verdi. Bu nedenle 1918-1945 arası dönem, "Totaler Krieg" yani "Topyekun Savaş" kavramından hareketle "Topyekun Kruppizm Çağı" olarak tanımlanabilir. Bu dönemde savunma sanayisi, yalnızca diplomasinin destek unsuru olmaktan çıkarak devletlerin ekonomik, bilimsel ve toplumsal kapasitesini kendi potasında eriten devasa bir savaş ekonomisinin merkezine yerleşmiştir. 1930'lardan itibaren totaliter rejimlerin yükselişiyle bu miras daha ideolojik, agresif ve kuşatıcı bir karakter kazanmıştır. Bu bağlamda savunma sanayisi de topyekun savaş devletinin taşıyıcı kolonlarından birine dönüşmüştür.</p>

<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kruppizm bu kez iki kutuplu bir "Bloklar Kruppizmi"ne evrildi. Soğuk Savaş'ta bir ülkenin kullandığı tüfekten uçağının radar frekansına kadar her unsur, sistemsel bir Silah Kardeşliği (Waffenbrüderschaft) üretiyordu. Aynı silah sistemini kullanmak kriz anında mühimmat, yedek parça, bakım ve eğitim hatları üzerinden üretici merkeze bağlanmak anlamına geliyordu.</p>

<p>Nitekim Washington bu bağımlılık ilişkisini NATO bünyesindeki standardizasyon mekanizmalarıyla derinleştirirken, Moskova Varşova Paktı içinde katı bir lojistik hiyerarşi inşa etmiştir. Bugün ise bu model, gücün namlu çapından çok yapay zeka algoritmaları, otonom sistemler, elektronik harp, veri linkleri ve kaynak kodları üzerinden tanımlandığı "Neo-Kruppist Çağ"a bırakmıştır. Çok kutuplu dünyada savunma sanayisi, jeo-ekonomik rekabetin organik bir bileşenidir. AR-GE, finans, diplomasi, ham madde güvenliği ve tedarik zinciri yönetimi artık savaşa hazırlık kapasitesinin ana omurgasını oluşturur. Devasa savunma bütçelerine rağmen bağımsız askeri rasyonalite geliştiremeyen ve dış güvenlik şemsiyelerine bağımlı kalan aktörlerin kırılganlığı, salt silah tedariki odaklı analizlerin yetersizliğini göstermektedir.</p>

<h2>Ayrı yürü, birlikte vur</h2>

<p>Bu noktada savunma sanayisi ile dış politikanın senkronizasyonu belirleyici hale gelir. Savunma sanayisi, yüksek AR-GE maliyetleri ve ölçek ekonomisi nedeniyle yapısal olarak ihracata bağımlıdır. Dolayısıyla bir ülkenin savunma ürünlerinin küresel pazarlarda kalıcı olabilmesi, yalnızca mühendislik başarısıyla açıklanamaz. Askeri platformların ihracatı bakım, eğitim, mühimmat, finansman, siyasi güven ve diplomatik süreklilik gerektirir. Bir başka ifadeyle savunma sanayisinin sürdürülebilir başarısı, dış politikanın jeopolitik etki alanıyla doğrudan bağlantılıdır.</p>

<p>Moltke'nin savaş meydanı için geliştirdiği "Getrennt marschieren, vereint schlagen" yani "Ayrı yürü, birlikte vur" ilkesi, bu ilişkiyi anlamak için güçlü bir model sunar. Savunma sanayisi kendi mühendislik rasyonalitesiyle, diplomasi ise siyasi ve hukuki dinamikleriyle ilerlemelidir. Ancak kritik eşikte bu iki alan aynı stratejik hedefe yönelmelidir. Teknik başarı geçici bir muharebeyi kazandırabilir fakat kalıcı jeopolitik etki, diplomasinin bu teknik başarıyı siyasi koruma, ömür devri yönetimi ve kurumsal doktrin uyumuyla tahkim etmesiyle doğar.</p>

<p>Harp tarihi muazzam teknolojik asimetrilere ve yerel/kısa vadeli başarılara rağmen, bütüncül bir makro-strateji eksikliği nedeniyle trajik şekilde çökmüş devletlerin ve sistemlerin örnekleriyle doludur. Bir savunma ürününün küresel pazarda kalıcı bir yer edinmesi ve jeopolitik bir nüfuz alanı yaratması, bir başka ifadeyle muharebeyi kazanıp bütüncül bir savaşı kaybetmemesi bu senkronizasyon yeteneğine bağlıdır.</p>

<h2>Ham madde tedarikinin önemi</h2>

<p>Bu jeopolitik senkronizasyonun en hayati parametrelerinden biri de kritik ham maddelere erişim güvenliğidir. En üst düzey mühendislik ve tasarım kabiliyetlerine sahip olunsa dahi, tedarik zincirinde yaşanacak olası bir kırılmanın yaratacağı krizler, ikamesi ve telafisi neredeyse imkansız stratejik zafiyetler doğurur. Dolayısıyla bu asimetrik riskler ancak proaktif bir diplomasi ağının ve çok taraflı ticaret diplomasisi enstrümanlarının eş zamanlı devreye girmesiyle yönetilebilir. Nitekim günümüz "Neo-Kruppist Çağı"nda, akıllı mühimmatların güdüm sistemlerinden insansız platformların motor bloklarına kadar her kritik askeri mimarinin görünmez donanım omurgasını Nadir Toprak Elementleri (NTE) oluşturmaktadır. "Klasik Kruppist Dönem"de Kıta Avrupası jeopolitiği ve özellikle Almanya için Alsas-Loren bölgesinin zengin kömür ve demir havzaları neyi ifade ediyorsa bugün Çin'in nadir toprak elementlerinde özellikle ayrıştırma, rafinaj ve kalıcı mıknatıs üretimi gibi kritik halkalarda yüzde 90'a yaklaşan hakimiyeti de küresel piyasalarda benzer bir stratejik veto gücü üretmektedir. Gelinen noktada ham madde savaşları, en azından şimdilik, fiziki sınır aşımı veya konvansiyonel toprak ilhakıyla değil, tedarik hatlarının felç edilmesi, ihracat kotaları ve akıllı ambargolar gibi rafine jeo-ekonomik enstrümanlarla icra edilmektedir.</p>

<h2>Türkiye'nin savunma sanayisi ekosistemi</h2>

<p>Bu dönüşüm matrisinde Türkiye'nin son yıllarda geliştirdiği savunma sanayisi ekosistemi ayrıca dikkati çekicidir. BAYKAR'ın insanlı ve insansız hava aracı (İHA-SİHA) sistemleri, HAVELSAN'ın komuta-kontrol ve yazılım çözümleri, ASELSAN'ın elektronik harp, radar ve haberleşme kabiliyetleri, ROKETSAN'ın füze ve mühimmat ailesi, TUSAŞ'ın hava platformları, STM'nin deniz platformları, TEI ve Kale Grubu'nun motor ve alt sistem çalışmaları Türkiye'yi silah ithal eden bir aktör olmaktan çıkararak güvenlik mimarisi ihraç edebilen bir ülke konumuna taşımaktadır. Bu ekosistemin stratejik değeri, tekil platformların başarısından ziyade, eğitim, bakım, mühimmat, veri linki, yazılım, elektronik harp ve diplomatik temaslarla birlikte alıcı ülkelerde uzun vadeli güvenlik ortaklıkları oluşturabilmesidir. Bu yönüyle Türkiye'nin savunma sanayisi hamlesi, "Neo-Kruppist Çağ"da teknik kabiliyetiyle dış politika aklının birlikte hareket ettiği ölçüde kalıcı jeopolitik etki üretebilecek bir örnek olarak var olacaktır.</p>

<p>Sonuç olarak savunma sanayisi, salt ekonomik rasyonaliteyle işleyen, ticari kar odaklı klasik bir üretim sektörü olmanın çok ötesindedir. Savunma sanayisi, doğası gereği doğrudan egemenlik alanıyla illiyet bağı bulunan, devletlerin küresel sistemde asimetrik bağımlılık ilişkileri kurmasını ve uluslararası ölçekte stratejik etki üretme kapasitesi olan jeopolitik mimarinin ana taşıyıcı kolonudur. Ancak bu kapasitenin kalıcı jeopolitik değere dönüşebilmesi için "endüstriyel rasyonalite", "diplomatik esneklik", "ham madde güvenliği" ve "askeri gereklilik" arasında hassas bir denge kurulmalıdır. Aksi halde en gelişmiş platformlar bile geçici başarılar üretir. Kalıcı etki ise ancak savunma sanayisi ile dış politikanın "ayrı yürüyüp birlikte vurduğu" yerde doğar.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/kruppist-cagdan-bugune-savunma-sanayiinin-donusumu</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/kruppist-cagdan-bugune-savunma-sanayisinin-donusumu.jpg" type="image/jpeg" length="94257"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Jeopolitik riskler altın fiyatlarını nasıl etkiliyor?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/jeopolitik-riskler-altin-fiyatlarini-nasil-etkiliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/jeopolitik-riskler-altin-fiyatlarini-nasil-etkiliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yüksek enerji fiyatları ve enflasyon endişeleri sıkı para politikası (faiz artırımı) beklentilerini besleyerek, altın fiyatlarında düşüşe sebep olmuştur...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Finans ve Bankacılık Bölümü Başkanı Prof. Dr. Güven Delice, küresel jeopolitik risklerin altın fiyatlarına etkilerini kaleme aldı.</p>

<p>***</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Altın, rezerv varlık, yatırım aracı, mücevherat ve teknoloji/endüstriyel (özellikle elektronik) alanlarda kullanıma konu olan bir emtiadır. Herhangi bir kurum tarafından ihraç edilmeyen, dolayısıyla değeri ihraç edenin ödeme gücüne bağlı olmayan bir varlık olarak altın, merkez bankalarının uluslararası rezervlerinin önemli bir bileşenidir. Altın, kredi veya karşı taraf riski taşımadığı için güvenilir bir finansal araç olarak görülür ve bu da onu en önemli rezerv varlıklarından biri yapar. Merkez bankasındaki altın rezervlerinin büyüklüğü, ulusal finansal sisteme olan güven konusunda önemli bir işlev görür.</p>

<p>Altının güvenli liman özelliği nedeniyle, siyasi belirsizlik ve istikrarsızlık dönemlerinde merkez bankalarının talepleri artmaktadır. Diğer taraftan, portföy çeşitlendirmesi, enflasyona karşı korunma ve risk yönetimi açısından ilgi gören altın, özellikle stresli zamanlarda yatırımcılar açısından tercih edilen bir varlıktır. Yatırımcılar için altın psikolojik bir çapa görevi görmektedir. Finansal varlıkların değer saklama işlevi, getiri sağlama işlevinden daha önemli hale geldiğinde altına talep artmaktadır.</p>

<h2>Altın fiyatlarının seyri</h2>

<p>Merkez bankalarının altın alımlarının artmasında 2008 küresel finans krizi, Avrupa borç krizi ve 2022'de Rusya-Ukrayna Savaşı'nın başlaması dönüm noktaları olmuş, bu dönemlerde fiyatlar da hareketlenmiştir. Özellikle 2022'den itibaren artan talebin etkisiyle altın fiyatlarında rekor artışlar ortaya çıkmıştır. Bu dönemde merkez bankalarının talebindeki artışlar, altın fiyatlarındaki artışın katalizörü olmuş, doların zayıflaması ve artan güvenli liman talebi fiyatlardaki artışı desteklemiştir. Dünya Altın Konseyinin verilerine göre ons başına fiyatlar 2024'te istikrarlı bir yükseliş trendine girmiş ve bu trend 2025'te artarak devam etmiş, Ocak 2026'da tüm zamanların en yüksek seviyesi olan 5 bin 400 doların üzerine çıkmıştır.</p>

<p>Diğer taraftan, ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarının başlamasından bu yana altın fiyatlarında anormal bir seyir ortaya çıkmış, savaşla birlikte gerileme başlayan fiyatlarda Mayıs ayının son iki haftasındaki artışların ardından Haziran ayı başında yeniden düşüş söz konusu olmuştur. Mart ayı başlarında 5 bin 313 dolar olan altın fiyatları yüzde 18'e yakın bir düşüş yaşayarak 2 Haziran itibarıyla 4 bin 503 dolara gerilemiştir. Bu dönemde savaşın enerji fiyatları üzerinden ortaya çıkardığı enflasyonist baskılar ve başta ABD hazine tahvilleri olmak üzere reel getirilerdeki artışlar altına yönelik talepte bir gerileme oluşturmuştur. Yüksek enflasyon altına talebi artırırken, enflasyonla mücadele kapsamında faiz oranlarının artırılması ters yönde etki yapar. Bu çerçevede yüksek enerji fiyatları ve enflasyon endişeleri sıkı para politikası (faiz artırımı) beklentilerini besleyerek altın fiyatlarında düşüşe sebep olmuştur. Satış dalgasına kaynaklık eden bir başka husus savaş nedeniyle likidite ihtiyacının artmasıdır. Fiyatlardaki gerileme, altının stratejik varlık ve güvenli liman özelliklerinin zayıflamasının değil, likidite ihtiyacının arttığının göstergesi olarak değerlendirilebilir.</p>

<h2>Merkez bankalarının altın alımları</h2>

<p>2022 sonrasında altın fiyatlarındaki artışta etkili olan faktörler arasında merkez bankalarının fiziki altın alımları ve yatırımcıların altına dayalı borsa yatırım fonu (ETF) ve benzeri ürünlere yönelik artan talepleri dikkat çekmektedir. Bu süreçte, finansal yaptırım kaygıları, ABD başta olmak üzere birçok ülkede borç yükündeki artışlar ve enflasyon konusundaki endişeler önemli rol oynamıştır.</p>

<p>Dünya Altın Konseyinin tahminlerine göre merkez bankası alımları 2022 öncesi tarihsel ortalamaların oldukça üzerine çıkmış, bu yıldan itibaren yıllık ortalama 1000 tonun üzerinde altın alımı gerçekleştirilmiştir. En fazla altın biriktiren ülkelerin genellikle jeopolitik gerilimlere en çok maruz kalan ülkeler olduğu dikkat çekmektedir. Fiyat dalgalanmalarına rağmen, jeopolitik riskler nedeniyle merkez bankaları kaynaklı altın talebi artmaya devam etmektedir. Bazı ülkelerin, artan harcamalar, döviz baskıları ve savaş kaynaklı likidite sorunları nedeniyle satış pozisyonu almaları bu eğilimi tersine çevirmemiştir.</p>

<h2>Merkez bankaları neden fiziki altın stoklarını artırmaya çabalıyorlar?</h2>

<p>Merkez bankalarının rezerv yönetiminde jeopolitik riskler giderek daha belirleyici bir rol oynamaktadır. Jeopolitik gerilimlerin artmasıyla birlikte, merkez bankası rezervlerinde ABD dolarının payının azaltılması çabaları, altın alımlarının artması ve yurt dışındaki rezervlerin önemli bir kısmının geri getirilmesiyle küresel rezervlerde altın ikinci sıraya yerleşmiştir. Kısa vadeli fiyat dalgalanmalarından bağımsız olarak, dolar varlıklarının yaptırıma tabi tutulabileceği, el konulabileceği veya değer kaybedeceği endişeleri öne çıkmış, bu da varlık çeşitlendirmesi amacını öncelikli konuma yükseltmiştir.</p>

<p>Rezerv yönetiminde dolar hala güvenli liman olarak görülürken, ABD'nin ticari ve finansal politikaları bu güveni ciddi biçimde sarsmaya başlamıştır. ABD'nin öncülük ettiği ticaret savaşları, 2022'de ABD öncülüğünde Rusya'ya yönelik uygulamaya konulan sert finansal yaptırımlar ve bu kapsamda ülkenin yurt dışındaki varlıklarının dondurulması, doların silah olarak kullanılması gibi hususlar merkez bankalarının altına yönelmelerinin önemli nedenleri arasında yer almaktadır.</p>

<p>Gelişmekte olan ülkelerin önemli bir kısmında merkez bankalarının altın talebindeki artış, esas olarak finansal yaptırımlar konusundaki endişelerden ve/veya uluslararası para sistemindeki olası değişiklik beklentilerinden kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan, ekonomi anlayışı sıfır toplamlı bir bakış açısına dayanan ABD Başkanı Donald Trump'ın ekonomik faaliyetleri canlandırmak için Fed'e yönelik baskıları Bankanın bağımsızlığı konusunda endişelere ve finans piyasalarında tedirginliğe yol açmakta, bu da altın talebine yansımaktadır. Bu hususlar, doların küresel para sisteminin nominal çıpası olarak güvenilirliğini zayıflatmaktadır. Dolardan uzaklaşma, beraberinde altına yönelik ilgiyi artırmaktadır. Diğer güçlü para birimleri küresel ölçekten yoksun oldukları için, merkez bankaları siyasi olarak tarafsız, el koymaya karşı dirençli bir rezerv varlık olarak altına yönelmektedirler.</p>

<p>Özetle, merkez bankalarının altına yönelik talep artışı, esas olarak, ekonomik belirsizliklerin ve jeopolitik gerilimlerin kaynaklık ettiği finansal koruma arayışının tezahürü niteliğindedir. Bu bağlamda, belirsizlikler devam ettiği sürece altına yönelik talebin artacağı, jeopolitik faktörlerin altın talebini yönlendirmede belirleyici olmaya devam edeceği söylenebilir. İsrail/ABD-İran savaşıyla birlikte fiyatlarda ortaya çıkan düşüşler 2023 sonrası ivme kazanan yükseliş trendini tersine çevirecek düzeyde gözükmemektedir. Merkez bankalarının devam eden alımları nedeniyle talep güçlüdür. Halihazırda piyasayı yönlendiren en önemli faktör ABD-İran müzakereleridir. Müzakerelerin olumsuz sonuçlanması jeopolitik riskleri artırıp, güvenli liman arayışlarını hızlandırabilecektir. Orta vadede, yüksek küresel borç yükleri, ABD'deki ticari ve mali açıklar, merkez bankalarının rezerv çeşitlendirme ve dolardan uzaklaşma çabaları altın talebinin azalmasını engelleyecek faktörler olarak yerini korumaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/jeopolitik-riskler-altin-fiyatlarini-nasil-etkiliyor</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/jeopolitik-riskler-altin-fiyatlarini-nasil-etkiliyor.jpg" type="image/jpeg" length="98775"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye-Suudi Arabistan stratejik bağlantısallık hamlesi Orta Doğu'yu nasıl dönüştürebilir?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/turkiye-suudi-arabistan-stratejik-baglantisallik-hamlesi-orta-doguyu-nasil-donusturebilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/turkiye-suudi-arabistan-stratejik-baglantisallik-hamlesi-orta-doguyu-nasil-donusturebilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yeni dönemde, Türkiye-Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan (Umman) demir yolu hattı projesinin Suriye ve Ürdün kesimlerinde demir yolu altyapısının kurulmasına yönelik çalışmaların hız kazanması öngörülebilir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi (AYBÜ) Uluslararası Ekonomik Entegrasyon Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Kenan Aslanlı, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında imzalanan lojistik ve demir yolu mutabakatlarının bölgesel bağlantısallık ve ticaret koridorları açısından olası sonuçlarını kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Türkiye bir süredir stratejik öngörü ve vizyonla Basra Körfezi, Umman Denizi, Kızıldeniz ve Akdeniz arasında adım adım yeni bir stratejik bağlantısallık mimarisi kurgulamaktadır. Bu stratejik tasarım tedarik hatlarında yaşanabilecek aksaklıklara karşı daha dirençli alternatifler oluşturmaya ve Körfez-Türkiye-Avrupa Birliği (AB) aksında kesintisiz taşımacılığı sağlamaya yöneliktir. Bu kapsamda öncelikle Kasım 2025'te Türkiye ve Umman arasında “Denizcilik Alanında İşbirliğine Dair Anlaşma” ve “Ulaştırma, Ulaştırma Koridorları, Haberleşme ve Bilgi Teknolojileri Alanlarında Mutabakat Zaptı” imzalandı. Burada Türkiye ve Umman’ın çok modlu taşımacılık, kara yolu taşımacılığı, liman işletmeciliği ve lojistik koridorları dahil olmak üzere geniş bir yelpazede işbirliği tescillendi.</p>

<p>Ardından, bölgesel stratejik bağlantısallık tasarımının bir sonraki aşamasına geçildi. Türkiye ve Umman arasındaki 3 ülkeyle (Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan) yeni ulaştırma koridorlarının inşasına yönelik adımlar atıldı. Bu çerçevede, Şubat 2026'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a resmi ziyareti sırasında, ulaştırma ve lojistik alanlarında mevcut işbirliğinin daha da güçlendirilmesinde mutabık kalındı. Ardından, Nisan 2026'da Suudi Arabistan ile varılan mutabakat sonucunda, Türk tır şoförlerinin Körfez ülkelerine geçişini kolaylaştıran 15 günlük transit vize uygulaması başlatıldı. Nisan 2026'da Türkiye, Suriye ve Ürdün ulaştırma bakanları arasında ulaştırma işbirliğine yönelik Mutabakat Zaptı imzalandı. Burada özellikle bu ülkelerin kara yolu, demir yolu ve deniz yolu imkanlarının entegrasyonu ve senkronizasyonu, Akabe Limanı üzerinden Kızıldeniz bağlantısının kurulması ve "Hicaz Demiryolu"nun canlandırılması stratejik hedefleri belirlendi.</p>

<p>Nihayet, 9 Haziran 2026'da Türkiye ve Suudi Arabistan Ulaştırma Bakanlarının imzaladıkları “Demiryolu Sektörü Alanında İşbirliğine İlişkin Mutabakat Zaptı” ve “Lojistik Hizmetleri Alanında İşbirliğine İlişkin Mutabakat Zaptı” ile 2025'ten itibaren ivme kazanan yeni koridor inşası sürecinin somutlaştırılması açısından kritik faza girilmiş oldu. Bu anlaşmaların ortak lojistik merkezlerin inşasından demiryolu sektöründe kapsamlı işbirliğine kadar geniş yelpazede içerik sunduğu görülmektedir. Ayrıca söz konusu anlaşmalar modern ve genişletilmiş Hicaz Demiryolu Projesi olarak nitelendirebileceğimiz ve sonraki aşamada Umman’a kadar uzatılabilecek jeostratejik öneme haiz Türkiye-Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan demir yolu hattı projesi için gerekli ortak siyasi iradenin, kurumsal çerçevenin ve teknik işbirliği mekanizmalarının oluşturulması yönünde de zemin hazırlamaktadır.</p>

<h2>Ülkelerin altyapı çalışmaları ve mikro temeller</h2>

<p>Bağlantısallık projelerinin uygulanabilirliği yalnızca jeopolitik değerlendirmelere değil, aynı zamanda teknik altyapı özellikleri, sosyoekonomik parametreler ve finansal boyutlar gibi kritik mikro temellere (microfoundations) de bağlıdır. Türkiye-Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan demir yolu hattı projesinin gerçekleştirilmesi açısından önemli bir avantaj, Türkiye'de Suriye sınırına kadar ve Suudi Arabistan'da Ürdün sınırına kadar uzanan işlevsel demiryolu altyapısının mevcut olmasıdır. Türkiye Nisan 2026’da Suriye sınırı boyunca 350 kilometrelik demiryolu hattında yenileme çalışmalarını tamamladı. Bu mevcut hattın Irak sınırına kadar uzatılmasıyla birlikte Kalkınma Yolu Projesi ile de entegrasyonu sağlanacaktır. Yani Türkiye'nin bölgesel bağlantısallık vizyonunda Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan güzergahı ve Kalkınma Yolu tamamlayıcı ve bütünleşmiş ağlar olarak yer almaktadır. Suudi Arabistan'ın demir yolu ağı ise Ürdün sınırındaki Al Haditha bölgesine kadar uzanmaktadır.</p>

<p>Dolayısıyla yeni dönemde yapılması gereken önemli çalışmalar Ürdün ve Suriye’de demir yolu altyapısının yeniden kurulmasıdır. Ürdün, kuzeyden güneye hem Suriye sınırına hem de Akabe Limanı yönünde demir yolu altyapısının kurulmasına yönelik planlara sahiptir. Suriye’de ise ülke genelinde demiryolu altyapısının iç savaştan etkilenmesinin yanı sıra bazı teknik detaylar da söz konusudur. Şam’dan Ürdün’e kadar olan bölümdeki Hicaz Demiryolu’nun ray açıklığı (1050 mm) ile Şam’dan kuzeydeki standart demir yolu ağının ray açıklığı (1435 mm) farklıdır. Suriye’nin demiryolu ağı, ülkenin Lazkiye ve Tartus limanlarıyla Şam ve Halep gibi ekonomik merkezlerin bağlantısı üzerine kurgulanmıştır ve şu an sınırlı hizmet sunmaktadır. Suriye genelinde demir yolu altyapısının işlevsel hale getirilmesinin yanı sıra, Şam'dan güneye ve kuzeye doğru uzanan demir yolu ağlarında ray açıklığının standartlaştırılması da sağlanmalıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tüm bu çalışmaların yapılabilmesi için güçlü siyasi irade ve olumlu bölgesel konjonktüre ek olarak finansman kaynaklarına da ihtiyaç vardır. Türkiye ve Suudi Arabistan, özellikle Suriye özelinde, demir yolu ve otoyol altyapısının yeniden yapılandırılması için ortak bir finansman mekanizması geliştirebilir. Ama burada vurgulamamız gereken önemli bir husus daha var. Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve "Aden Körfezi-Babül Mendep Boğazı-Kızıldeniz" rotasına yönelik tehditlerin devam etmesi, Körfez ülkeleri için alternatif ulaştırma ve enerji koridorlarının önemini göstermiştir. Örneğin, Suudi Arabistan'ın doğudaki Abqaiq Petrol Tesislerini Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu Terminali'ne bağlayan, bin 200 kilometre uzunluğunda ve günlük 7 milyon varil kapasiteye sahip Doğu-Batı Petrol Boru Hattı, alternatif güzergahların stratejik önemini ortaya koymuştur. Bu örnek, yalnızca enerji arz güvenliği açısından değil, gübre, petrokimya ürünleri, inşaat malzemeleri ve gıda ürünleri gibi fosil yakıt dışındaki malların ticaretinde de alternatif ulaştırma koridorlarının önemini ortaya koymuştur. Tüm bunları göz önünde bulundurarak Körfez ülkelerinin halihazırda yaklaşık 5 trilyon dolar değerinde varlıkları kontrol eden varlık fonlarının (sovereign wealth funds) 2030'a kadar olan kritik dönemde bölgesel ulaştırma ve altyapı projelerinin finansmanına daha fazla öncelik verecekleri beklenebilir.</p>

<h2>Yeni dönemin öncelikleri ve eğilimleri</h2>

<p>Yeni dönemde Türkiye-Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan (Umman) demir yolu hattı projesinin Suriye ve Ürdün kesimlerinde demir yolu altyapısının kurulmasına yönelik çalışmaların hız kazanması öngörülebilir. Bunun yanı sıra, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında Suriye, Ürdün ve Irak üzerinden düzenli kara yolu bağlantısının sağlanabilmesi için, başta Suriye olmak üzere ilgili ülkelerdeki otoyol altyapısının iyileştirilmesine yönelik çalışmalar hızlandırılabilir. Sınır kapılarında geçiş süreçlerinin dijital çözümler ve çeşitli kolaylaştırılmış prosedürlerle hızlandırılması öncelikler arasında yer alabilir. Türkiye-Suudi Arabistan Koridoru içerisindeki entegrasyon ve senkronizasyonun yanı sıra, Türkiye’nin merkezi aktör olarak yer aldığı Kalkınma Yolu, Orta Koridor ve onun bileşeni olan Zengezur Koridoru gibi ulaştırma koridorlarının da birbiriyle tamamlayıcı niteliğinin öne çıkarılması önemlidir.</p>

<p>Tüm bunların sorunsuz gerçekleşmesinin ön şartları ise bölgesel bağlantısallık mimarisi ile bölgesel güvenlik mimarisinin eşzamanlı olarak inşa edilmesi ve 2030'a kadarki kritik dönemde koridorların bileşeni olan bölge ülkelerinin iç siyasi ve sosyoekonomik istikrarının korunmasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/turkiye-suudi-arabistan-stratejik-baglantisallik-hamlesi-orta-doguyu-nasil-donusturebilir</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/turkiye-suudi-arabistan-stratejik-baglantisallik-hamlesi-orta-doguyu-nasil-donusturebilir.jpg" type="image/jpeg" length="84944"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yapay zeka kontrolden çıkıyor mu?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/yapay-zeka-kontrolden-cikiyor-mu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/yapay-zeka-kontrolden-cikiyor-mu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Özyinelemeli yapay zeka kapasitesi, geleceğin güç mimarisinde yalnızca bir araç değil, doğrudan gündem kurucu bir jeopolitik kapasite haline dönüşebilir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA araştırmacısı Prof. Dr. Erman Akıllı, yapay zekada kendi kendini geliştiren sistemlerin geleceğin güç dengeleri ve dijital egemenlik anlayışı üzerindeki etkilerini kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Yapay zeka teknolojisi geliştiricilerinden Anthropic, geçtiğimiz günlerde yayımladığı “When AI Builds Itself” (Yapay zeka kendini inşa ettiğinde) başlıklı yazıyla yapay zeka teknolojilerinin geleceğine dair önemli bir uyarıyı kamuoyuyla paylaştı. Yazının merkezinde, Türkçeye “özyinelemeli kendini geliştirme” olarak çevirebileceğimiz “recursive self improvement” kavramı bulunmaktadır. Anthropic bu kavramı, bir yapay zeka sisteminin insan müdahalesi olmaksızın kendisinden daha yetenekli bir halefi tasarlayıp eğitebilmesi olarak tanımlamaktadır. Şirket, henüz bu eşiğe ulaşılmadığını ve böyle bir sonucun kaçınılmaz olmadığını vurgulasa da söz konusu gelişmenin pek çok kurumun ve devletin hazırlıklı olduğundan çok daha erken gerçekleşebileceği uyarısında bulunmaktadır.</p>

<h2>Yapay zekada yeni eşik</h2>

<p>Bu uyarıyı önemli kılan husus, söz konusu gelişmenin soyut bir gelecek tasavvurundan değil, bizzat şirketin kendi faaliyetlerinden hareketle dile getiriliyor olmasıdır. Anthropic’in açıkladığına göre, kurumun kod tabanına eklenen kodun yüzde sekseninden fazlası Mayıs 2026 itibarıyla Claude tarafından yazılmaktadır. İki yıl önce yalnızca birkaç puan düzeyinde olan bu oran, bugün şirketin yapay zeka geliştirme sürecinin önemli bir kısmının yine yapay zeka tarafından yürütüldüğünü göstermektedir. Bir başka ifadeyle, yapay zekayı inşa eden insan eli giderek geri çekilmekte, yapay zekânın kendi gelişim sürecindeki payı ise hızla artmaktadır.</p>

<p>Asıl can alıcı mesele tam da burada başlamaktadır. İnsan artık yalnızca üreten değil, yönlendiren, izleyen ve son aşamada doğrulayan bir konuma doğru itilmektedir. Bu ilk bakışta verimlilik artışı gibi görülebilir. Nitekim yapay zekanın kod yazması, araştırma süreçlerini hızlandırması, bilimsel keşiflere katkı sunması ve sağlık gibi alanlarda insanlığa büyük faydalar sağlaması mümkündür. Ancak aynı süreç, insanların yapay zeka sistemleri üzerindeki denetimini kaybetme ihtimalini de beraberinde getirmektedir. Anthropic’in açıklamasını önemli kılan da tam olarak bu “dürüstlüktür (!)”. Şirket, kendi geliştirdiği teknolojinin yalnızca imkânlarını değil, denetlenemez hale gelme riskini de açıkça kabul etmektedir.</p>

<h2>Teknolojik rekabetin ötesinde, tekelleşme riski</h2>

<p>Eğer özyinelemeli kendini geliştirme bir gerçekliğe dönüşürse, bu teknolojiye ilk ulaşan aktörlerin elindeki üstünlük yalnızca geçici bir avantaj olarak kalmayacak, aynı zamanda kalıcı ve telafisi güç bir dijital asimetriye dönüşecektir. Çünkü kendi halefini inşa edebilen bir yapay zeka sistemi, her yeni gelişim döngüsünde rakipleriyle arasındaki mesafeyi daha da açma potansiyeline sahip olacaktır. Bu durum, klasik anlamda teknolojik rekabetin ötesinde, yeni bir güç yoğunlaşması ve tekelci kapasite üretimi anlamına gelecektir. Zira bu aşamada belirleyici mesele artık kimin daha iyi bir model geliştirdiği değil, kimin kendi kendini geliştiren zeka döngüsünü önce kurduğu meselesi olacaktır.</p>

<p>Bu noktada mesele, uluslararası ilişkiler teorisi açısından da son derece kritik bir boyut kazanmaktadır. John Mearsheimer’in saldırgan (ofansif) realizm anlayışında vurguladığı üzere, uluslararası sistemde güç yalnızca sahip olunan kapasite değil, aynı zamanda aktörlerin gündem belirleme ve diğer aktörlerin davranış alanını sınırlandırma kabiliyetidir. Benzer biçimde, yapay zeka çağında kendi kendini geliştiren model döngüsünü kuran aktör, yalnızca teknolojik üstünlük elde etmiş olmayacak, aynı zamanda uluslararası alanın stratejik gündemini de şekillendirme imkânına kavuşacaktır. Başka bir ifadeyle, özyinelemeli yapay zeka kapasitesi, geleceğin güç mimarisinde yalnızca bir araç değil, doğrudan gündem kurucu bir jeopolitik kapasite haline dönüşebilir.</p>

<h2>Meşru, denetlenebilir ve çok katmanlı bir küresel yönetişimin gerekliliği</h2>

<p>Devletler adına diğer bir risk alanı ise dijital asimetrinin epistemik bağımlılığa dönüşmesidir. Bilgiyi üreten, işleyen, sınıflandıran ve onaylayan altyapının belirli teknoloji merkezlerinde yoğunlaşması, geri kalan aktörleri yalnızca teknolojinin değil, o teknoloji aracılığıyla üretilen bilginin, kararın ve anlam dünyasının da bağımlı tüketicileri haline getirebilir. Bu nedenle özyinelemeli kendini geliştirme ihtimali, yalnızca daha güçlü yapay zeka modellerinin ortaya çıkması anlamına gelmez. Aynı zamanda egemenliğin veri, algoritma, hesaplama kapasitesi ve bilişsel altyapılar üzerinden yeniden tanımlandığı yeni bir uluslararası düzenin habercisidir. Dolayısıyla dijital otonomi artık teknik bir kapasite meselesi değil, egemenliğin yeni eşiği olarak görülmelidir.</p>

<p>Anthropic’in önerdiği küresel koordinasyon çağrısı da meseleyi doğrudan uluslararası siyasetin merkezine taşımaktadır. Şirketin bu eşik aşılmadan önce gelişmeyi yavaşlatma ya da geçici olarak durdurma seçeneğinin elde tutulması gerektiğini savunması, yapay zeka denetiminin artık yeni bir silah kontrolü meselesi olarak ele alındığını göstermektedir. Ancak yapay zeka alanındaki denetim sorunu, nükleer silah kontrolünden çok daha karmaşık bir karaktere sahiptir. Bir eğitim sürecini gizlemek, füze rampalarını saklamaktan daha kolaydır. Veri merkezleri, çipler, yazılımlar ve model mimarileri hem sivil hem de stratejik amaçlarla kullanılabilir. Dahası, bu alanda sessizce kuralı ihlal ederek öne geçmenin getirisi son derece yüksektir. Bu nedenle yalnızca iyi niyete dayalı gönüllü yavaşlama rejimleri yeterli olmayacaktır. Asıl ihtiyaç, devletleri, teknoloji şirketlerini, uluslararası kuruluşları, akademiyi ve toplumları kapsayan meşru, denetlenebilir ve çok katmanlı bir küresel yönetişim mimarisidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Türkiye'nin milli egemenlik ve dijital diplomasi hamlesi</h2>

<p>Türkiye açısından bu tablonun ortaya koyduğu sonuç son derece açıktır. Yapay zekanın geleceğine dair kuralların, normların ve denetim mekanizmalarının yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye’nin bu tartışmanın yalnızca izleyicisi olması düşünülemez. Tam aksine, Türkiye bu sürecin hem ahlaki hem diplomatik hem de stratejik boyutlarında aktif bir rol üstlenmek zorundadır. Çünkü mesele yalnızca teknolojik rekabete ayak uydurmak değildir. Mesele, insanlığın geleceğini etkileyecek bir alanda kimin söz söyleyeceği, kimin norm üreteceği ve kimin meşruiyet zemini inşa edeceği meselesidir.</p>

<p>Türkiye’nin farklı bloklar, bölgeler ve medeniyet havzaları arasında köprü kurabilen diplomatik tecrübesi, bilişsel diplomasi çağında önemli bir stratejik imkâna dönüşmektedir. Küresel kuzey ile küresel güney arasında, Batı ittifakı ile yükselen güç merkezleri arasında ve devlet merkezli uluslararası düzen ile teknoloji merkezli yeni güç yapıları arasında denge kurabilen Türkiye, yapay zeka yönetişiminde daha adil, kapsayıcı ve meşru bir düzenin norm girişimcisi olabilir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “daha adil bir dünya mümkün” vizyonu, bu noktada yalnızca klasik uluslararası siyaset için değil, dijital çağın yönetişim mimarisi için de anlamlı bir rehber niteliği taşımaktadır. Zira yapay zekanın geleceği sadece teknolojinin geleceği değil; aynı zamanda hakikatin, egemenliğin ve adaletin de geleceğidir.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/yapay-zeka-kontrolden-cikiyor-mu</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/antropic.jpg" type="image/jpeg" length="96008"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye'nin PISA karnesi ne söylüyor?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-pisa-karnesi-ne-soyluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-pisa-karnesi-ne-soyluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye yalnızca kendi içinde bir ilerleme kaydetmiyor, aynı zamanda küresel ölçekte rekabet ettiği ülkeler karşısında da konumunu güçlendiriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Medipol Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi'nde Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi alanında Öğretim Üyesi Doç. Dr. Faik Tanrıkulu, Türkiye’nin Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’ndaki (PISA) konumunu ve bu durumun ne ifade ettiğini kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Türkiye’de eğitim meselesi, kamuoyunun en fazla tartıştığı alanlardan biri. Zaman zaman sosyal medyada, televizyon tartışmalarında veya gündelik siyasi polemiklerde eğitim sistemi üzerinden sert eleştiriler yapılıyor. Elbette eğitim gibi toplumun tamamını ilgilendiren bir alanda eleştiri doğaldır, hatta gereklidir. Ancak eğitim politikalarını değerlendirirken kısa vadeli gözlemlerle, münferit örneklerle ya da sosyal medyada öne çıkan olumsuzluklarla hüküm vermek bizi çoğu zaman eksik ve yanıltıcı sonuçlara götürebilir.</p>

<p>Çünkü eğitim; sağlık, ulaştırma veya altyapı gibi alanlardan farklı olarak sonuçları hemen görülebilen bir politika sahası değil. Bir hastane yatırımı, yol, köprü, havaalanı ya da şehir hastanesi yapıldığında bunun topluma yansıması kısa sürede görülür. Vatandaş hizmete erişir, fiziki kapasiteyi fark eder, somut değişimi günlük hayatında hisseder. Oysa eğitimde yapılan bir müfredat değişikliğinin, öğretmen niteliğine yönelik bir yatırımın, dijital öğrenme platformlarının, mesleki eğitimi güçlendiren politikaların veya erken yaşta beceri gelişimine yönelik adımların sonuçları ancak yıllar içinde ortaya çıkar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Algıların ötesinde bir başarı hikayesi</h2>

<p>Eğitim uzun soluklu bir inşa sürecidir. Bugün yapılan bir yatırımın sonucu, bazen on yıl sonra Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) verilerinde, iş gücü piyasasında, üniversite başarısında, teknoloji üretiminde veya toplumsal hareketlilikte görünür hale gelir. Bu nedenle eğitimde “hemen sonuç” beklentisi çoğu zaman gerçekçi değildir. Asıl mesele, sistemin doğru yönde ilerleyip ilerlemediğini anlamaktır. İşte burada uluslararası karşılaştırmalar, özellikle de Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve PISA verileri önemli bir ayna işlevi görmektedir.</p>

<p>Nitekim OECD Genel Sekreteri Mathias Cormann’ın Türkiye’ye ilişkin son açıklaması, eğitim tartışmalarında çoğu zaman gözden kaçan bu uzun vadeli perspektifi hatırlatması bakımından son derece önemlidir. Cormann, Türkiye’nin PISA sonuçlarına atıfla, “son on yılda doğru yönde eğilim gösteren az sayıdaki ülkeden biri” olduğunu belirtmiş ve bir sonraki PISA için gelen verilerin de Türkiye’deki olumlu eğilimin devam ettiğini gösterdiğini ifade etmiştir. Daha da önemlisi eğitimin gelirleri, verimliliği ve yaşam standartlarını iyileştirmenin en etkili yollarından biri olduğunu ancak bu alandaki olumlu değişimin etkisini göstermesinin uzun zaman aldığını vurgulamıştır.</p>

<p>Bu açıklama, Türkiye’de eğitim alanında yapılan tartışmalara daha serinkanlı ve veri temelli bakmamız gerektiğini gösteriyor. Çünkü kamuoyunda çoğu zaman sadece sorunlar konuşuluyor. Ancak uluslararası verilerde görülen iyileşme eğilimi yeterince tartışılmıyor. Oysa OECD’nin kendi değerlendirmesi de Türkiye’nin on yıldan uzun bir süre boyunca çoğu alanda PISA sonuçlarını iyileştiren az sayıdaki ülkeden biri olduğunu ortaya koyuyor. OECD’ye göre Türkiye’nin PISA 2022 sonuçları matematik ve fen alanlarında PISA’da şimdiye kadar ölçülen en yüksek seviyeler arasında yer almaktadır. Özellikle matematik ve fen performansı 2006 ve 2015 sonuçlarına göre daha iyi görünmektedir.</p>

<h2>PISA verilerinde Türkiye’nin yükselen grafiği</h2>

<p>Uluslararası ölçümler, eğitimdeki gelişmeleri ideolojik tartışmaların ve gündelik algıların ötesinde, daha objektif bir zeminde değerlendirme imkanı sunmaktadır. PISA gibi karşılaştırmalı araştırmalar, ülkelerin eğitim performansını belirli aralıklarla, ortak ölçütler ve standart yöntemler üzerinden ortaya koyar. Bu nedenle Türkiye’nin eğitimdeki seyrini değerlendirirken yalnızca kamuoyundaki tartışmalara değil, yıllar içinde oluşan bu ölçülebilir verilere de bakmak gerekir.</p>

<p>PISA 2022’de Türkiye matematikte 453 puan, fen bilimlerinde 476 puan, okuma becerilerinde ise 456 puan elde etti. Aynı testte OECD ortalaması matematikte 472, fen bilimlerinde 485, okuma becerilerinde ise 476 puandı. Evet, Türkiye hala OECD ortalamasının altında. Ancak asıl dikkat çekici olan, farkın yıllar içinde ciddi biçimde azalmasıdır. Matematikte Türkiye ile OECD ülkeleri arasındaki fark 2015'te 70 puan iken 2022’de 19 puana düştü. Fen bilimlerinde 2015’te 68 puan olan fark, 2022’de 9 puana kadar geriledi. Okuma becerilerinde ise 2015’te 62 puan olan fark, 2022’de 20 puana indi.</p>

<p>Bu tablo, yalnızca olumlu bir istatistiksel yükselişe işaret etmemektedir. Aynı zamanda Türkiye’nin eğitim performansında OECD ortalamasına doğru kademeli bir yakınsama eğilimini göstermektedir. Daha da önemlisi, PISA 2022’nin Kovid-19 salgını sonrasında birçok ülkede öğrenme kayıplarının ve performans düşüşlerinin gözlendiği bir dönemde yapılmış olmasıdır. Buna rağmen Türkiye matematikte mevcut seviyesini büyük ölçüde korumuş, fen bilimlerinde ise performans artışı sağlamıştır.</p>

<p>Sıralamalara baktığımızda da benzer bir iyileşme görülüyor. Türkiye, PISA 2018’de matematikte 79 ülke içinde 42. sıradayken, PISA 2022’de 81 ülke içinde 39. sıraya yükseldi. Fen bilimlerinde 39. sıradan 34. sıraya, okuma becerilerinde ise 40. sıradan 36. sıraya çıktı. OECD ülkeleri içinde de matematikte 33. sıradan 32. sıraya, fen bilimlerinde 30. sıradan 29. sıraya, okuma becerilerinde ise 31. sıradan 30. sıraya yükseldi. Yani katılımcı ülke sayısı artarken Türkiye her üç alanda da sıralamasını iyileştirdi.</p>

<p>Burada özellikle altı çizilmesi gereken husus şu: Türkiye yalnızca kendi içinde bir ilerleme kaydetmiyor, aynı zamanda küresel ölçekte rekabet ettiği ülkeler karşısında da konumunu güçlendiriyor. PISA gibi uluslararası ölçümler, ülkelerin eğitim sistemlerinin 15 yaşındaki öğrencileri gerçek hayat problemlerine, eleştirel düşünmeye ve karmaşık sorunları çözmeye ne ölçüde hazırladığını gösteriyor.</p>

<p>Dolayısıyla bu verileri salt bir "sınav başarısı" olarak okumak eksik bir yaklaşımdır. Söz konusu sonuçlar insan sermayesinin, üretkenliğin ve küresel rekabet gücünün geleceğine dair stratejik göstergeler niteliğindedir.</p>

<h2>Temel becerilerde yeni hedef: Daha kapsayıcı başarı</h2>

<p>Şüphesiz ki bu olumlu ivme, eğitim sisteminin tüm yapısal sorunlarından arındığı şeklinde yorumlanmamalıdır. Mevcut uluslararası veriler, kat edilen mesafeyi teyit ederken bir yandan da stratejik müdahale gerektiren gelişim alanlarını net bir biçimde görünür kılmaktadır. OECD Skills Summit 2026’da Andreas Schleicher’in sunumunda dikkat çektiği üzere, Türkiye son yirmi yılda düşük performans gösteren öğrenci oranını azaltabilen ülkelerden biri olsa da hala 15 yaşındaki öğrencilerin yaklaşık yüzde 40’ı PISA temel yeterlilik eşiği olan Seviye 2’nin altında yer almaktadır. Aynı sunumda, Türkiye’nin tüm gençlerini temel beceri düzeyine çıkarabilmesi halinde bunun uzun vadede ekonomiye Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'nın (GSYH) yüzde 261’i düzeyinde katkı sağlayabileceği ve yaklaşık 5,8 trilyon dolar ek ekonomik değer anlamına gelebileceği ifade edilmektedir.</p>

<p>Bu nedenle Türkiye’nin eğitimdeki yeni hedefi yalnızca “OECD ortalamasını yakalamak” olmamalı; her çocuğu asgari yeterlilik düzeyine ulaştırmak ve üst düzey beceri grubundaki öğrenci oranını artırmak olmalıdır. OECD verilerine göre matematikte Türkiye'deki öğrencilerin yüzde 61’i asgari düzey olan Seviye 2'ye ulaşırken (OECD ortalaması yüzde 69), üst performans olan Seviye 5 ve 6'daki öğrenci oranımız yüzde 5'te (OECD ortalaması yüzde 9) kalmıştır.</p>

<p>Bugün yapılması gereken eğitimdeki hiçbir sorunu yok saymadan, uluslararası verilerle ispatlanan bu ilerlemeyi daha da güçlendirmektir. Şimdi asıl mesele, doğru yöndeki bu ivmeyi kalıcı, kapsayıcı ve Türkiye'yi yüksek beceri ekonomisine taşıyacak gerçek bir başarı hikayesine dönüştürmektir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-pisa-karnesi-ne-soyluyor</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/egitimde-algilar-ve-veriler-turkiyenin-pisa-karnesi-bize-ne-soyluyor.jpg" type="image/jpeg" length="80836"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Reklamcılığın kurgu ve olgu arasında kalmışlığı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/reklamciligin-kurgu-ve-olgu-arasinda-kalmisligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/reklamciligin-kurgu-ve-olgu-arasinda-kalmisligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Reklamcılıkta esas amaç öncelikle gerçekliğin olduğu gibi bir temsili değil, reklamı yapılan ürünün dikkat çekilerek satışının sağlanmasıdır. Hedef kitlenin hassasiyetleri ve değerlerinin farkında olmak, reklamcılar açısından son derece önemlidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mahmut Hakkı Akın, reklamcılığın dijital dönüşümünü, tüketiciye ulaşmada kültürel değerlerin önemini ve toplumsal kodlarla uyuşmayan kurguların yol açtığı iletişim kazalarını kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Reklamcılığın tarihi antik medeniyetlerdeki duvar ilanlarına, sokaklarda ve pazarlarda tellallara kadar götürülse de matbaanın icadı reklamcılık tarihi için bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Bugün bilindiği anlamda reklamcılık daha çok sanayi üretimi ve kitleselleşme dolayısıyla gelişmiştir. Reklamcılığın temel mantığı üretilen bir ürünün pazarlanması üzerine kuruludur. Bu nedenle de pazarlama ve satış odaklı bir iş olmasının yanında bir iletişim süreci olma özelliği de taşır ve iletişimin temelini teşkil eden kaynak, mesaj, kanal, alıcı ve geri bildirim gibi unsurlara bağlı olarak gerçekleştirilir. Bu iletişimin esas amacı, satılan ürün her ne ise onu satın alma yönünde bir davranışın gerçekleşmesini sağlamaktır.</p>

<p>Reklamcılık, kapitalist ekonomik sistemin vazgeçilmez iletişim mekanizmalarından biridir. Öyle ki üreticiler sadece ürettikleri ürünün özellikleri üzerinde değil aynı zamanda onun alıcılara nasıl ve hangi yollarla sunulacağı üzerine de mesai harcamak zorunda kalmışlardır. Hatta bazen ürünün nasıl sunulduğu ürünün kendisinden bile daha önemli hale gelmiştir. İlk olarak gazete ve radyo, daha sonra televizyon ve şimdi ise dijitalleşme ile birlikte reklamcılık başka bir boyuta ulaşmıştır. Bugün sosyal medya platformlarında yüksek takipçi sayısına sahip olan birisi, birçok firma için cazip bir reklam aracısı olarak görülmektedir. Truman Show filminde gündelik hayatın içinde en sıradan iletişim anlarında bile reklamlara yapılan vurgular, bugün sosyal medya üzerinden benzer bir anlayışı sürdürmektedir. Hatta eskiden bir futbol takımı formasının sadece ön yüzünde görülen reklamlar, artık ayrı şirketlere ait olarak formanın sırtında numaraların üstünde ve altında, sağ ve sol kollarda ve şortlarda bile yer almaktadır. Reklam, bugün dünyadaki ekonomik sistemin vazgeçilmez bir unsuru olmaya devam etmektedir.</p>

<h2>Bayramlar, semboller ve hikayeler</h2>

<p>Reklam bir iletişim süreci olduğu için ve her iletişim de sosyal ve kültürel bir gerçeklik bağlamında gerçekleştiği için reklamcılar sosyal ve kültürel unsurları dikkate alırlar. Küresel çapta üretim yapan firmaların, farklı ülkelerde ve farklı dönemlerde kültürel temalara başvurarak ürün satmaya çalıştıkları bilinir. Bu tercih, bir şekilde ürün satılacak insanların kültürel gerçekliği ile bir bağ ve yakınlık kurmak ve onlara ulaşmakla ilgilidir. Bayramlar, kutsal günler, toplum tarafından değer atfedilen semboller ve isimler farklı hikayeleştirmelerle reklamların araçları haline getirilebilir. Kurgular, hikayeler ve araçlar değişse de esas olan hedef değişmez. Önemli olan tüketiciyi uyarmak ve tüketmesini sağlamaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anneler Günü, Sevgililer Günü gibi modernleşmeyle birçok toplumun hayatına dahil olan ya da edilen özel günler yaklaştığında da bu günler için hazırlanan reklamlar dikkati çekmeye başlar. Türkiye’de öteden beri Anneler Günü'nde beyaz eşya ve mutfak aletleri üreticilerinin reklamlarında bir artış gözlemlenir. Bu temsilin en önemli sebeplerinden biri, toplumun büyük çoğunluğu için annelik ile mutfak arasındaki yakın ilişki olmuştur. En azından toplumun önemli bir kesiminin hafızasında mutfakta bir annenin ciddi bir karşılığı vardır, beyaz eşya ya da mutfak aletleri üreten firmalar için reklam yapan ajanslar da bu sosyal ve kültürel gerçeklik bağlamını dikkate alarak reklam kurguları yapmışlardır.</p>

<h2>"Evcil hayvan annesi" reklamı neden kaldırıldı?</h2>

<p>Yakın zamanda evcil hayvanının bakımı için elektrikli bir temizlik aleti alan ve reklamın kurgusu gereği kendisini evde beslediği köpeğinin annesi olarak tanıtan bir kadın kurgusuyla hazırlanan reklamın ciddi tepkiyle karşılandığına şahit olduk. Reklamı veren firma, reklamı televizyonlardan ve diğer dijital mecralardan kaldırmıştı. Bu reklamın temsili açısından birkaç husus özellikle dile getirilmişti. Türkiye’de evcil hayvanlarına "oğlum" ve "kızım" şeklinde hitap eden insanlar olsa da annelik ya da babalık gibi kavramların tarihsel, sosyal ve kültürel gerçeklik bağlamı başka bir anlam taşımaktadır. Diğer taraftan Türkiye’de demografik tartışmalar ciddi bir şekilde yoğunlaşmakta ve çocuk sahibi olmak yerine evcil hayvan sahibi olmak yeni ve hatta aile kurumuna karşı bir tavır gibi görülebilmektedir. Elbette böyle bir karşıtlığın her olay için geçerli olmasa da bu olay özelinde anneliğe yüklenen anlam ve bu anlamın temsili noktasında bir iletişim kazası olduğu görülmüştür.</p>

<p>Türkiye’de annelik yanında ailenin temsiliyeti konusunda da bazen sosyal ve kültürel gerçeklik dışına çıkıldığı ve reklamların tepki görerek yayından kaldırıldığı vakalar daha önce de yaşanmıştır. Reklamcılıkta esas amaç öncelikle gerçekliğin olduğu gibi bir temsili değil, reklamı yapılan ürünün dikkat çekilerek satışının sağlanmasıdır. Hedef kitlenin hassasiyetleri ve değerlerinin farkında olmak, reklamcılar açısından son derece önemlidir. Genelde aile sofrasının temsili, büyükanne ve büyükbabaya saygının öncelendiği reklamlar toplumsal gerçekle uyumu dolayısıyla karşılık bulabilmekte ve yeni kurgularla tekrarlanmaktadır.</p>

<p>Bugün, çalışan bir anne tipinin reklamlardaki temsili ya da ev işlerinde eşine yardım eden bir baba tipinin temsili tepki çekmeyecektir. Değişen gerçeklik, kurumlarda ve rollerde de değişime sebep olmaktadır. Ancak temsiliyetin değerlerle ilişkisi son derece önemli ve hassas bir konudur. Ayrıca temsil edilenlerde istisna olanın genellenmesi de başka bir risktir ve iletişim kazalarına sebep olabilir. Dinamik ve değişime açık bir sektörde çalıştıkları için reklamcıların başka ülkelerde nasıl reklamlar yapıldığını takip etmeleri gerekir. Ancak başka bir kültürel gerçeklikteki değer ve anlam bağlamı göz önünde bulundurulmadan hareket edilmesi iletişim kazalarına sebep olacaktır. Kurgulanan reklamın toplumsal gerçeklikle uyumu, değerler açısından hassasiyeti yüksek olan aile ve annelik gibi konularda özellikle önemlidir. Ancak bütünüyle sosyal ve kültürel gerçekliği ve değerleri hassasiyetle yansıttığı düşünülen bir reklamın bu değer alanının yeniden üretilmesine ne kadar katkı sağladığı ise daha derin ve esaslı bir mesele olmaya devam edecektir.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/reklamciligin-kurgu-ve-olgu-arasinda-kalmisligi</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 23:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/reklamciligin-kurgu-ve-olgu-arasinda-kalmisligi.jpg" type="image/jpeg" length="84484"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye'nin sıfır atık diplomasisi ve yeni küresel vicdan arayışı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-sifir-atik-diplomasisi-ve-yeni-kuresel-vicdan-arayisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-sifir-atik-diplomasisi-ve-yeni-kuresel-vicdan-arayisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye'nin yükselttiği Sıfır Atık diplomasisi, çevresel etkileşimin dışında, aynı zamanda vicdani bir diplomasi modelidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sıfır Atık Vakfı Başkanı ve COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu Samed Ağırbaş, Sıfır Atık Haftası çerçevesinde Sıfır Atık Hareketi'ni ve Türkiye'nin bu konuda attığı adımları kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>İnsanlık, tarih boyunca medeniyetlerini suyun etrafında inşa etti. Bugün ise geleceğini atığın gölgesinde yeniden tanımlamak zorunda kalıyor çünkü çağımızın en büyük sorunu yalnızca iklim değişikliği değildir. Asıl sorun, sınırsız tüketimi refah zanneden anlayışın, emaneti sahiplik olarak görmesidir. Bu anlayış sorgulanmadıkça çevreye dair atılan her teknik adım eksik kalmaya mahkumdur.</p>

<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliği ve eşi Emine Erdoğan'ın himayelerinde yürütülen Sıfır Atık Hareketi, tam da bu küresel kırılma döneminde dünyaya yeni bir bakış açısı sunmaktadır. Emine Erdoğan'ın uzun yıllardır kararlılıkla vurguladığı israf karşıtı yaşam anlayışı, bugün yalnızca Türkiye'de değil uluslararası çevre platformlarında da güçlü bir karşılık bulmaktadır çünkü Sıfır Atık yaklaşımı, çevre politikalarını teknik hedeflerin ötesine taşıyarak insanın tabiatla ilişkisini yeniden vicdani bir zeminde ele almaktadır.</p>

<p>Dünya, bugün sadece sıcaklık artışlarıyla değil vicdan aşınmasıyla, ölçüsüz üretimle, gıda kayıplarıyla, plastik bağımlılığıyla ve adaletsiz kaynak paylaşımıyla da karşı karşıyadır. Küresel sistemin en dikkat çekici çelişkilerinden biri şudur: Bir bölgede milyonlarca ton gıda çöpe giderken başka bir bölgede çocuklar, açlık nedeniyle yaşamını yitiriyor. Bir tarafta aşırı tüketim ekonomisi büyürken diğer tarafta kuraklık, göç, yoksulluk ve sosyal kırılganlık derinleşiyor. Özellikle dezavantajlı gruplar, düşük gelirli toplumlar, kırılgan bölgelerde yaşayan insanlar ve çocuklar, iklim krizinin sonuçlarından en ağır şekilde etkileniyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle iklim meselesi, çevresel bir başlık olmanın ötesinde aynı zamanda ahlaki, insani ve toplumsal bir meseledir.</p>

<h2>Türkiye’nin Sıfır Atık Hareketi: Adil ve sürdürülebilir dönüşümün örneği</h2>

<p>Tam da bu noktada Türkiye'nin ortaya koyduğu Sıfır Atık yaklaşımı, dünyaya sadece teknik bir çevre politikası değil yeni bir medeniyet perspektifi sunmaktadır. Bu inisiyatif, atık yönetiminden önce bir bilinç yönetimidir. İsrafı reddeden, nimeti koruyan, emaneti gözeten bir yaşam anlayışıdır.</p>

<p>Bugün dünyada çevre politikaları çoğunlukla karbon hesapları üzerinden şekillenirken Türkiye, çok daha güçlü bir kavramsal yaklaşım ortaya koymaktadır: Kaynağı yalnızca ekonomik değer olarak değil gelecek nesillerin hakkı olarak görmek. İşte bu yaklaşım, Türkiye'nin küresel iklim diplomasisinde giderek daha etkili bir aktör haline gelmesini sağlamaktadır.</p>

<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda (BMGK) kabul edilen 30 Mart'ın "Uluslararası Sıfır Atık Günü" olarak kutlanması kararı, aslında salt diplomatik bir başarı değildir. Bu karar, Anadolu'nun yüzyıllardır taşıdığı tasarruf kültürünün, paylaşma ahlakının ve kanaat medeniyetinin küresel ölçekte görünür hale gelmesidir çünkü bizim kültürümüzde ekmek kutsaldır, su emanettir, nimet özen ister. İsraf ise yalnızca ekonomik kayıp değil bereketin azalmasıdır.</p>

<p>Bugün dünyanın ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: Yeni teknolojiler kadar güçlü bir ahlak dili çünkü iklim krizinin temelinde sadece sanayi emisyonları bulunmuyor, kontrolsüz tüketimi teşvik eden küresel ekonomik paradigma da yer alıyor. Daha fazla üretmeyi ilerleme, daha fazla tüketmeyi özgürlük olarak gören sistem, doğayı yalnızca kullanılacak bir kaynak olarak değerlendirmektedir. Oysa insan tabiatın sahibi değil emanetçisidir. Bu anlayış yeniden inşa edilmeden sürdürülebilir bir gelecek mümkün olmayacaktır.</p>

<h2>Sıfır Atık Haftası: Bir farkındalık değil medeniyet dilinin tezahürü</h2>

<p>İşte 1-7 Haziran tarihlerinde idrak edilen Sıfır Atık Haftası da tam bu nedenle sadece bir farkındalık takvimi değil bu yeni medeniyet dilinin yüksek sesle ilan edildiği bir buluşmadır. 2026 yılı için hafta boyunca yürütülecek etkinliklerin merkezinde ise iki tarihi organizasyon yer alıyor. 4-7 Haziran tarihlerinde İstanbul Atatürk Havalimanı'nda düzenlenecek Sıfır Atık Festivali, gençleri, aileleri, sanatçıları, akademisyenleri ve sivil toplumu israfa karşı ortak bir bilinç etrafında bir araya getirecek. Bir zamanlar uçakların yükseldiği bu alanın bugün sürdürülebilirliğin sembolü bir buluşma merkezine dönüşmesi, başlı başına Türkiye'nin dönüşüm iradesini anlatan güçlü bir mesajdır.</p>

<p>Festivalin hemen ardından, 5-7 Haziran tarihlerinde yine aynı alanda gerçekleştirilecek Sıfır Atık Forumu ise bu vizyonu küresel bir zemine taşıyacak. 180'den fazla ülkenin katılımıyla toplanacak forum, dünyanın dört bir yanından karar vericileri, bakanları, uluslararası kuruluş temsilcilerini, yerel yöneticileri, özel sektör liderlerini ve sivil toplum aktörlerini ortak bir vicdan zemini etrafında buluşturacak. 5 Haziran Dünya Çevre Günü ile aynı takvime denk gelen bu organizasyonlar, sadece farkındalık etkinlikleri değil yeni bir küresel yaşam anlayışının inşa edildiği önemli buluşmalardır çünkü artık mesele yalnızca iklim değişikliğiyle mücadele etmek değildir, insanlığın tüketim alışkanlıklarını yeniden sorgulamasını sağlamaktır.</p>

<p>Bugün küresel sistemin en büyük açmazlarından biri, iklim krizine neden olanlarla krizden en fazla etkilenenlerin aynı toplumlar olmamasıdır. En düşük karbon salımına sahip ülkeler, kuraklık, afet ve gıda krizlerinden en ağır şekilde etkilenmektedir. Bu tablo, iklim krizinin aynı zamanda bir adalet krizi olduğunu açık biçimde göstermektedir.</p>

<p>Bu nedenle Türkiye'nin yükselttiği Sıfır Atık diplomasisi, çevresel etkileşimin dışında aynı zamanda vicdani bir diplomasi modelidir. Türkiye, iklim adaletini savunurken sadece kendi geleceğini değil Küresel Güney'de sesi yeterince duyulmayan toplumları, kırılgan toplulukları ve dezavantajlı kesimleri de temsil etmektedir. Afrika'dan Asya'ya, kırılgan ada devletlerinden kuraklık tehdidi altındaki bölgelere kadar birçok ülke için kaynak verimliliği artık çevresel bir tercih değil yaşamsal bir zorunluluk haline gelmiştir. İstanbul'da 180'den fazla ülkenin aynı masa etrafında buluşacak olması da bu sessiz çoğunluğun sesini yükseltme iradesinin somut bir göstergesidir.</p>

<h2>COP31 ve Sıfır Atık Hareketi</h2>

<p>Önümüzdeki süreçte COP31'e giden yol, yalnızca yeni hedeflerin konuşulacağı bir müzakere zemini olmayacaktır. Aynı zamanda insanlığın hangi değerler etrafında yeniden birleşeceğinin de tartışıldığı tarihi bir eşik olacaktır. Eğer dünya gerçekten sürdürülebilir bir gelecek istiyorsa üretim kadar tüketimi, teknoloji kadar ahlakı, büyüme kadar adaleti de konuşmak zorundadır. İstanbul'daki Sıfır Atık Forumu, bu büyük müzakerenin vicdani zeminini hazırlayan kritik bir durak olacaktır.</p>

<p>Türkiye, tam da bu noktada özgün bir model ortaya koymaktadır çünkü bizim medeniyet perspektifimiz, insanı merkeze alırken doğayı dışlamayan, kalkınmayı savunurken vicdanı ihmal etmeyen bir denge anlayışına dayanmaktadır. Sıfır Atık Hareketi'nin küresel ölçekte karşılık bulmasının nedeni de budur.</p>

<p>Bugün çevreyi korumak, sadece çevreci bir refleks değil ekonomik istikrarın, toplumsal huzurun ve küresel barışın temel şartıdır. İsrafın hakim olduğu bir dünyada ne adalet sürdürülebilir olabilir ne de refah kalıcı hale gelebilir çünkü tüketim çılgınlığı yalnızca doğal kaynakları tüketmez, aynı zamanda insanın değer dünyasını da tüketir.</p>

<p>Bu nedenle önümüzde yeni bir sorumluluk bulunmaktadır: Çocuklarımıza daha fazla tüketen bir dünya yerine daha bilinçli yaşayan bir dünya bırakmak, daha büyük atık dağları değil daha güçlü vicdanlar inşa etmek.</p>

<p>Türkiye, çevre diplomasisinde ortaya koyduğu vizyon, Emine Erdoğan'ın küresel ölçekte yankı uyandıran liderliği ve Sıfır Atık Hareketi'nin oluşturduğu güçlü toplumsal bilinç sayesinde, önümüzdeki dönemde dünyanın sürdürülebilirlik hafızasında çok daha merkezi bir konuma yükselecektir.</p>

<p>Artık mesele, yalnızca atığı azaltmak değildir. Mesele, insanlığın yeniden dengeyi, sorumluluğu ve vicdanı hatırlamasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-sifir-atik-diplomasisi-ve-yeni-kuresel-vicdan-arayisi</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 23:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/turkiyenin-sifir-atik-diplomasisi-ve-yeni-kuresel-vicdan-arayisi.jpg" type="image/jpeg" length="10185"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
