<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Haberler - Diriliş Postası</title>
    <link>https://www.dirilispostasi.com</link>
    <description>Diriliş Postası ekibinin hazırladığı, Türkiye ve dünyadan son dakika haberler ve güncel haber başlıkları için Hemen Ziyaret Edin.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.dirilispostasi.com/rss/analiz-yorum" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 09 Apr 2026 15:50:39 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/rss/analiz-yorum"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Öcalan'ın Bahçeli yalanı! Yalanın da bir haysiyeti olmalı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/ocalanin-bahceli-yalani-yalanin-da-bir-haysiyeti-olmali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/ocalanin-bahceli-yalani-yalanin-da-bir-haysiyeti-olmali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Ersoy Dede Terörsüz Türkiye yolunda Öcalan'ın Bahçeli için söylediği iddia edilen sözleri yalanlansa da masaya yatırdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dirilip Postası Genel Yayın Yönetmeni Ersoy Dede'nin bugün kaleme aldığı YALANIN DA BİR HAYSİYETİ OLMALI makalesi</strong></p>

<p>Türkiye, 40 yıllık terör belasından kurtulmak için tarihî bir eşiğe girmişken; siyasetten dışlanınca kulis uydurarak hayatta kalmaya çalışan eski bir siyasetçinin ortaya attığı ucube iddia, devlet ciddiyetine yapılmış açık bir saldırı niteliğindedir.</p>

<p>İddiayı hatırlayalım. Sözde Abdullah Öcalan demiş ki ; ‘..süreç başarısız olursa MHP içinde Bahçeli’ye bir darbe yapılacak…”<br />
DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit çıktı ve meseleyi tek cümlede bitirdi:<br />
“Öcalan böyle bir laf etmedi. Bu manipülasyonu yapanı herkes biliyor.”</p>

<p><strong>Öcalan böyle bir şey elbette demedi.. Ama diyelim ki dedi… Ne olur? Ne değişir?</strong></p>

<p><strong>Burası Türkiye Cumhuriyeti.</strong><br />
MHP gibi 55 yıllık çelik disipline sahip bir siyasi hareketin kaderi, bir terör elebaşının ağzından çıkacak kelimeyle mi şekillenecek?</p>

<p>MHP’nin genel başkanlık koltuğunu, Bahçeli’nin liderliğini, ülkücü hareketin omurgasını…<br />
Öcalan’ın ağzından çıkacak bir cümle mi tehlikeye sokacak?</p>

<p><strong>Bu akıl dışı iddiayı ortaya atanlar, aslında kendi niyetlerini ele veriyorlar:</strong><br />
MHP içinde bir kriz görüntüsü üretmek, Bahçeli’nin liderliğini zayıf göstermek ve Terörsüz Türkiye sürecini baltalamak.</p>

<p><strong>Yani problem Öcalan’ın bir şey söyleyip söylememesi değil…</strong><br />
Bu sözün “söylenmiş gibi” yayılmasının hangi karanlık amaca hizmet ettiği…</p>

<p>Bu iddiayı kim servis ettiyse, kim dolaşma soktuysa çok açık ki Türkiye’nin huzur bulmasını istemeyen servislerin etki ajanı olmuş demektir</p>

<p>Ve buradan açık konuşalım:</p>

<p><strong><a href="https://www.dirilispostasi.com/yalanin-da-bir-haysiyeti-olmali">YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN</a></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Nusret Odabaş</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/ocalanin-bahceli-yalani-yalanin-da-bir-haysiyeti-olmali</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Dec 2025 08:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/12/yan30-14.jpg" type="image/jpeg" length="67226"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Peki bu şartlarda lig devam edebilir mi?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/peki-bu-sartlarda-lig-devam-edebilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/peki-bu-sartlarda-lig-devam-edebilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Ersoy Dede futbol gündemine bomba gibi düşen bahis soruşturmasını masaya yatırdı. Peki bu şartlarda lig devam edebilir mi?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'de milli hafta için ara verilen ligde bahis soruşturması gündemini koruyor. Futbolcular, yöneticiler, para patronları ve büyük şirketler. Ardı arkası kesilmeyen iddialar. Peki şimdi ne olacak? Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Ersoy Dede bahis soruşturmasını kaleme aldı. Peki bu şartlarda Süper Lig devam edebilir mi? Ya da alt ligler...Bu sorunun cevabı....</p>

<p><strong><a href="https://www.dirilispostasi.com/yeni-baslayanlar-icin-bahis-ve-sike-sorusturmasi">YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN</a></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Nusret Odabaş</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/peki-bu-sartlarda-lig-devam-edebilir-mi</guid>
      <pubDate>Wed, 12 Nov 2025 11:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/11/meh125.jpg" type="image/jpeg" length="86293"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD’nin ve İsrail'in hedefindeki adam Devlet Bahçeli]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/abdnin-ve-israilin-hedefindeki-adam-devlet-bahceli-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/abdnin-ve-israilin-hedefindeki-adam-devlet-bahceli-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diriliş Postası Yazarı Doğan Çağlar ABD'nin ve İsrail'in hedefinde MHP lideri Devlet Bahçeli olduğunu kaydetti. Çağlar, "Sessiz sessiz, alttan alttan, devletin sigortası Sayın Devlet Bahçeli ve MHP üzerine oynanan haince bir oyun var" diye yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Değerli dostlar, değerli okuyucular son zamanlarda ülkemizde anormal gelişmeler yaşanmakta…</p>

<p>Sessiz sessiz, alttan alttan, devletin sigortası Sayın Devlet Bahçeli ve MHP üzerine oynanan haince bir oyun var!</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Diyeceksiniz ki nedir?</strong></p>

<p><strong>Bizim görmediğimiz, bilmediğimiz ne var?</strong></p>

<p>Aslında herkesin baktığı fakat CHP’deki kargaşanın ilk sırayı aldığı bu dağınık gündemde gözden kaçan enteresan olaylar var.</p>

<p>Bana göre Bahçeli, uzun zamandır Evanjelist ABD derin devleti ve siyonist İsrail’in hedefinde.</p>

<p><strong><a href="https://www.dirilispostasi.com/abdnin-ve-israilin-hedefindeki-adam-devlet-bahceli">YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN</a></strong></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Nusret Odabaş</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/abdnin-ve-israilin-hedefindeki-adam-devlet-bahceli-1</guid>
      <pubDate>Wed, 05 Nov 2025 09:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/11/mad75-3.webp" type="image/jpeg" length="93333"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İstanbul'da Gazze toplantısı: Kalıcı ateşkese giden süreçte son durum ne?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/istanbulda-gazze-toplantisi-kalici-ateskese-giden-surecte-son-durum-ne</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/istanbulda-gazze-toplantisi-kalici-ateskese-giden-surecte-son-durum-ne" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Toplantının, Gazze’deki ateşkesin geleceğine ilişkin kaygıların yoğunlaştığı ve yeni kurulacak statüye ilişkin somut adımlar atılması gereken bir dönemde gerçekleşmesi dikkati çekti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Başkanı Doç. Dr. Serhan Afacan, İstanbul’da gerçekleştirilen Gazze toplantısının arka planını, bölgesel ve küresel aktörlerin tutumlarını ve kalıcı ateşkese giden süreçte Türkiye’nin rolünü kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>İstanbul'da 3 Kasım Pazartesi günü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ev sahipliğinde, Suudi Arabistan, Pakistan, Endonezya ve Ürdün Dışişleri Bakanlarının yanı sıra Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ın temsilcilerinin katılımıyla bir toplantı düzenlendi. Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati ise ülkesi ile ABD arasında Afrika konusunda yapılan bir diyalog toplantısına katılacağı için bu toplantıda yer almadı.</p>

<p>Toplantının, Gazze’deki ateşkesin geleceğine ilişkin kaygıların yoğunlaştığı ve yeni kurulacak statüye ilişkin somut adımlar atılması gereken bir dönemde gerçekleşmesi dikkati çekti. Dışişleri Bakanı Fidan konuşmasında, toplantıya katılan devletlerin ateşkesin devamı ve İsrail soykırımının yeniden başlamaması gerektiği konusunda hemfikir olduğunu söyledi. Ancak konjonktüre ve verilen mesajlara bakıldığında, toplantının asli gündeminin ateşkesin durumunu ele almak olmadığı anlaşıldı. Ateşkes sürecinin başından itibaren sürece dahil olan devletlerin bunu açık şekilde ifade etmemesi, ateşkesle ilgili belirgin kaygılarının olmadığını da gözler önüne seriyor. Dolayısıyla katılımcı devletlerin, ateşkes durumunun süreceğini değerlendirdiği ve geleceğe dönük atılacak somut adımlar üzerinde durduğu görülüyor. Üzerinde durulduğu anlaşılan bir diğer husus da Filistin’de kalıcı bir çözüm arayışı. Ancak iş buraya geldiğinde ilerleme kaydetmeye dair umutlar azalıyor.</p>

<h3><strong>Kalıcı bir uzlaşı mümkün mü?</strong></h3>

<p>Trump yönetiminin 29 Eylül’de Gazze’de ateşkesi içeren barış planını açıklamasının ve 9 Ekim’de ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından 13 Ekim’de Şarm el Şeyh’te birçok ülke liderinin katılımıyla bir zirve düzenlenmişti. Zirvenin ardından açıklanan ve altında Türkiye, ABD, Mısır ve Katar’ın liderlerinin imzasının bulunduğu bildiride hem Filistinlilerin hem de İsraillilerin temel insani haklarının korunduğu ve güvenliklerinin garanti altına alındığı bir “kalıcı barış” vurgusu yapılmış ve şu ifadeler kullanılmıştı: “Gelecekteki anlaşmazlıkların güç veya uzun süreli çatışmalar yoluyla değil diplomatik angajman ve müzakereler yoluyla çözülmesini taahhüt ediyoruz.” Bundan hareketle İstanbul’daki toplantıyı bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.</p>

<p>Dışişleri Bakanı Fidan, yaptığı konuşmada Hamas’ın Gazze’nin idaresini Filistinlilerden oluşacak bir komiteye devretmeye hazır olduğunu, Filistinlilerin idare ve güvenliğinin yine Filistinlilerin elinde olması gerektiğini ve kalıcı çözümün 1967 sınırlarında iki devletli çözümden geçtiğini belirtti.</p>

<p>Ancak tarafların “Filistinlilerden oluşacak komite” konusunda fikir birliğine varması zaman alacaktır. Diğer yandan ABD ve İsrail’in iki devletli çözümden yana olmadığı dikkate alınırsa bu çerçevede kalıcı bir barışa ulaşmak da kısa vadede mümkün görünmüyor. Öyleyse mevcut durumda takip edilecek en makul yöntem, olabildiğince somut adımlar atarak süreci desteklemek olacaktır. Gazze ve buradan hareketle Filistin konusunda anlamlı bir ilerleme ancak böyle sağlanabilir. İstanbul’daki toplantının amacının bunun altyapısını hazırlamak olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<h3><strong>Süreç nasıl somutlaşır?</strong></h3>

<p>Türkiye, Filistin meselesinin Filistin içi dengeler, bölgesel denklem ve küresel güç dengesi gibi farklı etkenlere bağlı, son derece karmaşık bir konu olduğunun farkında. Türkiye’nin farkında olduğu bir diğer husus da ABD Başkanı Donald Trump’ın ifadesiyle barış planının, Gazze’den ibaret olmadığı ve hatta bunun “çok ötesini” kapsadığı için somutlaşmasının kolay olmayacağıdır. Ankara bu nedenle planın 15. maddesinde belirtilen ve bölgede “uzun vadeli bir iç güvenlik çözümü” olması beklenen Uluslararası İstikrar Gücü’ne özel önem atfediyor.</p>

<p>Nitekim Dışişleri Bakanı Fidan, gelen sorular üzerine bu güç üzerinde özellikle durarak bu gücün meşruiyet çerçevesinin belirlenmesi ve görev tanımının yapılması için BM Güvenlik Konseyi kararı gerektiğini belirtti. Fidan, Türkiye’nin ve temas halinde bulunduğu devletlerin bu tanımın içeriğine göre söz konusu güce asker gönderip göndermemeye karar vereceğini söyledi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da 25 Ekim Salı günü düzenlediği basın toplantısında pek çok ülkenin bu güçte yer almaya istekli olduğunu ancak günün yetkisinin, misyonunun, angajman kurallarının ve sorumluluklarının ne olduğunu bilmek istediğini söylemişti. Rubio, “BM aracılığıyla uluslararası bir anlaşma olsun ya da olmasın” çok yakında uluslararası bir misyon oluşturulacağını belirtti. Ancak İstanbul toplantısına katılan devletlerin tutumuna ve şimdiye kadar başka devletlerden gelen açıklamalara bakınca bunun BM onayıyla yapılması gerektiği aşikar.</p>

<p>Uluslararası barış güçlerine önemli katkılar veren ülkelerden biri olan Endonezya’nın Dışişleri Bakanı Sugiono, İstanbul’a gelmeden birkaç gün önce 30 Ekim’de yaptığı açıklamada “BM Güvenlik Konseyi’nden bir yetki belgesi çıkması gerekiyor ve umuyoruz ki çıkar. Şimdiye kadar herhangi bir görüşme olmadı ve henüz herhangi bir ayrıntıyı netleştirmekten çok uzağız.” demişti. Endonezya Devlet Başkanı Prabowo Subianto’nun eylül ayındaki BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada bu güce 20 binden fazla personel gönderme taahhüdünde bulunduğu hatırlanınca Endonezya’nın bu konudaki önemi daha da net ortaya çıkıyor. Benzer bir şey bu güce katılması olası diğer devletler için de geçerli.</p>

<p>Diğer yandan İsrail’in, oluşacak güçte Türkiye’nin yer almasını istemediği, ABD’nin de bu konuda farklı bir tavır takındığı biliniyor. Aksi durumda, süreçte bu kadar inisiyatif alan Türkiye’nin, koşullar oluştuğu durumda, istikrarı sağlamak ve statüyü korumak için bölgeye konuşlandırılacak bir barış gücünde yer almaması çelişkili bir tutum olurdu. Dolayısıyla bu gücün bir an evvel teşekkül etmesi süreci somutlaştırma yönünde atılacak en güçlü adımlardan biri olacaktır.</p>

<p>Süreci somutlaştıracak bir diğer adım da Filistinli tarafları bir mutabakat zemininde buluşturmak olacaktır. Dışişleri Bakanı Fidan, konuşmasında bu noktaya da değinerek katılımcı devletler olarak Filistinlilerin arasında uzlaşı çabalarının bir an önce sonuç vermesini ümit ettiklerini söyledi. Bu bağlamda Fidan’ın tüm sürecin, anlaşmanın arabulucuları ile Filistin tarafı arasında uzlaşı içinde yürütülmesi gerektiğine yaptığı vurgu önemliydi. Dolayısıyla hem Gazze Şeridi ve Batı Şeria birlikte olmak üzere Filistin’in kendi içinde bir bütünlüğe ulaşması hem de Filistin’in uluslararası temsilinin güçlenmesi için bu uzlaşının sağlanması gerekiyor.</p>

<p>Dışişleri Bakanı Fidan, sürecin bu boyutuna katkı sağlamak için toplantıdan hemen önce, 1 Kasım’da, İstanbul’da Hamas Siyasi Büro üyeleriyle bir görüşme yapmıştı. Bu noktada elde edilecek somut sonuçlar sürece önemli bir ivme kazandıracak olsa da Filistinli taraflar arasında mutabakat sağlamak da kısa vadede kolay olmayacaktır.</p>

<h3><strong>Beklenti hangi düzeyde tutulmalı?</strong></h3>

<p>İstanbul’daki toplantının yapıldığı gün, Doha’da düzenlenen Açlık ve Yoksulluğa Karşı Küresel İttifak’ın Birinci Liderler Zirvesi’nde Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi adına bir konuşma yapan Mısır Başbakanı Mustafa Madbuli, Mısır’ın Gazze’ye ilişkin bir konferansa ev sahipliği yapmayı planladığını söyledi. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde İstanbul’da düzenlenen toplantılara benzer buluşmaların sayısının artması beklenebilir. Ancak girişimlerin daha güçlü bir koordinasyon içinde yürütülmesi sürecin sıhhati açısından büyük önem arz etmektedir.</p>

<p>Bu nedenle şu aşamada en isabetli beklenti, Gazze’nin İsrail’in keyfi saldırılarına karşı güvence altına alınması olacaktır. Ancak bu durum, BM kanalıyla oluşturulacak bir askeri güçle sağlanabilir. Bu gücün etkinliği sürece dahil olan devletlerinin sayısı ve niteliğine bağlı olarak artacak, söz konusu devletler, Filistinli taraflarla diyalog kurarak Gazze Şeridi’nde yönetimi üstlenecek aktörü belirlemede etkin rol oynayacaktır. Bu somut adımlar atıldıktan sonra orta ve uzun vadede kalıcı bir uzlaşıdan bahsetmek anlamlı hale gelecektir. Sürecin seyrini tersten işletmenin sonuç getirmeyeceği daha önce defalarca kez görüldüğü için bunu tekrar test etmek vakit kaybı olacaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>AA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/istanbulda-gazze-toplantisi-kalici-ateskese-giden-surecte-son-durum-ne</guid>
      <pubDate>Tue, 04 Nov 2025 16:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/11/ed4.jpg" type="image/jpeg" length="80917"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Faşir sonrası Sudan: İki generalin savaşı değil, uluslararası toplumun ahlak sınavı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/fasir-sonrasi-sudan-iki-generalin-savasi-degil-uluslararasi-toplumun-ahlak-sinavi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/fasir-sonrasi-sudan-iki-generalin-savasi-degil-uluslararasi-toplumun-ahlak-sinavi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[HDK'nin 26-27 Ekim 2025'te Faşir'i ele geçirmesi yalnızca Darfur'da değil tüm Sudan'da otorite ve egemenlik anlayışını kökten değiştiren bir kırılma noktasıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>ORSAM Kuzey ve Doğu Afrika Çalışmaları Koordinatörü Dr. Kaan Devecioğlu,, son günlerde Sudan'ın Faşir kentinde yaşananları ve savaşın geleceğine dair olası senaryoları kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>Nisan 2023'te Sudan'da başlayan savaş bugün artık askeri güç mücadelesinden bir devlet çöküşü ve toplumsal yıkım süreci haline gelmiştir. Hızlı Destek Kuvvetlerinin (HDK) 26-27 Ekim 2025'te Faşir’i ele geçirmesi yalnızca Darfur'da değil tüm Sudan'da otorite ve egemenlik anlayışını kökten değiştiren bir kırılma noktasıdır. Nitekim, Faşir'in HDK'nin kontrolüne geçmesi, paralel hükümetle de konsolide edilen bir coğrafi ayrımla ülkenin fiilen iki ayrı otoriteye bölünmesi ihtimalini güçlendirmiştir. Savaşın bu aşamasında siviller hedef haline gelmiş ve insani kriz eşiği aşılmıştır. Uluslararası toplumun etkisizliği ve gecikmiş tepkileri, Sudan'ı bugünkü duruma getiren en temel etken olarak değerlendirilebilir.</p>

<p>Faşir'in kuşatılması süreci bir yıldan uzun sürmüştür. Şehirde açlık, susuzluk ve ilaç eksikliği sistematik biçimde silah olarak kullanılmış ve yardım girişleri engellenmiştir. Birleşmiş Milletler'e (BM) göre 250 binden fazla sivil, yarısı çocuk olmak üzere kentte mahsur kalmıştır. HDK, 56 kilometrelik toprak set inşa ederek şehri dış dünyadan tamamen izole etmiş, gıda ve ilaç girişini engellemiştir. Bu yöntem, savaşın artık salt askeri bir çatışma olmaktan çıkıp, siviller üzerinde baskı ve açlık yoluyla kontrol kurmaya dayalı ahlak dışı bir stratejiye dönüştüğünü göstermektedir.</p>

<p>HDK'nın Faşir'i ele geçirmesinin ardından kentte toplu infazlar, hedefli suikastlar ve sistematik şiddet dalgası yaşandığı rapor edilmiştir. Eski Milletvekili Siham Hasan Husballah Ali'nin öldürülmesi, sivil yardımları koordine eden aktörlerin hedef alınmasının en çarpıcı örneklerinden biridir. Bu durum, HDK'nin yalnızca askeri değil, toplumsal otoriteyi de tekeline almak istediğini ve muhalefeti sivilleştiren her girişimi tehdit olarak gördüğünü göstermektedir. Gazetecilerin gözaltına alınması, iletişim altyapısının çökertilmesi ve hastanelerin bombalanması, sahada bilgi karartması ve korku temelli yönetim modelinin uygulandığına işaret etmektedir.</p>

<p>BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ve çeşitli bağımsız kuruluşlar, HDK savaşçılarının etnik temelli infazlar gerçekleştirdiğine dair kanıtlar elde ettiklerini açıklamıştır. Bu iddialar, Darfur'un 2000'li yılların başında tanık olduğu soykırım tartışmalarını yeniden gündeme taşımaktadır. Tarihsel hafıza, Darfur'da devlet-dışı silahlı yapıların sınırsız otorite kazandığında ortaya çıkan yıkımın ne kadar kalıcı olduğunu göstermektedir. Bugün yaşananlar, "bir daha asla" sözü verilen dönemin tekrarı niteliğindedir.</p>

<p>Sudan ordusu ise bu tablo karşısında giderek pasifleşmektedir. Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı General Abdulfettah el-Burhan, Faşir'den "daha güvenli bir bölgeye çekilme" kararını savunarak geri adımı taktiksel bir hamle olarak çerçevelemiştir. Ancak bu adım, sivillerin korumasız kalması ve orduya olan güvenin sarsılması sonucunu doğurmuştur. Devletin meşruiyet iddiası zayıfladıkça HDK'nin Darfur merkezli bir "bölgesel yönetim" oluşturma hedefi fiili zemin kazanmıştır. Bu durum, Sudan’ın toprak bütünlüğünü tehdit eden paralel bir otorite yapısının inşasına işaret etmektedir.</p>

<h3><strong>Uluslararası toplumun ahlak testi</strong></h3>

<p>Uluslararası tepkiler ise son derece sınırlı kalmıştır. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Faşir'deki gelişmeleri "dehşet verici" olarak nitelendirmiş, Afrika Birliği (AfB), "insanlığa karşı suç" uyarısında bulunmuştur. ABD, Avrupa Birliği (AB), Türkiye ve Mısır gibi aktörler acil ateşkes çağrısı yaparken, Çad sınır güvenliğini artırmış ve yeni bir mülteci dalgasına hazırlanmaya başlamıştır. Ancak bu açıklamalar, sahadaki şiddet dinamiklerini değiştirecek bir kapasiteye sahip değildir. Diplomatik söylemle fiili baskı gücü arasındaki fark her geçen gün büyümekte ve HDK'nin sahadaki kurumsallaşmasını kolaylaştırmaktadır.</p>

<p>Uluslararası sistemin en büyük açmazı, Sudan'daki savaşı hala iki generalin iktidar mücadelesi olarak tanımlamasıdır. Oysa bugün yaşananlar bir elit rekabetinden çok daha derindir. Bu yaşananlar toplumsal gruplar, etnik aidiyetler ve insani değerler üzerinden yürütülen kitlesel cezalandırma sürecidir. Bu nedenle insani felaketin önlenmesi yalnızca siyasi bir müzakere meselesi değil, aynı zamanda uluslararası meşruiyetin sınandığı ahlaki bir testtir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Sudan'ın geleceği üzerine senaryolar</strong></h3>

<p>Faşir'in düşmesi, Sudan savaşında yalnızca bir dönüm noktası değil, ülkenin geleceğine dair karanlık senaryoların kapısını aralayan bir gelişmedir. Bugün itibarıyla Sudan'da savaşın sona erdirilmesi için ne sahada yeterli denge ne de masada güvenilir bir diyalog zemini bulunmaktadır. Bu nedenle ülkenin önünde fiili bölünme, zorunlu ateşkes ve yeniden tırmanma olmak üzere üç olası senaryo bulunmaktadır.</p>

<p>İlk senaryo, Sudan'ın fiilen iki otoriteye bölünmesidir. Darfur ve güney hattında HDK'nin, kuzey ve doğuda ise Burhan liderliğindeki ordunun hakimiyet kurması, ülkenin 2011'de Güney Sudan'ın ayrılmasıyla yaşadığı travmanın yeni bir versiyonuna dönüşebilir. Bu durumda ülke, etnik temelli yönetim bölgelerine ayrılmış, silahlı aktörlerin kontrol ettiği gevşek bir konfederasyona sürüklenebilir. Bu senaryo, insani felaketin derinleşmesi ve Darfur'daki etnik temizlik uygulamalarının kalıcılaşması anlamına gelecektir. Devlet otoritesinin parçalanması, Sudan’ı Somali tipi bir çöküş modeline yaklaştırabilir.</p>

<p>İkinci senaryo, uluslararası baskıyla şekillenecek zorunlu bir ateşkes sürecidir. Türkiye, Mısır, Çad, Körfez ülkeleri ve ABD gibi aktörlerin eşgüdümlü baskısı, tarafları geçici bir duraklamaya zorlayabilir. Ancak böylesi bir ateşkes, yalnızca sivillerin korunması ve insani yardım koridorlarının açılması açısından anlamlı olacaktır. Nitekim, bu yöntem kalıcı barışın teminatı değildir. Yine de bu senaryo, “nefes alma aralığı” oluşturarak tarafların diplomatik zemine çekilmesine olanak sağlayabilir. Bu durumda bölgesel aktörlerin, özellikle Afrika Birliği ve Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi'nin (IGAD), yeniden arabuluculuk rolünü üstlenmesi kritik olacaktır.</p>

<p>Üçüncü ve en riskli senaryo ise savaşın başkent hattına doğru yeniden tırmanmasıdır. HDK'nin Faşir'de kazandığı hareket serbestisini doğuya taşıması, Hartum ve Nil Vadisi ekseninde yeni cephelerin açılması ihtimalini artırmaktadır. Bu, Sudan'ı büyük ölçekli bir kent savaşına sürükleyebilir. Hava bombardımanları ve topçu saldırılarıyla desteklenen şehir çatışmaları, hem sivil kayıpları artıracak hem de ülkenin altyapısını geri dönülmez biçimde yok edecektir. Bu senaryo, savaşın "Darfur merkezli bir kriz" olmaktan çıkarak ulusal ölçekte bir yıkıma dönüşmesi anlamına gelir.</p>

<p>Bu üç senaryonun ortak sonucu, Sudan'ın yakın gelecekte merkezi bir otorite altında yeniden birleşme olasılığının son derece zayıf olduğudur. Devletin kurumsal kapasitesi çökerken aynı zamanda ekonominin çöküşü, kitlesel göç ve insani kriz ülkenin sınırlarını aşan bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Bu savaş Çad, Güney Sudan ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi kırılgan komşular için doğrudan istikrarsızlık ithalatı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Sudan'daki çatışma, yalnızca iç mesele değil, "Sahel–Kızıldeniz hattının genel güvenlik mimarisini" etkileyecek bölgesel bir krize dönüşmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak Sudan'ın geleceği, askeri zaferlerin değil, insani vicdanın sınavıdır. Uluslararası toplum, çatışmayı "iki generalin iktidar mücadelesi" olarak görmeye devam ederse Faşir örneği Sudan'ın kalıcı olarak bölünmesinin ve milyonlarca insanın ölümle yaşam arasında sıkışmasının sembolü haline gelecektir. Bundan sonrası Sudan'da barışın yeniden inşasına yönelik diplomatik adımların atılıp atılmayacağına bağlıdır. Çünkü Sudan artık yalnızca bir savaş sahası değil, uluslararası sistemin sorumluluk bilincini ölçen bir aynadır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/fasir-sonrasi-sudan-iki-generalin-savasi-degil-uluslararasi-toplumun-ahlak-sinavi</guid>
      <pubDate>Mon, 03 Nov 2025 16:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/11/fasir.jpg" type="image/jpeg" length="62509"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Batı’nın vicdanı kül oldu Türkiye artık susmayacak]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/batinin-vicdani-kul-oldu-turkiye-artik-susmayacak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/batinin-vicdani-kul-oldu-turkiye-artik-susmayacak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Ersoy Dede Gazze'de soykırıma sessiz kalan dünya devletlerine tepki gösterdi. Dede, "Eğer adalet susuyorsa Türkiye konuşacak" diye yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Gazze’de çocuklar yanarken Berlin sessiz, Paris kör, Brüksel sağır.</p>

<p>Avrupa’nın o meşhur “insan hakları bildirgesi” artık bir kül yığınıdır.</p>

<p>Batı, kendi yazdığı değerleri İsrail’in bombardıman uçaklarının altında gömdü.</p>

<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alman şansölyeye verdiği mesajın sertliği kimseyi şaşırtmasın.</p>

<p>Çünkü Batı artık ikiyüzlülüğün zirvesindedir…</p>

<p>Kendi medyasına ifade özgürlüğü, Filistinlilere ölüm sessizliği!</p>

<p>Kendi çocuklarına oyuncak, Gazze’deki çocuklara moloz düşüyor!</p>

<p>Türkiye bu rezaletin seyircisi olmayacak.</p>

<p>Biz, bu çağın suskun çoğunluğu değil, direnen azınlığıyız.</p>

<p>Artık diplomasiyle vicdanı karıştırmayacağız.</p>

<p>Eğer adalet susuyorsa Türkiye konuşacak!</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ve bu ses, yalnız Filistin için değil, insanlığın onuru içindir.</p>

<p>“Ey Batı! Vicdanını Washington’da, kalbini Tel Aviv’de kaybettin.</p>

<p>Artık karşında susan değil, hesap soran bir Türkiye var!”</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Nusret Odabaş</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/batinin-vicdani-kul-oldu-turkiye-artik-susmayacak-1</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Nov 2025 09:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/11/ser55-10.jpg" type="image/jpeg" length="53821"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Busan görüşmeleri: Çin–ABD ilişkilerinde "eş güdümlü hegemonya" inşasına doğru mu?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/busan-gorusmeleri-cin-abd-iliskilerinde-es-gudumlu-hegemonya-insasina-dogru-mu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/busan-gorusmeleri-cin-abd-iliskilerinde-es-gudumlu-hegemonya-insasina-dogru-mu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Görüşme, Washington ve Pekin arasındaki stratejik rekabetin yeni bir evreye girdiğini ve doğrudan çatışma yerine "kontrollü etkileşim" modelinin ön plana çıktığını göstermektedir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) Başkanı ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Kadir Temiz, ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasında Güney Kore'nin Busan kentinde gerçekleşen görüşmeyi ve bu görüşmenin ne anlama geldiğini kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>Güney Kore'nin liman kenti Busan'da Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve ABD Başkanı Donald Trump arasında gerçekleşen görüşme iki ülke arasındaki diplomatik temasın yeniden başlaması ve küresel sistemdeki güç dengelerinin yeniden şekillenmesi bakımından önem taşımaktadır. Altı yıllık bir kesintinin ardından yeniden tesis edilen stratejik diyalog, iki büyük güç arasında yaşanan güven bunalımının giderilmesi ve ilişkilerin geleceğinin yeniden tanımlanması yönünde kritik bir adım olarak öne çıkmaktadır. Busan görüşmesi, hem Washington'un hem Pekin'in "yönetilebilir rekabet" formülünü kurumsallaştırma iradesini yansıtırken mevcut yumuşama sürecinin kırılgan doğasına da işaret etmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>Yeniden açılan stratejik diyalog kanalları</strong></h3>

<p>Busan zirvesi, tarafların uzun süredir ertelenen stratejik diyaloğu yeniden başlatma konusunda uzlaşmaya vardıklarını göstermektedir. Bu durum, her iki başkent açısından da olası yanlış hesaplamaları önleme, iletişim kanallarını kurumsal bir zemine oturtma ve kriz yönetimini sürdürülebilir hale getirme amacı taşımaktadır. Görüşmenin liderler düzeyinde gerçekleşmesi, alt düzey müzakerelerde elde edilen teknik ilerlemelere siyasi meşruiyet kazandırırken, iki ülke arasındaki diplomatik rutinin yeniden tesis edilmesi bakımından "normalleşme sinyali" olarak okunabilir.</p>

<p>Görüşme bu açıdan Washington ve Pekin arasındaki stratejik rekabetin yeni bir evreye girdiğini ve doğrudan çatışma yerine "kontrollü etkileşim" modelinin ön plana çıktığını göstermektedir. Özellikle iki tarafın da ikili ilişkilerin geleceğini doğrudan tanımlama iradesi, uluslararası sistemde belirsizleşen hegemonik yapıya dair algılamada denge arayışını da yansıtmaktadır.</p>

<h3><strong>Ekonomik güven ve küresel piyasalara mesaj</strong></h3>

<p>Trump-Cinping görüşmesinin ekonomik yansımaları, diplomatik boyutu kadar dikkat çekti. Görüşme sonrasında yapılan açıklamalarda, tarafların "ekonomik istikrarı koruma" ve "küresel piyasaların güvenini tazeleme" yönündeki ifadeleri, mevcut küresel kırılganlık ortamında finansal piyasalara istikrar enjekte etme amacı taşımaktadır. ABD’nin yazılım teknolojileri üzerindeki ihracat kısıtlamaları ile Çin’in nadir elementler üzerindeki kontrolünü rekabet unsuru olarak kullanması ekonomik diplomasinin stratejik bir araca dönüştüğünü göstermektedir. Busan’daki temaslar, bu karşılıklı ekonomik kozların daha rasyonel biçimde yönetilmesine yönelik bir iradeye işaret etmektedir.</p>

<p>Öte yandan, bu diyalog süreci yalnızca iki ülke ekonomisi açısından değil, küresel tedarik zincirleri ve teknoloji piyasaları açısından da olumlu beklentiler yaratma potansiyeli taşımaktadır. Görüşmenin ardından uluslararası piyasalarda gözlenen kısa vadeli iyimserlik, Çin ve ABD arasındaki ekonomik ilişkilerin hala küresel istikrarın en belirleyici unsurlarından biri olduğunu göstermektedir. Ancak bu iyimserliğin uzun vadeli bir güven ortamına dönüşmesi, tarafların iç siyasi ve ekonomik önceliklerini nasıl yöneteceklerine bağlı olacaktır.</p>

<h3><strong>Realist dönüş ve "rekabet içinde işbirliği" arayışı</strong></h3>

<p>Busan görüşmesi, son yıllarda keskinleşen ideolojik söylemlerden uzaklaşarak daha "realist" bir yönelime geçildiğini de gösteriyor. Trump ve Şi arasında başlayan, Biden döneminden farklı biçimde devam eden gerilimli süreçlerin ardından, iki tarafın da dış politikada karşılıklı çıkar tanımını yeniden gözden geçirdiği görülmektedir. "Rekabet içinde işbirliği" olarak özetlenebilecek bu yaklaşım, sistemin iki büyük aktörünün hem ekonomik bağımlılıklarını sürdürmesini hem de stratejik özerkliklerini korumasını mümkün kılmayı hedeflemektedir.</p>

<p>Bu eğilim, aynı zamanda son dönemde uluslararası sistemde tartışılan "G2" ya da "eş hegemonik yönetişim" (co-hegemonic governance) tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Busan’daki lider diplomasisi, çok kutuplu düzen söyleminin yerini iki kutuplu bir istikrar arayışına bırakıp bırakmadığı sorusunu da beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla zirve, küresel sistemin geleceğine dair hem ideolojik hem yapısal tartışmalarda yeni bir referans noktası oluşturmuş durumda.</p>

<h3><strong>Kırılgan bir yumuşama</strong></h3>

<p>Tüm bu olumlu sinyallere karşın, Busan sürecinin henüz kırılgan bir zemin üzerinde ilerlediğini belirtmek gerekiyor. Taraflar arasındaki güven eksikliği, Tayvan ve Güney Çin Denizi gibi kritik alanlardaki jeopolitik farklılıklar bu yumuşamanın kalıcılığını sınayacak temel faktörler olarak öne çıkmaktadır. ABD iç siyasetinde Çin karşıtı eğilimlerin güçlü kalması, Pekin'in de iç ekonomik yavaşlamayı dış politika manevralarıyla dengelemeye çalışması sürecin seyrini belirleyecek unsurlar arasında sayılabilir.</p>

<p>Görüşme, kısa vadede olumlu bir atmosfer yaratmış olsa da bu atmosferin sürdürülebilir bir stratejik uzlaşmaya dönüşmesi için yapısal güven inşasının devam etmesi gerekmektedir. Dolayısıyla "Busan ruhu" bir dönüm noktası olma potansiyeli taşısa da kırılgan yumuşamanın kalıcı bir barış mimarisine evrilip evrilmeyeceği zamanla anlaşılacak.</p>

<p>Sonuç olarak Busan görüşmesi, Çin-ABD ilişkilerinde karşılıklı bağımlılığın çatışma potansiyelini sınırladığı, ancak rekabetin yapısal karakterini ortadan kaldırmadığı bir döneme işaret etmektedir. Bu nedenle Busan'da gerçekleşen görüşme yeni bir başlangıçtan çok mevcut küresel sistemin gerilimleriyle uyumlu "yönetilebilir bir geçici ateşkes" olarak görülmelidir. Bu görüşme küresel ekonomi ve uluslararası siyaset açısından ise rekabetin yeniden tanımlandığı bir çağda diyalogun hala en etkili kriz yönetimi aracı olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/busan-gorusmeleri-cin-abd-iliskilerinde-es-gudumlu-hegemonya-insasina-dogru-mu</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Oct 2025 17:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/busan.jpg" type="image/jpeg" length="81191"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hollanda seçim sonuçları: Aşırı sağ küçülmedi ama bölündü]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/hollanda-secim-sonuclari-asiri-sag-kuculmedi-ama-bolundu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/hollanda-secim-sonuclari-asiri-sag-kuculmedi-ama-bolundu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bugün dahi hala hissedilen Protestan–Katolik–seküler gerilimi gibi tarihsel ve toplumsal ayrışmaların gölgesinde; yalnızca ekonomik refah etrafında örgütlenmiş, başka da bir tutkalı olmayan Avrupa toplumları, krizlere bölünerek tepki veriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu Ajansı Stratejik Analiz Müdürü Zeliha Eliaçık, Hollanda seçimlerinin ortaya çıkardığı siyasal tabloyu ve Avrupa'da aşırı sağın seyrini kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>29 Ekim Çarşamba günü yapılan Hollanda seçimlerinin kesin sonuçları henüz açıklanmadı. Oyların yüzde 99'unun sayıldığı seçimlerde sürpriz bir şekilde oylarını artıran sosyal liberal D66 Partisi ve İslam düşmanı-ırkçı Wilders'in Özgürlük Partisi başa baş gidiyor. Ancak kıl payı da olsa hangi partinin birinci olacağı büyük önem taşıyor. Zira birinci olan parti, koalisyon görüşmelerine başlamakla görevlendirilerek ve siyasi inisiyatifi eline alacak. Hollanda’da, büyük partilerin Wilders'le koalisyon yapmayacaklarını açıklamaları nedeniyle, Wilders'in birinci gelmesi halinde ülkenin koalisyon görüşmeleriyle uzun süre vakit kaybedeceği düşünülüyor.</p>

<p>150 sandalyeli parlamentoda bir siyasi partinin sadece 26 milletvekili çıkararak birinci olabilmesi Hollanda siyasi yapısındaki bölünmüşlüğü de ele veriyor. Hollanda siyasetinin -27 partili- bu çok parçalı yapısı en az üç veya daha fazla sayıda parti arasında bir koalisyon kurulmasını zorunlu kılıyor. Bu yüzden Hollanda kamuoyunda kıl payıyla da olsa D66 Partisi ve 38 yaşındaki genç lideri Rob Jetten’in kazanması umut ediliyor. Genç liderin bu sürpriz başarısı, Hollanda’da bir jenerasyon değişimi ve siyasi dönüşüm beklentisini de beraberinde getirdi. Jetten'in eşcinsel kimliği, Türkiye’deki yorumlarda dikkat çekse de eşcinsel evliliğe yasal izin veren ilk ülke olan Hollanda'da kamuoyu için dışarıdan yüklendiği kadar güçlü bir anlam taşımıyor.</p>

<h3><strong>Aşırı sağ küçülmedi ama bölündü</strong></h3>

<p>Hollanda seçimlerinin ortaya koyduğu tablo, yalnızca ülke içi dengeler açısından değil, Avrupa siyasetinin geleceği bakımından da dikkatle izleniyordu. Anketler, ırkçı lider Geert Wilders'in oy kaybedeceğine işaret ediyor, merkez partilerin yeniden güç kazanarak aşırı sağın belirleyici olduğu Avrupa siyasetinde bir denge unsuru oluşturabileceklerine dair umut yaratıyordu. Ancak sandıktan çıkan sonuçlar bu beklentiyi tam olarak karşılamadı. Zira Wilders yüzde 18 civarında oy kaybetse de halen birincilik yarışında. Son yıllarda giderek sağa kayan merkez sağın temsilcisi Halk için Özgürlük ve Demokrasi Partisi (VVD) sınırlı bir oy kaybı yaşarken; Yeşil Sol ve İşçi Partisi’nden oluşan sosyal demokrat ittifak, lideri Frans Timmermans'ın istifasıyla sonuçlanan ciddi bir yenilgi aldı.</p>

<p>Ancak genel tabloya bakıldığında seçmenin aşırı sağ partilere yönelttiği tepki ideolojik olmaktan çok pragmatik bir tercih olarak görünüyor. Bu tepkinin, hükümetin politikalarından ziyade, Wilders'in uzlaşmadan uzak tavrına ve yönetme kabiliyetine duyulan güvensizlikle ilişkili olduğu söylenebilir.</p>

<p>Tam da bu noktada sosyal liberal D66, AB ile bütünleşme hedefi ve ekonomi politikalarındaki istikrar vurgusuyla seçmene aradığı güveni vermiş görünüyor. Parti dijitalleşme, iklim politikaları kadın hakları ve kişisel özgürlükler gibi alanlara yoğunlaşarak genç seçmeni harekete geçirdi. Bu nedenle seçmen, sosyal ve refah politikalarıyla bireysel haklar, devletin kurumsal yapısı ve AB ile bütünleşme gibi konularda sağ liberal ve sosyalist bir denge kuran; pragmatik bir siyasi çizgiye sahip, esnek, uzlaşmacı ve orta yolcu sosyal liberal D66 partisine yönelmiş görünüyor.</p>

<p>Merkez siyasetin genel manzarasına bakıldığında, merkez siyaset yelpazesinde değerlendirilebilecek Hristiyan Demokrat CDA Partisi ise sandalye sayısını artırsa da beklenen sıçramayı yapamadı. Bununla birlikte, İslam karşıtı ve ırkçı Wilders’in politikalarına benzer biçimde göç karşıtı ve İsrail yanlısı söylemleriyle bilinen aşırı sağ çizgiyi yumuşatarak sürdüren JA21 ve FVD partilerinin de oy oranlarını artırdığını unutmamak gerekir. Buna, ırkçı, göç karşıtı ve Siyonizm’i açıkça destekleyen söylemleriyle giderek aşırı sağa yaklaşan Dilan Yeşilgöz'ün merkez sağ partisi VVD de eklendiğinde, "aşırı sağ geriledi" türü analizlerin pek isabetli olmadığı görülüyor.</p>

<p>Görünen o ki Hollandalı sağ seçmen oyunu hükümeti dağıtan ve uzlaşı kabiliyeti düşük eski hükümet ortağı sağ ve aşırı sağ partileri cezalandırırken, JA21 ve FVD gibi yine aşırı sağ ancak hükümette denenmemiş partilere oy vermeyi tercih etti.</p>

<p>Bu tablo, aşırı sağın gerilemediğini; aksine kendi içinde bölünerek siyasetin ana eksenini şekillendirmeye devam ettiğini gösteriyor. Ayrıca aşırı sağ, Avrupa genelinde olduğu gibi, Hollanda’da da yalnızca gücünü korumakla kalmıyor; aynı zamanda merkez sağı ve solu da kendi eksenine çekiyor.</p>

<h3><strong>Pragmatik değişim: Sosyal liberal hükümete merkez sağ dengesi</strong></h3>

<p>Şu ana kadar ortaya çıkan meclis aritmetiğine göre, sağ partiler Wilders'in yer almadığı bir denklemde hükümet kurmak için gerekli 76 sandalyeye ulaşamıyor. Seçimin galibi D66’nın genç lideri Rob Jetten ise Wilders dışında tüm koalisyon senaryolarına açık olduğunu açıkladı. Bu nedenle konuşulan en güçlü senaryolardan birisi de bir sol koalisyon ihtimali. Ancak Sosyal liberal D66 partisi, yanına Yeşil Sol ve İşçi Partisi’nden oluşan sol ittifakı alsa bile, Dilan Yeşilgöz'ün aşırı sağ eğilimli VVD’si olmadan çoğunluğu sağlayamıyor. Ülkedeki sağ ve aşırı sağ seçmen oranı dikkate alındığında, merkez sağ partiler -ki çoğu aşırı sağın etkisiyle radikalleşti- hala siyasetin denge unsuru gibi görünüyor. Seçim aritmetiği seçimin siyasi açıdan açık galibi olan sosyal liberal D66’ye yalnızca sol partilerle hükümet kurabilecek bir tablo sunsaydı gerçekten siyasi bir kırılmadan, hatta bir dönüşümden söz etmek mümkün olabilirdi. Fakat ortaya çıkan tabloda bu ihtimal uzak görünüyor. Aşırı sağ dışardan ihraç edilen bir sorun değil; aksine demografik ve ekonomik sorunlar ve jeopolitik konjonktürle halleşemeyen sistemin ürettiği hatta besleyerek büyüttüğü bir olgu. Bu nedenle ciddi bir kurumsal ve yapısal bir dönüşüm sağlanmadan ne ideolojik ne de yapısal olarak aşırı sağın dönüştürdüğü Avrupa siyaseti ve toplum yapısında ciddi değişim beklemek hayal olur. Zira cin şişeden çıkalı çok oldu ve hiçbir şey, olmamış gibi olamaz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>"Zeitgeist" sağdan yana; sol geriliyor</strong></h3>

<p>Hollanda’da geleneksel sol partilerin ciddi oranda oy kaybetmesi, seçmenin ancak mevcut düzenle uyumlu bir sola şans verdiğini gösteriyor. Kapitalist tüketim ve haz ideolojisinin her düşünceyi rehin aldığı bir vasatta, solun sosyoekonomik politikalarına neredeyse hiç toplumsal taban bulamadığı ise açık. Tam da bu nedenle sistemi dönüştürme iddiasındaki klasik ve ideolojik sol eğilimler değil; uzlaşmacı ve pragmatist yapıdaki liberal sol parti D66 iltifat görüyor. Genel manada ise sağdan sola, liberalden muhafazakara tüm Avrupa siyaseti bugün güvenlik, savunma ve sınır söylemleri etrafında yeniden şekilleniyor.</p>

<p>Avrupa'nın tarihi olarak derebeyliklere uzanan geleneğinin gölgesinde toplumsal ve ideolojik bütünlüğünün ne kadar kırılgan olduğu bugünlerde olduğu gibi kriz anlarında kendini iyice belli ediyor. Günümüzde hala hissedilen Protestan-Katolik-Seküler geriliminin gölgesinde; yalnızca ekonomik refah etrafında örgütlenmiş, başka da bir tutkalı olmayan Avrupa toplumları, krizlere bölünerek tepki veriyor. Her siyasi, ekonomik ve toplumsal kriz içerdeki fay hatlarını daha da görünür hala getiriyor. Avrupa toplumu ve siyaseti huzursuz. Hollanda seçmeninin seçim süreci boyunca olumlu ve yapıcı mesajlar veren, katılık ve inatlaşma değil uzlaşma yeteneği yüksek pragmatik bir parti olan D66’ya yönelmesi de bu huzur, uzlaşı ve sükunet arayışını ele veriyor.</p>

<p>Toplumun bu huzur arayışına rağmen, gerçek sorunlara çözüm üretmekten uzak; yalnızca kendi gücünü ve karını artırmaya odaklanan siyasi elitlerin ve kurumsal yapının - yani establishment’in - varlığını korumak için bölünmüşlükten ve kutuplaşmadan beslendiği de bir gerçek. Öyle anlaşılıyor ki Avrupa’nın siyasi elitleri, bu huzursuz halet-i ruhiyeye ve Zeitgeist’a umut bağlamış durumda.</p>

<p>Sosyal demokratların canını sıksa da yalnız Avrupa’da değil, dünyada da zamanın ruhu sağa meylediyor. Ancak sağ ya da sol fark etmeksizin, halkın kaygılarına duyarsız, medyası ve bürokrasisiyle teknokratikleşmiş elitler dünyası çağın sorunlarına çözüm üretmekte yetersiz. Avrupa’nın bu tıkanmışlığı aşması için köklü bir siyasal ve zihinsel dönüşüme ihtiyacı olduğu ise kesin.</p>

<h3><strong>Sonuçlar Türkiye için ne anlama geliyor?</strong></h3>

<p>Hollanda’daki seçim sonuçları yaklaşık yarım milyonu bulan Türk toplumu ve Türkiye açısından da büyük önem taşıyor. İkili ilişkiler açısından seçim sonuçlarının ortaya koyduğu tabloya bakıldığında hangi hükümet formülü ortaya çıkarsa çıksın, Türkiye ile işbirliğinin stratejik önemde olacağı söylenebilir. Zira Türkiye, son yıllarda artan savunma kapasitesi, kriz bölgelerindeki arabuluculuk rolü ve NATO içindeki stratejik ağırlığıyla küresel dengelerin vazgeçilmez bir aktörü haline geldi. Bu nedenle hiçbir hükümet senaryosu, Türkiye ile ilişkileri riske atmayı göze almayacaktır. Nitekim seçim sürecinde Türkiye neredeyse hiç tartışma konusu olmadı.</p>

<p>Aşırı sağın giderek siyasal düzene yerleşmesi, bu ülkede yaşayan Türkler açısından potansiyel bir sorun alanı oluştursa da esasen aşırı sağ ve ırkçılık Avrupa’nın iç meselesidir. Yıllardır uygulanan gerçeklikten kopuk politikaların yol açtığı ekonomik krizler, refah kaybı ve toplumsal güvensizlik; göçmenlere, Müslümanlara ve Türklere fatura edilse de özünde bu sorunları, Avrupa’nın kendi sistem krizinin sonucu olarak değerlendirmek gerekir. Aşırı sağcı ve ırkçı çevrelerin yürüttüğü agresif kimlik politikalarının ve popülist siyasetin hedefindeki Hollanda Türk toplumu ise toplumun en entegre göçmen grubu olarak bu sorunları göğüsleyecek kurumsal kabiliyetlere, iç bağlara ve kimlik bilincine haizdir ve Hollanda'nın iç istikrarına katkı sunmaya devam etmektedir. Bu da gösteriyor ki, Avrupa’da radikal, ırkçı ve aşırı sağcı eğilimlerin normalleşmesinden ilk endişe duyması gerekenler, yine Avrupalıların kendileridir.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/hollanda-secim-sonuclari-asiri-sag-kuculmedi-ama-bolundu</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Oct 2025 17:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://www.dirilispostasi.com/vendor/te/assets/images/placeholder.png" type="image/jpeg" length="71091"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Avrupa güvenliğinde "SAFE" dönemi: Türkiye'nin katılması neden önemli?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/avrupa-guvenliginde-safe-donemi-turkiyenin-katilmasi-neden-onemli</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/avrupa-guvenliginde-safe-donemi-turkiyenin-katilmasi-neden-onemli" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye'nin SAFE programına dahil olma olasılığı, Avrupa savunma mimarisi açısından sadece teknik bir ortaklık değil, aynı zamanda jeopolitik bir test niteliği taşıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Diplomatik İlişkiler ve Politik Araştırmalar Merkezi (DİPAM) Başkanı Dr. Tolga Sakman, AB'nin SAFE Projesi'nin stratejik önemini ve Türkiye'nin bu proje açısından neden kritik bir rol oynadığını kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>Avrupa Birliği'nin (AB) yeniden silahlanma yolunda attığı son adım olan SAFE (Security Action for Europe), yeni savunma ve güvenlik mekanizması olarak gündeme gelen bir yatırım-finansman aracıdır.</p>

<p>Programın en önemli teknik özelliklerinden biri, AB Komisyonu kaynaklarının piyasadan borçlanmayla elde edeceği fonları kullanarak projelere destek verilmesidir. Bu çerçevede SAFE, kalıcı bir araç değil, Avrupa'nın kendini savunma kabiliyetini önemli ölçüde artırma ihtiyacına "istisnai ve geçici bir yanıt" niteliğindedir. Kredilerin 2030 yılı sonuna kadar dağıtılması ve 45 yıl içinde geri ödenmesi planlanıyor.</p>

<p>SAFE, aynı zamanda Avrupa savunma harcamalarını karakterize eden bazı israfçı uygulamalardan kaçınmasını sağlamayı amaçlayan "Hazırlık 2030" stratejisi (ReArm Europe / Readiness 2030) kapsamındaki daha kapsamlı bir önlem paketinin de parçasıdır. Son yıllarda savunma harcamalarındaki artışa rağmen Avrupa savunma pazarı parçalı yapısını koruyor ve ülkeler genellikle nispeten küçük miktarlarda silahı yüksek maliyetle üretmek zorunda kalıyor. Bu durum, Avrupa savunma sistemlerinde verimsiz harcamalara ve birlikte çalışamama sorunlarına yol açıyor.</p>

<p>Bu noktada "Avrupa tercihi" (European preference) mekanizması devreye giriyor. Alınacak silah-teçhizatın en az yüzde 65’inin AB üyesi ülkelerde veya Avrupa Serbest Ticaret Birliği (EFTA)/ Avrupa Ekonomi Alanı (EEA) bölgesinde üretilmiş olması şartı, geri kalan yüzde 35’lik kısmı üçüncü ülkelerden tedarik edilen bileşenlerden oluşabilmesine imkan veriyor.</p>

<p>Uygulama olarak SAFE teknik düzeyde bir mekanizma olmanın ötesine geçmeye çalışıyor, seçimleri, dış ortaklarla işbirliğini, etik/siyasi kriterleri, teknolojik güvenliği ve AB'nin stratejik yönelimini de belirleyecek nitelikte bir araç olarak görülüyor.</p>

<h3><strong>Avrupa güvenliği açısından ne ifade ediyor?</strong></h3>

<p>Avrupa'nın güvenlik mimarisi, özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı'yla birlikte ciddi sınavlarla karşı karşıya kaldı. Rus tehdidi, tedarik zinciri kırılmaları ve NATO-ABD bağlarının devamlılığı konusundaki belirsizlik, Avrupa ölçeğinde kendi savunma kapasitesini güçlendirme ihtiyacını ön plana çıkardı.</p>

<p>Bir süredir, özellikle Donald Trump'ın başkanlığı etkisiyle Avrupa bir kriz durumunda tek başına hareket edebilme kapasitesini geliştirmek istiyor. SAFE Programı bu yönüyle Avrupa’nın savunmada dışa bağımlılığı azaltarak stratejik özerklik sağlamada önemli ve öncü bir araç olarak planlandı. Bu özerklik için ülkelerin tek başına büyük silah sistemleri projeleri yerine, AB çapında ortak projelerle ölçek ekonomisi sağlanması, tedarik zinciri bütünlüğünün oluşturulması gerekiyor. SAFE ile sağlanacak ortaklıkların bunu sağlaması, böylece kapasite artırımı ve entegrasyon gerçekleşmesi bekleniyor.</p>

<p>Bu silahlanma sürecinin maliyetinin Avrupa'nın en çok korktuğu "refahtan feragat" anlamına gelecek bir ekonomi modeline sürüklememesi gerekiyor. Plana göre, SAFE kredileri uzun vadeli, cazip şartlarla sunulacak. AB Komisyonu’nun yüksek kredi notuna (AAA) dayanarak topladığı kaynaklarla düşük maliyetli finansman oluşturulacak. Bu da birçok ülkenin kendi kredibilitesinden doğabilecek maliyetleri de düşürecek ve finansal etkinlik sağlayacak. Ayrıca savunma gibi bir alanda AB’nin daha aktif bir bütçesel rol üstlenmesi, Avrupa savunma politikasının AB düzeyinde kurumsallaşmasını destekleyici bir araç, böylece de kıymetli bir siyasi sinyal olabilir.</p>

<p>Bu olumlu etkilerin yanında bazı riskler de mevcut. Üçüncü ülke bileşenlerinin AB kontrolünde olması bazı dış ortaklarla işbirliğini sınırlayabilir. Üye devletler savunma projelerinde kendi inisiyatiflerini korumak isteyebilirler ve bu da AB düzeyinde koordinasyon ve karar alma süreçlerinde gerilim yaratabilir. Belki de en önemlisi, demokratik kriterler ve dış politika uyumluluğu gibi AB’nin normatif şartları, katılım sürecinde “siyasi kırılma noktaları” haline gelebilir.</p>

<h3><strong>Türkiye'nin SAFE Programı'nda yer alması Avrupa'ya ne katar?</strong></h3>

<p>Türkiye'nin SAFE programına dahil olma olasılığı, Avrupa savunma mimarisi açısından sadece teknik bir ortaklık değil, aynı zamanda jeopolitik bir test niteliği taşıyor. Ankara'nın katılımı, Avrupa için hem stratejik kapasite hem de operasyonel esneklik anlamına gelebilir. Ancak bu durum, yalnızca teknik kabiliyetlerin değil, aynı zamanda siyasi güvenin de geliştirilmesine bağlı.</p>

<p>Öncelikle, Türkiye'nin gelişmiş savunma sanayii kapasitesi SAFE çerçevesinde Avrupa için dikkate değer bir katkı sağlayabilir. Türk savunma şirketleri son yıllarda insansız hava araçları, elektronik harp sistemleri, zırhlı araç teknolojileri ve akıllı mühimmat gibi alanlarda rekabetçi çözümler üretiyor. Bu, SAFE’in hedeflediği ortak inovasyon projeleri ve maliyet etkin üretim hedefleriyle doğrudan örtüşüyor.</p>

<p>Aynı zamanda Türkiye'nin üretim altyapısının esnekliği, Avrupa'nın savaş zamanı veya kriz koşullarında karşılaştığı tedarik zinciri darboğazlarını hafifletebilir. Mevcut Avrupa savunma tedarik zincirleri, birkaç ana tedarikçiye bağımlı olabilir. Türkiye'nin katılımıyla tedarik zinciri çeşitlenebilir, yedek kapasite imkanları artabilir. Ayrıca Türkiye'nin stratejik olarak Avrupa ile Asya arasındaki konumu, lojistik açıdan avantaj sunar. Özellikle Akdeniz, Ege, Karadeniz eksenlerinde savunma sanayi projelerinde transit avantaj sağlayabilir.</p>

<p>Türkiye, NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip bir ülke olarak, Avrupa güvenlik mimarisinde uzun süredir stratejik bir rol oynuyor ve SAFE kapsamında bu rolün resmileşmesinin jeopolitik kazanımları olacaktır. Öncelikle Türkiye'nin SAFE'e dahil olması, NATO’nun güney kanadındaki etkinliğini AB projeleriyle uyumlu hale getirir. Bu, transatlantik bağların zayıfladığı bir dönemde "kurumsal köprü" işlevi görebilir. Ayrıca Avrupa'nın savunma vizyonu artık sadece kıta içi değil, çevresel kriz alanlarına da uzanıyor. Türkiye, Akdeniz, Karadeniz, Orta Doğu ve Orta Asya'daki etkinliğiyle bu vizyonu "sınır ötesi" hale getirme kapasitesine sahip.</p>

<p>Diğer yandan Ankara'nın AB savunma girişimlerine katkısı, son yıllarda zayıflayan Türkiye-AB ilişkilerini de yeni bir zeminde yeniden tanımlayabilir. Savunma sanayiinde işbirliği siyasal güvenin de yavaş yavaş yeniden inşa edilmesine aracılık edebilir.</p>

<h3><strong>Yunanistan'ın vetosu mümkün mü?</strong></h3>

<p>Türkiye'nin SAFE programına katılım sürecinde en çok ses getiren gelişme, Yunanistan'ın koyduğu veto tehdidi oldu. Atina'nın vetosu, görünürde Türkiye'nin "casus belli" (savaş nedeni) kararına dayandırılıyor. Yunanistan, 1995'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) "Ege'de karasularını 12 mile çıkarma" kararını savaş nedeni sayan kararını kaldırılmadıkça, Ankara'nın SAFE'e katılımını desteklemeyeceğini açıkça ilan etti. Fakat bu gerekçe, aslında çok daha derin bir stratejik hesaplaşmanın yalnızca görünür yüzü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Atina’nın öncelikli amacı, AB’nin yeni savunma mimarisi içinde kendi güvenlik kaygılarını "Avrupa'nın ortak meselesi” haline getirmektir. Yunanistan SAFE'i, Türkiye ile olan ikili anlaşmazlıklarını AB düzlemine taşıyıp, ulusal güvenlik endişelerini kurumsal bir koruma kalkanına dönüştürmek için bir fırsat olarak görülüyor. Ayrıca Yunanistan, iç kamuoyuna karşı "Avrupa'nın sınırlarını savunan ülke" imajını güçlendirmek istiyor.</p>

<p>Diğer yandan, bu veto Yunanistan'ın AB içinde siyasi manevra alanını genişletme aracıdır. SAFE gibi büyük stratejik projelerde Yunanistan'ın "tek başına hayır deme hakkı", Atina'nın diplomatik etkisini artırıyor ve onu zaman zaman AB içi pazarlıklarda "kilit ülke" konumuna taşıması bekleniyor.</p>

<p>Ancak Yunanistan'ın vetosunun tamamen mutlak bir engel oluşturup oluşturmayacağı da belirsiz. AB iç hukukunda, bazı projelerde oy birliği değil, nitelikli çoğunluk ilkesi uygulanabiliyor. Ayrıca, Almanya ve İspanya gibi ülkeler Yunanistan'a bu konuda "yapıcı tutum" çağrısı yaparak vetoyu yumuşatma arayışında. Brüksel'de konuşulan senaryolardan biri, Türkiye'nin SAFE kapsamında tam üyelik yerine "kısıtlı katılım" veya "ortak proje düzeyi işbirliği" statüsüyle sürece dahil edilmesi. Böylece Yunanistan'ın itirazı korunurken, işbirliği fiilen ilerletilebilir.</p>

<p>Bu şartlarda Yunanistan'ın vetosu sadece Türkiye'ye değil, Avrupa'ya da bir sınav sunuyor: AB, ulusal çıkarları aşan bir ortak güvenlik vizyonu geliştirebilecek mi yoksa her ülke kendi tarihsel bagajıyla mı hareket edecek?</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/avrupa-guvenliginde-safe-donemi-turkiyenin-katilmasi-neden-onemli</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Oct 2025 16:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/safe.jpg" type="image/jpeg" length="76025"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Cumhuriyetin 102. yılında: Şahi’den KAAN'a uzanan yol]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/cumhuriyetin-102-yilinda-sahiden-kaana-uzanan-yol</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/cumhuriyetin-102-yilinda-sahiden-kaana-uzanan-yol" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye 2000’li yıllardan itibaren, ekonomik krizinden çıkardığı derslerle birlikte "milli ve yerli" parolasını ön plana çıkarttı. Kamu veya özel tüm teşebbüsler kendi ayakları üzerinde durma yolunu seçti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hasan Kalyoncu Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Kıdemli Araştırmacısı Doç. Dr. Murat Aslan, 29 Ekim'in anısına, Cumhuriyet’in kuruluş ruhuyla başlayan sanayileşme çabalarını ve bugün Türk sanayisinin elde ettiği stratejik kazanımları kaleme aldı.</p>

<p><strong>***</strong></p>

<p>Fatih Sultan Mehmet’in Macar Orban’a döktürdüğü Şahi topu, dünya tarihinde bir devrin kapanışını simgeler. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme döneminin teknik ilerlemelerle yakından ilişkili olduğunu söylemek abartı olmaz. Duraklama döneminde bu ivmenin azaldığı, gerileme döneminde ise teknik eksikliklere çare aranıldığı malum.</p>

<p>İlk atılımlar mühendis mektepleri ile atılıyor. III. Mustafa tarafından 1773 yılında kurulan Mühendishane-i Bahri Hümayun ile tersane ve donanmanın geliştirilmesi, III. Selim tarafından 1795 yılında kurulan Mühendishane-i Berri Hümayun ile de topçu ve istihkam subayı yetiştirmenin amaçlandığı biliniyor. Mühendishaneler, Osmanlı’nın askeri alanda Batı’yla arasındaki farkı kapatmak için attığı önemli adımlardı. Ancak Batılı ülkelere keşiflerin, tekniğin ve yayılmacılığın hakim olduğu bu dönemde Osmanlı, gereken ivmeyi yakalayamadığı için bu durum Batı'da "Şark Sorunu" olarak nitelendirildi.</p>

<p>Balkan Felaketi ve sonrasında Birinci Dünya Savaşı'nın getirdiği yokluk, yorgunluk ve yoksulluk genç Cumhuriyetin kurulmasında yaşanan çaresizlikleri anlatır nitelikte. Sermaye eksikliği nedeniyle o dönemde girişimciliğin devlet eliyle yürütülmesi zorunlu hale gelmişti. Öncelik olarak vatandaşın temel tüketim ihtiyaçlarının milli imkanlarla karşılanması, kapitülasyonların ve Duyun-u Umumiye’nin lağvı hedefleniyor, "Tam Bağımsız Türkiye" idealinin ekonomik, toplumsal ve askeri boyutlarına ilişkin kapsamlı planlamalar yapılıyordu.</p>

<p>Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifiyle 1933 yılında kurulan Sümerbank, pamuklu dokuma, yünlü dokuma, deri ve ayakkabı, kimya, toprak ve seramik, kâğıt ve demir-çelik sanayisi alanında üretim sorumluluğunu üstlenmiş. Etibank ve Maden Tetkik ve Arama Enstitüsünün kurulması ise İngilizlere, Fransızlara veya Almanlara verilen imtiyazlara karşı atılmış bir adım. 1911 itibarıyla madenciliğin yüzde 80’den fazlasının yabancıların elinde olması, bağımlılığın boyutunu gösteriyor.</p>

<p>Aynı dönemde Türkiye, savunma sanayinde tamamen dışa bağımlı. Sakarya Savaşı’nda Sovyet mühimmatına muhtaç Türk Ordusu’nun başarılı topçu atışları hedefe düşünce patlamıyor. Cumhuriyet kurulunca TSK’nın ihtiyaçlarını karşılamak için maddi olanaklar ölçüsünde İngiltere, Fransa ve ABD üretimi hafif tank, zırhlı araç ve top alımları yapılıyor. II. Dünya Savaşı yıllarında M3 Stuart, M4 Sherman, M24 Chaffee gibi silah ve araçlar ABD ve İngiltere’den tedarik ediliyor. Bu dönemde Almanlara karşı savaşa girmek kaydıyla Türkiye’ye silah satışı yapıldığını hatırlatmakta fayda var.</p>

<h3><strong>Cumhuriyet ruhuyla kurulan sanayi</strong></h3>

<p>Atatürk sanayi atılımını devlet eliyle yaparken genç Cumhuriyetin savunma sanayi, gerekli doygunluğun eksikliğini hissetmekteydi. Sanayi atılımının devlet eliyle yapılıyor olmasının aslî nedeni ise sermaye, yetişmiş insan gücü ve bilgi birikimi eksikliğinden kaynaklanıyordu. Bu nedenle devletçilik ilkesi benimsendi: Vatandaş eliyle gerçekleştirilemeyecek girişimlere devletin öncülük etmesi.</p>

<p>II. Dünya Savaşı’nın olağanüstü koşulları ve savaş sonrasında küresel güvenlik ve ekonominin iki kutuplu bir hâl alması Türkiye'yi Batı yanında olmaya itiyor. Sovyetlerin, savaş sonrasında Boğazları ve Kafkasya’ya yakın üç vilayeti istemesi hala hatıralarda. Bu nedenle Türkiye, ABD liderliğindeki Batı yarıküreyle birlikte güçler dengesine yöneliyor. ABD’nin Marshall yardımı ise o dönemin daralmış ekonomisi için bir çare şeklinde algılanıyor.</p>

<p>1950'li yıllardan itibaren iç siyasi mücadeleler ve askeri darbelerle zaman kaybeden Türkiye'de önemli bir sanayi adımı olarak 1950 yılında Makine Kimya Endüstrisi kuruluyor. Bununla birlikte Türk sanayileşmesi yeni bir evreyle tanışıyor. Öte yandan üretimin istenen niceliğe ve niteliğe ulaşmasında gecikme yaşandığı da bir gerçek. Savunma alanında 1960'lı yıllarda ABD’den M48 ve M60 tankları ile F-104 jetlerinin TSK envanterine girmesi önemli dönüm noktaları. Keza, 1960’larda ABD’nin F-4 savaş uçağı satışı Türkiye'yi Doğu blokuna karşı cephe ülkesi haline getiriyor.</p>

<p>Türk sanayisinin geçmişteki gelişimi umut verici olsa da yeterliliği konusunda özeleştiri yapmak faydalı olabilir. Cumhuriyet ruhuyla kurulan sanayi tesislerinin yeterince verimli işletilememesi, görev zararlarının artması ve rekabet gücünün düşmesi gibi gerçeklerle yüzleşmek gerekiyor. Nitekim 1970’li yıllardan bu yana kronikleşmiş ekonomik krizlerin bir nedeni de sanayileşmeyi başarmada geç kalmış olmak. Döviz darboğazının kısır döngüsüne kapılan Türkiye’nin 24 Ocak kararlarını, 1994 ve 2001 krizlerini tecrübe ettiği görülüyor. Cumhuriyetin 102’nci yılını kutladığımız 2025 yılındaki manzarayı da bu süreç ile karşılaştırmak faydalı olacak. Bu noktada amaç geçmişten ders çıkartmak ve aynı hatalara kapılmamak.</p>

<h3><strong>2025 yılı Türkiyesi</strong></h3>

<p>Türkiye 2000’li yıllardan itibaren, ekonomik krizinden çıkardığı derslerle birlikte "milli ve yerli" parolasını ön plana çıkarttı. Kamu veya özel tüm teşebbüsler kendi ayakları üzerinde durma yolunu seçti.</p>

<p>Savunma alanı çoğu zaman diğer sektörlere emsal gösterilse de, aslında daha da öte, sanayileşme hamlelerinin öncüsüdür. 2010'lu yıllara kadar terörle mücadelede dış yardımlara ve ithal silahlara bağımlı olan Türk Silahlı Kuvvetleri, artık kendi sanayisine yaslanmayı öğrendi.</p>

<p>Türk askeri, Türk firmalarının nanoteknolojiyle ürettiği botları ve üniformaları giyiyor. Görünüm caydırıcı, teçhizat ergonomik. Geçmişte Amerikalılardan M1, Almanlardan G3 patentiyle tedarik edilen piyade tüfekleri yerini Milli Piyade Tüfeğine bıraktı. Taarruz helikopteri ihtiyacının hat safhada hissedildiği 1990’lı yıllarda, Kobra helikopterler Türkiye’ye verilmezken, halen Türk pilotları ATAK ve GÖKBEY ile uçuyor. 2000’li yıllarda insansız hava aracı teknolojisine erişim sınırlıyken Türkiye, İsrail’den Heron satın almak zorunda kalmıştı. Bugün, o Heron'lar yerine TUSAŞ'ın ANKA'ları uçuyor. Pilotaj eğitiminde kullanılmak üzere tasarlanan, F-16 satışında uzayan sürece alternatif olarak ortaya çıkan HÜRJET’lerin saldırı uçağı olması planlanıyor. Geçmişte akıllı mühimmata sahip olmaktan esirgenen TSK’nın Stinger'ları NATO sayımına tutuluyordu. Artık SUNGUR, HİSAR, SİPER ve ALKA ile kendi Çelik Kubbesi'ni kuruyor.</p>

<p>Savunma sektörü yanında sivil sanayiyi de ele almakta fayda var. Kendi milli otomobilini üreten bir Türkiye’de maden, enerji, metalürji, inşaat gibi her ekonomik sektörde milli sermaye ile Türk şirketleri başarı hikayeleri yazıyor. Market raflarının hangi ülkeler tarafından doldurulduğu önemli bir parametre. Artık Türkiye diğer ülkelerin raflarına mal veriyor. O halde, Türkiye, artık Batı’nın kuşak veya yarı kuşak ülkesi olmaktan çıktı. Hammaddesini ve nihai mamulünü üreten bir merkezi devlet haline geliyor. Ancak başarıların övgüsünün yanında, alınması gereken mesafe ve mevcut durumun da eleştirel değerlendirmesi yapılmalıdır.</p>

<p>Türkiye bilgi çağını yakalamak için çabalasa da dijital alanda savunmada kaldı. Böyle bir eksikliğin giderilmesi için teknoloji devleri ortaya çıkmalı, milli yazılımları yapay zeka ile buluşturmalı. Bu yazılımların donanım ihtiyacını, özellikle çipler ithal edildiği sürece küresel sermayeye karşı durmak mümkün görünmüyor.</p>

<p>Nadir elementler ve metalürji alanlarında kendi doğal kaynaklarımızı kullanma konusunda yeni atılımlar olumlu. Ancak bu kaynakları mutlaka milli teknolojilerle birleştirmemiz gerekiyor. Türkiye, nadir elementleri ve madenleri ihraç eden değil, bunları nihai mamule dönüştüren bir sanayiye sahip olmalıdır.</p>

<p>Kimya ve ilaç sektöründe yabancı sermaye ile rekabet edebilecek teşebbüs sayısı pek fazla değil. Bu iki sektör, bizler farkında olmadan, günlük harcamalarımızı cebimizden diğer ülkelere aktarıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Coğrafi keşiflerden 500 yıl sonra, önce okyanusların, şimdi de uzayın yeni bir yarışa ivme kazandıracağı dikkate alınırsa Türkiye’nin halen yaşadığı kalkınma sürecine ivme katması gerekiyor. Kapsamlı ve katmanlı bir anlayışla sinerji yaratacak ‘atılım eko-sistemini’ planlamayı düşünmek zorundayız. Kalite ve marka yaratma konusunda cesur olmak, Şahi’de başlayan süreci, KAAN sonrasına taşımalıyız.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>AA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/cumhuriyetin-102-yilinda-sahiden-kaana-uzanan-yol</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Oct 2025 16:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/sahi.jpg" type="image/jpeg" length="59692"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[“Ajandan” cumhurbaşkanı adayı olmaz!]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/ajandan-cumhurbaskani-adayi-olmaz-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/ajandan-cumhurbaskani-adayi-olmaz-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diriliş Postası Yazarı Ramazan Yaşar Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 25 Mayıs'ta tutuklu İBB Başkanı İmamoğlu için söylediği "Ahtapotun kolları yurt dışına uzanıyor" sözlerini masaya yatırdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>“İstanbul kaynaklarının nasıl yağmalandığı ortaya çıkıyor. İstanbul’dan Türkiye’ye ve yurt dışına uzanan ahtapotun kolları bir bir deşifre oluyor.”</p>

<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan bu sözleri 25 Mayıs 2025’te eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu hakkındaki “rüşvet, irtikap, yolsuzluk, hırsızlık” soruşturmasıyla ilgili söylemişti.</p>

<p>Burada “İstanbul’un kaynaklarının nasıl yağmalandığı” ve “İstanbul’dan Türkiye’ye uzanan ahtapotun kolları” hakkında ne demek istediğini anlamıştık. Başsavcılık başlattığı soruşturmada İstanbul’un 562 milyar lirasının çalındığını iddia ediyordu.</p>

<p>Hırsızlık, rüşvet, yolsuzluk iddialarıyla başta İmamoğlu olmak üzere CHP’nin bazı büyükşehir ve ilçe belediye başkanları, yüzlerce belediye üst düzey bürokrat ve çalışanı tutuklandı.</p>

<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 25 Mayıs’ta söylediği “ahtapotun yurt dışına uzanan kolları” ifadesinden o gün ne demek istediğini kimse anlamamıştı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong><a href="https://www.dirilispostasi.com/ajandan-cumhurbaskani-adayi-olmaz">YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN</a></strong></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Nusret Odabaş</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/ajandan-cumhurbaskani-adayi-olmaz-1</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Oct 2025 15:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/kim170.webp" type="image/jpeg" length="64106"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hollanda seçimleri neden önemli?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/hollanda-secimleri-neden-onemli</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/hollanda-secimleri-neden-onemli" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Koalisyonlara alışık bir ülke olmasına rağmen, Hollandalı seçmen artık istikrarsızlıktan yorgun. Bu nedenle bu seçim, "kim kazanacak"tan ziyade "kim uzlaşabilecek" sorusunun sınandığı bir test niteliğinde.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Anadolu Ajansı Stratejik Analiz Müdürü Zeliha Eliaçık, Hollanda’da erken seçim atmosferinde merkez siyasetin çözülüşünü, aşırı sağın yükselişini ve konut krizinden Gazze'ye uzanan tartışmaların seçmen davranışına etkisini kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>Hollanda, sadece 11 ay süren hükümetin dağılması sonrasında seçime gidiyor. Bilindiği üzere kültürel olarak güçlü bir Protestan kültürel geleneğe sahip olan Hollanda’da seçimler pazar günü değil, çarşamba günü yapılıyor [1].</p>

<p>Seçim sürecinde gözlemlerde bulunduğum Hollanda sokakları çok hareketli. Hollanda seçimleri, bizim Türkiye'den alışık olduğumuz şekilde tek parti mitinglerinden ziyade, pek çok Batı Avrupa ülkesinde olduğu gibi sokak protestoları etrafında şekilleniyor. Bu siyasi kültürün yanı sıra Hollanda’da iklim, ekonomi, göç ve Gazze, özgürlükler ve benzeri konulara odaklanan küçük partilerin sayısının da giderek artması, tek bir lider ve parti etrafında toplanmayı güçleştiriyor.</p>

<p>Türkiye’deki kalabalık kitlelerin katıldığı mitinglerin yerini Hollanda’da parti liderlerinin seçmeni ikna etmeye çalıştığı tartışma programları alıyor. Parti programlarından çok söylemlerin ve televizyon tartışmalarının, partilerden çok da kişilerin ön plana çıktığı bir seçim süreci yaşanıyor.</p>

<p>Görüştüğüm kimi siyaset bilimcilere göre yüzde 60, kimilerine göre ise yüzde 80 oranında kararsız seçmen var. Bu da son anda gerçekleştirilen tartışma programlarını, liderin performansını, polemik ve ikna gücünü kritik hale getiriyor. Öyle ki Hollanda'nın TRT'si olarak bilinen NOS kanalında parti liderlerinin final tartışmalarını herkes merakla bekliyor. Burada yapılacak bir hata yahut gaf, kararsız seçmenin oy davranışını değiştirebilir.</p>

<h3><strong>Hollanda seçimleri neden önemli?</strong></h3>

<p>Görüştüğüm bazı analistler başarısız bir aşırı sağ hükümet tecrübesinden sonra "Ana akım sağ-sol ve liberal merkez partiler için yeniden iktidara gelme şansı" doğduğunu ve böylesi bir sonucun da "aşırı sağın yükseldiği diğer Avrupa ülkelerinde yeniden bir 'normalleşme' modeli" olarak işleyebileceği görüşünde. Ancak en çok oy alan iktidar ortağı olmasına rağmen mevcut hükümette Başbakan yapılmayan Geert Wilders’in seçim kampanyasında mağdur rolünü oynadığı ve icraata geçebilmek için tam yetki istediği göz önünde bulundurulduğunda aşırı sağın oyları da artabilir. Hollanda’nın Trump’ı gibi davranan Wilders, provokatif söylemleriyle seçim gündemini yönlendiriyor.</p>

<p>Hollanda seçimlerinde belirleyici soru ise diğer partilerin aşırı sağa karşı nasıl bir tavır alacağı. Bazı analistler Wilders'siz bir senaryoda Almanya'daki modelin tekrarlanabileceğini, yani merkez sağ, merkez sol ve liberal bir partinin bir araya gelerek "dengeleyici" bir hükümet kurabileceğini düşünüyor. Ancak sorun yalnızca bir hükümetin kurulması değil, aynı zamanda sürdürülebilir olması.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Koalisyonlara alışık bir ülke olmasına rağmen, Hollandalı seçmen artık istikrarsızlıktan yorgun. Bu nedenle bu seçim, "kim kazanacak"tan ziyade "kim uzlaşabilecek" sorusunun sınandığı bir test niteliğinde.</p>

<p>Seçimlerin ortaya koyacağı sonuçlar, Avrupa'da nispeten hoşgörünün sembolü olarak bilinen Hollanda'da toplumsal dönüşüme ve Avrupa'nın geleceğine dair bir fikir de verecek. Zira Avrupa'nın ılımlı ülkesi Hollanda'daki aşırı sağcı dönüşüm Avrupa'nın geneli için de bir "alarm" niteliği taşıyor.</p>

<h3><strong>Hangi partiler yarışıyor?</strong></h3>

<p>Son anketlerde düşüş yaşasa da önceki hükümeti düşürerek erken seçime giden yolu açan İslam karşıtı ırkçı Geert Wilders’in Özgürlük Partisi (PVV) hala önde görünüyor. [2]. Ancak PVV hala birinci parti olsa dahi, oy kaybı nedeniyle tek başına hükümet kurması mümkün görünmüyor. Diğer tüm büyük partiler ve özellikle merkez-sağ bloktaki Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) ile Hristiyan Demokratlar (CDA), Wilders'le bir koalisyonu açıkça reddediyorlar [3]. Bu nedenle yeni hükümetin merkez sağ veya merkez sol ve liberal bir ittifak etrafında şekillenmesi bekleniyor.</p>

<p>Hollanda'yı gelecekte ya merkez sağ (VVD + CDA + diğer küçük sağ veya liberal partiler) bir koalisyonla yönetecek ya da merkez sol blok (Yeşil Sol-İşçi Partisi) yanlarına sosyal liberal Demokratlar D66'yı alarak bu boşluğu doldurmaya çalışacak.</p>

<p>Timmermans’ın liderliğindeki kırmızı-yeşil ittifak (Yeşil Sol ve İşçi Partisi), D66 ve CDA da olası koalisyon ortakları olarak öne çıkıyor. VVD’nin gerilemesiyle birlikte eski liberal-muhafazakar denge zayıflamış durumda. VVD+CDA+diğer küçük sağ partilerin oluşturduğu bir koalisyon ihtimali dışlanmasa da şu anki tabloya göre en muhtemel senaryo, Timmermans’ın etrafında şekillenecek bir merkez sol hükümeti ya da D66–CDA eksenli geniş tabanlı bir "istikrar koalisyonu" olarak değerlendiriliyor. Her halükarda Hollanda'da merkez ittifakın yeniden iktidara dönmesi umuluyor. Hükümet kurma sürecinin çok sayıdaki parti arasında uzlaşma arayışları nedeniyle uzun zaman alması bekleniyor.</p>

<p>Koalisyon kurması muhtemel tüm partilerin Wilders ile koalisyon yapmayacaklarını açıklamış olmaları, seçim sonrası siyasi tabloyu biçimlendirecek en kritik değişken gibi görünüyor. Adaylarının çoğunluğunu Türk ve göçmenlerin oluşturduğu DENK Partisi de seçimlerde hedefte olan göçmenler ve göçmen karşıtı politikalara karşı çıkan seçmen için bir alternatif oluşturuyor. Parti halihazırda mecliste 3 sandalyeyle temsil ediliyor.</p>

<h3><strong>Seçim sürecinde hangi konular konuşuldu?</strong></h3>

<p>Hollanda’da son yapılan parlamento seçimlerinde seçime katılım oranı yüksekti. Bu yılki seçim sürecinde görüştüğüm kimi orta yaşlı ve orta yaşın üzerindeki seçmen ise "artık sisteme inanmadıkları ve verdikleri oyların politik kararlarda etkisini görmedikleri için seçime gitmeyeceklerini" söylüyorlar. Den Haag'da bir kafede sohbet ettiğim çift, "Seçime gitmeyeceğiz, bizim yaşımızdakiler gitmeyecek, zira oy da versek hiçbir şey değişmiyor; ama genç öğrencilere sorarsanız gideceğiz diyeceklerdir. Hala naifler, biz öğrendik." diyor. Buna rağmen ülkedeki aşırı sağa tepkinin artmasıyla siyasi katılım da yüksek olabilir.</p>

<p>Hollanda seçimleri, Rusya-Ukrayna savaşı, Rusya korkusu, Trump faktörü, Gazze soykırımı gibi bir dizi önemli krizin gölgesinde gerçekleşse de seçim gündemini dış politikadan ziyade ülkenin iç sorunları belirlemiş durumda. Bunun nedenlerinden biri, mevcut çatışma ortamında, bilhassa Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle NATO’nun rolü konusunda fikir birliği içinde bulunulması ve eskiden Rus etkisiyle suçlanan Wilders gibi aşırı sağcıların söylemlerinin iktidara gelince Ukrayna desteği yönünde yumuşaması. Güvenlik kaygıları nedeniyle savaş karşıtı solcular dahi savunma giderlerinin ve NATO ödemelerinin artırılması konusunda ikna olmuş görünüyor.</p>

<p>Muhalefet Gazze soykırımı ve İsrail’e yönelik tepkiler hükümeti eleştirmek ve kitleleri mobilize etmek için bir gündem maddesi olduysa da seçim sürecinde daha ziyade iç meseleler belirleyici oldu.</p>

<p>Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, konut kıtlığı, kira ve sağlık maliyetlerindeki artışlar ve göç meselesi seçimlerin ana eksenini oluşturuyor. Özellikle aşırı sağ partiler, bu meseleleri bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde göçmenlerle ilişkilendirdiği için seçimin ana tartışmaları bir şekilde hep göçmenler etrafında gerçekleşiyor. Başta Wilders'in partisi olmak üzere aşırı sağ partiler, göçmenleri konut sıkıntısı, sağlık ücretlerinin yüksekliği ve pahalılık sorunlarının nedeni olarak gösterirken; diğer merkez sağ, sol yahut liberal partiler bu söylem etrafında tartışmalarını yürüttükleri için siyasi tartışmalarda söylem üstünlüğü tamamen aşırı sağın tekeline geçmiş görünüyor. Siyasi elitlerde keskin bir "göç en büyük sorun algısı" oturmuş durumda. Seçmenin bir kısmı da ev ve ekonomik sorunların müsebbibi olarak göçmenleri suçlarken bir kısmı da siyasetçileri sorunları yönetememekle de değil, yönetmemekle suçluyor.</p>

<h3><strong>Türkiye seçim gündeminde yok</strong></h3>

<p>2017’deki seçim kampanyası neredeyse tamamen Türkiye karşıtı tezler üzerine kurulmuştu. Sonraki seçimlerde bu tansiyon azalırken, bu seçimlerde ise Türkiye artık hararetli bir seçim konusu olmaktan çıkmış durumda. Aksine görüştüğüm düşünce kuruluşu temsilcileri, Rusya-Ukrayna savaşı ve Gazze dahil çatışmalarda arabulucu rolü nedeniyle Türkiye'nin rolünün ve ağırlığının arttığını dile getiriyorlar.</p>

<p>Türkiye’ye yönelik klasik "demokrasi" eleştirileri ise yaptığım görüşmelerde dillendirilse dahi mevcut iç karışıklıklar ve Hollanda toplumundaki kutuplaşma nedeniyle bu sesler giderek daha kısık çıkıyor. Türkiye kritik bir seçim konusu olmaktan çıkmış olsa dahi aşırı sağ akımların göçmen ve Müslüman karşıtı söylemlerinden dolayı seçim sonuçları Hollanda'da yaşayan Türk vatandaşları ve Türkiye kökenli nüfusu da yakından ilgilendiriyor.</p>

<h3><strong>"Toleranslı" Hollanda nasıl aşırı sağa ve ırkçılığa evrildi?</strong></h3>

<p>Sömürgeci geçmişiyle meşhur Hollanda, Batı Avrupa ülkeleri arasında toleranslı yapısıyla bilinse de son dönemde yükselen aşırı sağ akımların, İslamofobi ve ırkçılığın yükselişi dikkat çekiyor. Hollanda’da son yirmi yılda aşırı sağın yükselişi, ekonomik ve sosyal sorunların nedenlerinin -özellikle konut, sağlık ve yaşam pahalılığının-yanlış adreslerde aranmasıyla açıklanabilir.</p>

<p>Temel mesele yapısal bir refah krizi olmasına rağmen, siyaset bu sorunları kimi yerde göçmenlerle özdeşleştirirken kimi yerde ise göçmenlerin dini kimliğini (genelde Müslümanları) hedef alarak kendi yönetimsel yetersizliğini örtbas etmeye çalıştı. Bu anlamda Müslümanlara yönelik helal kesim, peçe yasağı ve İslami kurumların finansal durumuyla ilgili yapılmak istenen politikalar ve kanunlar örnek gösterilebilir.</p>

<p>2000’lerde bir iklim aktivisti tarafından öldürülen aşırı sağcı Pim Fortuyn, ilk kez açık biçimde İslam karşıtı bir dil kullandı ve bu söylem siyasette kalıcı bir yer edindi. Onun ardından Geert Wilders bu mirası sistemli biçimde sürdürdü. Böylelikle Hollanda’da "tolerans"ın anlamı değişti: Farklılığı kabul etmekten çok, sorunların kaynağını ötekine yani kültürel olarak farklı olana yükleyerek düzeni koruma refleksine dönüştü.</p>

<p>Hollanda’da aşırı sağ söylemler giderek normalleşirken ırkçılık ve göçmen karşıtlığı da giderek bir "derece meselesi" haline geliyor. Bazıları kültürel, bazıları ekonomik nedenler; bazılarıysa reel politika gereği diyerek farklı derecelerde ama muhakkak göçmenleri ülke sorunlarının merkezine oturtmuş durumda. Toplumda gözle görülür şekilde bir arada yaşama sorunu bulunmazken, göçmenlerin dini ve kültürel yapısının ön plana çıkarılması, doğal bir sonuçtan çok Avrupa toplumlarının homojen yapısından kaynaklı, kendisinden başkasını eşit yurttaş olarak benimseme konusunda zorluklara işaret ediyor. Zira Hollanda tarihi olarak sömürgeleriyle kendi refahını var ederken ancak bir hiyerarşik yapı ve efendi-köle ilişkisi üzerinden bu "çeşitliliğe" tahammül edebilmişti.</p>

<p>Sadece aşırı sağ değil, merkez sağ ve sol partiler de dahil ana akım siyasetin de sık sık İslamofobik ve göçmen propagandaya başvurması gerçek politikalar üretmektense “korku” siyasetiyle toplumu yönetmeyi tercih ettiklerini gösteriyor. Esasında yerleşik muhkem sistem ile demografik ve kültürel dönüşüm arasında bir gerilim var. Ne toplum ne de siyaset kurumları bu dönüşümle halleşemiyor.</p>

<h3><strong>Demografi mühendisliği</strong></h3>

<p>Hollanda bugün 18 milyonu aşan nüfusuyla Avrupa’nın en yoğun nüfuslu ülkelerinden biri; kilometrekareye ortalama 513 kişi düşüyor. Yeni doğan sayısının hızla gerilediği ülkede nüfus artışı artık neredeyse tamamen göçe ve artan yaşam süresine bağlanıyor. Hükümet, bu artışı sınırlamak amacıyla 2050’ye kadar nüfusu en fazla 20 milyonda tutmayı ve yıllık göçmen girişini yaklaşık 68 binle sınırlandırmayı hedefliyor. Esasında Hollanda'da demografi mühendisliği de göç yönetiminin bir parçası haline geliyor. Hollanda İstatistik Kurumunun 2024 verilerine göre, ülkedeki toplam nüfusun %16,2’si başka bir ülkede doğmuş ve göçmen olarak yaşıyor. [4]</p>

<h3><strong>Konut sorunu tüm siyasi sistem zaaflarını ele veriyor</strong></h3>

<p>Hollanda’daki (sosyal) konut krizi aslında bir siyaset krizi ve bu yönüyle yalnızca barınma eksikliğini değil, sistemin derin yapısal zaaflarını da görünür kılıyor. Görüştüğüm bir siyasi analistin belirttiği gibi, liberal piyasa düzeni içinde barınma artık bir sosyal hak değil, bir yatırım aracına dönüşmüş durumda. Hollanda’da yeterince yeni sosyal konut inşa edilmiyor ve var olanlar da adil ve işlevsel şekilde yönetilmiyor. Bu dönüşüm, merkez siyasetin uzun süredir teknokratlar eliyle yönettiği bürokratik yapının, toplumun gerçek ihtiyaçlarından ne kadar koptuğunu gösteriyor. Bu krizi, çevre ve iklim yasalarının yarattığı yeni düzenlemeler daha da derinleştirirken, yeni arazi politikaları ise çiftçi lobilerinin direnciyle karşı karşıya kalıyor. Konut sorunu bugün, on yıllardır devam eden liberal yönetim anlayışının, çevre politikalarıyla ekonomik çıkar grupları arasında sıkışarak toplumsal ihtiyaçları yok saydığının en açık göstergesi. Bu durum, siyasi kurumların mekanikleştiğini ve halkın sorunlarıyla ilgilenmediğini; sadece sistemi ayakta tutmak ve gücü ellerinde tutmak için çalıştıklarını düşündürüyor.</p>

<p>Siyasi kurumlar ve bürokrasi bugün sosyal konut yerleşimlerini dahi düzenleyemez durumda. Görüştüğüm bir gazetecinin şu sözü, sistemin ne kadar bürokratik, hantal ve mekanikleşmiş bir yapıya dönüştüğünü çarpıcı biçimde özetliyor: "Cumhurbaşkanı Erdoğan Hollanda’nın konut sorununu pragmatik yöntemlerle çözerdi; buraya bir TOKİ lazım."</p>

<p>Bu tablo, Avrupa’daki liberal yönetim modelinin temel açmazını da ele veriyor: Devlet, konut meseleleri dahil sorunları yönetmek yerine düzenlemeyi seçtikçe sosyal alan "piyasanın" insafına bırakılıyor; bir rant alanına dönüştürüyor. Bunun yanı sıra teknokratik devlet aklı kamusal sorunları çözmek yerine veri üretmeye ve sorumluluğu dağıtmaya odaklanıyor. Hollanda’daki konut krizi, çevre politikalarıyla çiftçi lobileri arasındaki gerilimden merkez siyasetin eylemsizliği ve rant ekonomisine kadar uzanan zincirin tam ortasında duruyor. Farklı yaş, meslek ve siyasi partiden görüştüğüm Hollandalılar kurumsal siyasetin sorunları çözemediğine değil, belli çıkar ve rant denklemleri nedeniyle çözmek istemediğine inanıyor. Avrupa’nın teknokratik aklı, halkın hayatına dokunamadıkça popülist siyasete ve aşırı sağa alan açılıyor.</p>

<p>[1] https://www.swr.de/swraktuell-radio/europawahl-eu-europaeische-union-niederlande-100.html</p>

<p>[2] https://nltimes.nl/2025/10/14/poll-slight-drop-pvv-wilders-suspends-election-campaign-terror-threat</p>

<p>[3] https://www.theguardian.com/world/2025/jun/10/dutch-vvd-rules-out-coalition-with-unbelievably-untrustworthy-wilders</p>

<p>[4] https://www.cbs.nl/en-gb/visualisations/dashboard-population/origin</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>AA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/hollanda-secimleri-neden-onemli</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Oct 2025 16:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/hollanda-secimleri-neden-onemli.jpg" type="image/jpeg" length="35277"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Enerjide yeni jeopolitik cephe: Deniz üstü rüzgar enerjisi]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/enerjide-yeni-jeopolitik-cephe-deniz-ustu-ruzgar-enerjisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/enerjide-yeni-jeopolitik-cephe-deniz-ustu-ruzgar-enerjisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye’nin Ulusal Enerji Planı, 2035'e kadar 5 gigawat kurulu deniz üstü rüzgar kapasitesine ulaşmayı ve bunu 2053 Net Sıfır Emisyon hedefiyle uyumlu hale getirmeyi öngörüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>SETA araştırmacısı Büşra Zeynep Özdemir, deniz üstü rüzgar enerjisinin stratejik önemini ve Türkiye’nin bu alandaki konumunu yazdı.</p>

<p>...</p>

<p>Küresel ısınma ve iklim değişikliği kaygıları son 20 yılda yenilenebilir enerji kaynaklarının dünyada ve ülkelerin enerji karışımlarındaki payını giderek artırdı. Bu kaynaklar arasında deniz üstü rüzgar enerjisi, yüksek teknik potansiyeli ve kesintisiz üretim kapasitesiyle küresel ölçekte yatırım için en cazip ve hızlı büyüyen alanlardan biri olarak öne çıkıyor. Deniz üstü rüzgar enerjisi teknolojileri yalnızca iklim değişikliği ile mücadele alanında sınırlı kalmayıp, enerji güvenliği, sanayi ve istihdam gibi alanlarda da fırsatlar sunuyor.</p>

<h3><strong>Danimarka’dan günümüze</strong></h3>

<p>Dünyanın ilk deniz üstü rüzgar santrali 1991’de Danimarka’nın Vindeby kıyılarında kuruldu. 11 türbin ve toplam 5 megavat kapasite ile santral yaklaşık 2 bin hanenin elektrik ihtiyacını karşılayabiliyordu. 2000'e gelindiğinde ise dünyada yalnızca üç Avrupa ülkesinde toplam 67 megavatlık kurulu kapasiteye sahip deniz üstü rüzgar santralleri bulunuyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>O tarihten sonra teknoloji hızlı bir ilerleme kaydetti. Daha büyük türbinler daha geniş alanlarda hareket kabiliyetine sahip olarak daha yüksek rüzgarları yakalıyor ve çok daha fazla elektrik üretebiliyor. 2010'a gelindiğinde, 3 megavat kurulu gücündeki tek bir türbin tüm Vindeby santralinin ürettiğinden daha fazla elektrik sağlayabiliyordu. Günümüzde deniz üstü türbinlerinin 25 megavatlık kurulu güce sahip olabilmesi sektörün kısa sürede ne kadar hızla olgunlaştığını gösteriyor.</p>

<h3><strong>Fırsatlar ve zorluklar</strong></h3>

<p>Deniz üstü rüzgarı, enerji arzında çeşitlilik sağlayarak enerji güvenliğinin artırılmasında önemli bir rol üstleniyor. Kara rüzgarına kıyasla daha yüksek hızda ve tutarlı rüzgarlarla daha istikrarlı elektrik üretimi sağlamasıyla yer yer baz yük oluşturma potansiyeli taşıyor. Teknolojinin üretiminden kurulumuna, bakım süreçlerine dek oluşturulan yeni iş sahaları istihdam yaratmada da avantaj sunuyor.</p>

<p>Bununla birlikte, projelerin yüksek kurulum finansmanı gerektirmesi en büyük zorluklardan biri olmaya devam ediyor. Maliyetler 2000’li yılların başına kıyasla azalmış olsa da halen kara rüzgarı ve fotovoltaik güneş enerjisi sistemleri gibi teknolojiler karşısında yüksek seyrediyor. Ayrıca, balıkçılık ve turizm gibi çeşitli ekonomik faaliyetler için kullanılan kıyılarda elverişlilik azalıyor. Kara rüzgar santrallerine kıyasla daha düşük düzeyde olsa da mevsimsellikten etkilenmesi ve diğer tüm yenilenebilir enerji teknolojilerinde olduğu gibi üretim ve geri dönüşüm süreçlerinde çevresel etki yaratması, deniz üstü rüzgar teknolojisinin başlıca dezavantajları arasında yer alıyor.</p>

<p>Avantaj ve dezavantajlarının yanında deniz üstü rüzgar enerjisi yatırımlarında belirleyici olan başka faktörler de var. Yasal prosedürler yatırımı en fazla etkileyen faktörlerin başında geliyor. Yapılan bir araştırmaya göre dünya genelinde hayata geçirilen projelerin yüzde 80’i doğrudan hükümetlerin izlediği politikalardan etkileniyor. Bu noktada, izin sürecine dahil olan kurumların sayısı, sürecin uzunluğu, teşvik mekanizmaları, yasal mevzuatların tutarlılığı ve şeffaflık yatırımcıların duyduğu güveni doğrudan etkileyerek yatırımlar konusunda belirleyici oluyor. Üretilen elektrik için alım garantisi sağlamanın yanı sıra izin süreçlerinin tek bir otorite tarafından yürütülmesi ve sürecin kısa olması yatırımı kolaylaştıran unsurlar. Bunun yanında, jeolojik ve jeoteknik araştırmalar, meteorolojik ve oşinografik ölçümler, tekno-ekonomik değerlendirmeler gibi gerekli tüm prosedürlerin kamu kurumları tarafından üstlenilmesiyle yatırımcıya yalnızca yatırım yapmanın bırakılması da yine belirleyici faktörlerden.</p>

<h3><strong>Küresel yarış</strong></h3>

<p>Çin bugün en yüksek kurulu güce sahip olmanın yanında deniz üstü rüzgar teknolojileri üretiminde de en önemli ülkelerden biri. Dünyanın en büyük türbinlerini üreten Çin, küresel yatırımın yarısından fazlasını gerçekleştiriyor. Ancak öncelikli olarak iç talebi karşılamaya yönelmesi nedeniyle ihracattaki etkisi görece zayıf. Danimarka, Hollanda ve Almanya ise hem kendi ülkelerinde hem de yurt dışında yatırımlarını sürdürüyor, onlarca yıllık deneyimlerinden yararlanıyor. Sektöre daha geç adım atan ABD ise kurulu gücünü sınırlı ölçüde artırıyor. İkinci kez göreve gelen Donald Trump’ın izlediği yenilenebilir enerji karşıtı politikası nedeniyle ciddi belirsizliklerle karşı karşıya. Bu durum, deniz üstü rüzgar enerjisi yatırımlarının uzun vadeli istikrar sağlayan ülkelerde büyüdüğünü, belirsiz politikalarla ise zayıfladığını gösteriyor.</p>

<h3><strong>Türkiye’nin durumu</strong></h3>

<p>Kara rüzgar enerjisi konusunda 20 yılı aşkın süredir yoğun faaliyetler yürüten Türkiye hem kurulu gücü artırmaya hem de teknolojisinin üretimine odaklanıyor. YEKDEM ve YEKA gibi mevzuatlarla yatırımcılara alım garantisi sunarak daha güvenli bir yatırım ortamı sağlamanın yanı sıra yerli sanayinin gelişimini de teşvik ediyor. Bu sayede bugün Türkiye’nin elektrik enerjisi kurulu gücünün yüzde 61’den fazlasını yenilenebilir kaynakları oluşturuyor. Bahse konu kurulu güç de yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam kurulu güce oranı bakımından çok sayıda ülkenin önüne çıkarıyor.</p>

<p>Ancak deniz üstü rüzgarı henüz Türkiye’nin enerji karışımında bulunmuyor. 2018’de düzenlenen ilk YEKA ihalesi, belirlenen sahalarla ilgili yetersiz veri nedeniyle sonuçlanamadı. Bu durumun üstesinden gelmek üzere alandaki çalışmalarını artıran Türkiye, Dünya Bankası’nın teknik desteği ve Avrupa Birliği işbirliğiyle sağlanan finansmanla ülkenin deniz üstü rüzgar potansiyelini belirledi. Yapılan çalışmalara göre Türkiye’nin denizlerinde, 50 metreye kadar sığ sularda 12 gigawat, bin metreye kadar derin sularda 57 gigawat potansiyel bulunuyor. Ege Denizi en yüksek potansiyele sahip alan iken dar iç deniz, yoğun turizm faaliyetleri, balıkçılık alanları, askeri bölgeler ve adacık ve kayalıkların mevcudiyeti sahanın geliştirilmesini zorlaştırıyor. Marmara Denizi ise deniz üstü rüzgar projeleri için en uygun alan olarak öne çıkıyor.</p>

<h3><strong>Türkiye neden hızlı hareket etmeli?</strong></h3>

<p>Türkiye’nin Ulusal Enerji Planı, 2035'e kadar 5 gigawat kurulu deniz üstü rüzgar kapasitesine ulaşmayı ve bunu 2053 Net Sıfır Emisyon hedefiyle uyumlu hale getirmeyi öngörüyor. Bu hedefe ulaşmanın yalnızca iklim politikasını desteklemekle kalmayıp, aynı zamanda enerji ithalatına bağımlılığı azaltması, enerji güvenliğini artırması ve Türkiye’nin bölgesel ve küresel enerji rekabetindeki konumunu kuvvetlendirmesi bekleniyor.</p>

<p>Deniz üstü rüzgar enerjisini Türkiye için stratejik kılan üç faktörden söz edilebilir. Birincisi, kendi rüzgar kaynaklarını kullanarak ithalata olan bağımlılığı azaltmak, küresel piyasa dalgalanmalarına karşı dayanıklılığı artırmak ve enerji güvenliğini güçlendirmek. İkincisi, limanlar, tersaneler, türbin ve komponent üretimi gibi alanlara yapılacak yatırımlarla ekonomik fırsatlar yaratmak, nitelikli iş gücü ve sanayi modernizasyonunu desteklemek. Üçüncüsü ise, sektöre erken adım atan ülkelerin bölgesel tedarik zincirlerini şekillendirmesi; Türkiye, gelişmiş elektrik enerjisi kurulu gücü ve güneş enerjisi ve kara rüzgarındaki deneyimi ile sadece enerji tüketicisi değil, temiz enerji teknolojisi tedarikçisi konumunda. Deniz üstü rüzgar teknolojileri alanındaki yatırımlarla da bu konumunu güçlendirebilir.</p>

<p>Türkiye, daha şeffaf bir izin süreci, sağlam bir yasal çerçeve ve sadeleştirilmiş ihale mekanizmalarıyla daha çok yatırımcı çekebilir. Kamu kurumları, jeoteknik ve çevresel çalışmaları üstlenerek özel sektörün riskini azaltabilir. Dahası, enerjiyi dış politikasının önemli bir unsuru haline getiren alandaki öncü ülkelerle işbirlikleri yaparak "know-how" geliştirebilir ve daha güvenilir yatırım imkanı sağlayabilir.</p>

<p>Daha önce düzenlenen kara rüzgar enerjisi alanındaki YEKA ihaleleriyle Avrupa’nın önde gelen rüzgar türbini üreticilerinin iç piyasaya yatırım yapmasını sağlayan Türkiye bugün deniz üstü rüzgar alanında en fazla faaliyet gösteren ülkelerden biri olan Çin ile anlaşma potansiyelini değerlendiriyor. Çin’in alanda yapacağı yatırımların Türkiye’ye fayda sağlamanın yanında yakın çevresindeki pazarlara ulaşımını da kolaylaştıracağı, her iki taraf için de kazan-kazan durumunu ortaya çıkaracağı açık.</p>

<p>Küresel enerji dönüşümü çoktan başladı ve deniz üstü rüzgarı bu sürecin merkezinde yer alan enerji kaynaklarından biri. Türkiye, bugüne kadar iddialı enerji projelerini başarıyla hayata geçirdi ve kurulu gücünü yenilenebilir enerji kapasitesine yaptığı yatırımlarla güçlendirdi. Artık denizlerden gelen rüzgar gücünü sürdürülebilir kalkınmaya dönüştürmenin zamanı.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>AA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/enerjide-yeni-jeopolitik-cephe-deniz-ustu-ruzgar-enerjisi</guid>
      <pubDate>Tue, 28 Oct 2025 16:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/enerji-4.jpg" type="image/jpeg" length="25582"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Veri güvenliği ve özgürlük: Yerli sosyal medya platformları ülkeler için neden önemli?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/veri-guvenligi-ve-ozgurluk-yerli-sosyal-medya-platformlari-ulkeler-icin-neden-onemli</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/veri-guvenligi-ve-ozgurluk-yerli-sosyal-medya-platformlari-ulkeler-icin-neden-onemli" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yerli sosyal medya uygulamaları geliştirmek artık bir seçenek değil, stratejik bir zorunluluktur. Bu, yalnızca teknoloji değil, bilgi güvenliği, ekonomik bağımsızlık ve toplumsal istikrar meselesidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yapay Zeka Politikaları Derneği (AIPA) Kurucusu ve Başkanı Zafer Küçükşabanoğlu, yerli sosyal medya uygulamalarının ülkeler için neden önemli olduğunu AA Analiz için kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Yapay zeka çağına girdiğimiz şu dönemde dijital çağın en güçlü silahı artık bilgi değil, algoritma. Bugün milyarlarca insanın iletişimi, gündemi, hatta siyasi düşüncesi birkaç küresel platformun elinde şekilleniyor. Bu durum, sadece bireysel gizlilik açısından değil, ulusal güvenlik, kültürel bağımsızlık ve ekonomik egemenlik açısından da ciddi riskler barındırıyor.</p>

<p>Sosyal medya platformları yalnızca iletişim araçları değil, aynı zamanda küresel etki mekanizmalarıdır. Bu şirketler, hangi bilginin görünür olacağına karar veren algoritmalarla ekonomileri yönlendiriyor, politikaları şekillendiriyor ve toplumları dönüştürüyor.</p>

<p>Bu tablo, modern bir dijital emperyalizm düzenini doğurmuştur. Kullanıcı davranışlarının analizi, sadece ticari değil, siyasi manipülasyonlara da zemin hazırlıyor. Böylece ülkeler kendi dijital kaderleri üzerinde bağımsız karar alma yetilerini kaybediyor.</p>

<h3>Yerli sosyal medya uygulamaları artık stratejik bir zorunluluk</h3>

<p>Küresel platformların en kritik riski, verilerin hangi ülkede ve hangi hukuk sisteminde saklandığının belirsiz olmasıdır. Bir ülkenin milyonlarca vatandaşının iletişim trafiği, konum bilgisi ve siyasi eğilimleri başka bir ülkenin şirketleri tarafından depolanıyorsa, bu bir "veri sızıntısı" değil, stratejik bağımlılıktır.</p>

<p>Bu nedenle Avrupa Birliği'nin (AB) "dijital egemenlik" kavramını stratejik politika düzeyine taşıması tesadüf değildir. Benzer biçimde Çin, Hindistan ve Rusya da kendi sosyal medya ekosistemlerini geliştirerek bilgi akışını ulusal sınırlar içinde güvence altına almaya çalışıyor. Türkiye'de Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar'ın öncülüğünü yaptığı yerli sosyal medya uygulaması Next Sosyal ile bu adımı atmıştır.</p>

<h3>Uygulamalar ülkelere ne sağlıyor?</h3>

<p>Sosyal medya devleri, sadece bilgi değil ekonomik değer de ihraç ediyor. Reklam gelirleri, kullanıcı verileri ve içerik üretici ekonomisi gibi unsurlar, çoğunlukla platformun merkez ülkesine akıyor. Bir ülke kendi sosyal medya altyapısını kurduğunda, ekonomik kazancı içeride tutar, yerli yazılım ekosistemini güçlendirir.</p>

<p>Kültürel olarak ise bu platformlar o ülkenin diline, mizahına ve iletişim biçimine uygun, yerli bir dijital kamusal alan yaratır. Yerli sosyal medya uygulamaları geliştirmek artık bir seçenek değil, stratejik bir zorunluluktur. Bu, yalnızca teknoloji değil, bilgi güvenliği, ekonomik bağımsızlık ve toplumsal istikrar meselesidir.</p>

<p>Kamu kurumlarının ve özel şirketlerin kendi iletişim altyapılarını kurması, siber güvenlik zincirindeki en zayıf halkayı ortadan kaldırır. Bu alanda geliştirilecek çözümler, yapay zeka destekli moderasyon, dezenformasyon tespiti ve etik algoritmalar gibi alanlarda ülkeye önemli bir bilgi birikimi kazandırır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>Dezenformasyon ve siber saldırılarla mücadele</h3>

<p>Özellikle de dezenformasyon tespiti ülkeler için olmazsa olmazdır. Ülkeler milli güvenliklerini ve vatandaşlarının haklarını korumak için dezenformasyonu engellemelidir. Günümüzdeki en büyük dezenformasyon sorunu ise derin kurgu olarak adlandırılan deep fake teknolojisidir.</p>

<p>Deepfake, itibarı sarsabilir, mahremiyeti zedeleyebilir, bireyi ve toplumları manipüle edebilir ve uluslararası kaosa yol açabilir. Böyle bir konuda ülkelerin gerekli regülasyonları uygulaması önemlidir. Bu konuda, Avrupa risk temelli, Çin çok katı, ABD daha özgürlükçü ilerliyor. Türkiye ise bu tabloda henüz yolun başındayken hem güvenliği sağlayıp, hem de inovasyonu kısıtlamadan doğru dengeyi bularak adımlar atmalıdır.</p>

<p>2024 yılı itibarıyla yapılan küresel siber güvenlik raporlarına göre, sosyal medya platformlarından gerçekleştirilen kimlik avı saldırıları, tüm siber saldırıların yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor. Aynı şekilde sosyal medya dolandırıcılığı vakaları son beş yılda yüzde 150 oranında artmış durumda ve bu da milyonlarca insanın hem mali kayba uğramasına hem de kişisel verilerin çalınmasına yol açıyor.</p>

<p>Bu rakamlar, sosyal medyanın siber güvenlik tehditleriyle ne kadar iç içe geçtiğini ve bu platformların güvenlik zafiyetlerinin ulusal düzeyde de riskler doğurduğunu gösteriyor. Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı'na bağlı Siber Güvenlik Başkanlığının kurulması ise bu konuda çok önemli bir adımdır.</p>

<p>Sonuç olarak, böyle bir dünyada dijital egemenliğin tanımı değişmiştir. Günümüzde egemenlik artık veriyle ölçülüyor. Bir ülke, vatandaşının dijital kimliği üzerinde söz sahibi değilse, egemenliğinin bir kısmını kaybetmiş demektir. Dijital bağımlılık, ekonomik bağımlılıktan çok daha görünmez ama çok daha derin bir kırılganlık yaratır. Bu nedenle her ülke, kendi sosyal medya altyapısını geliştirerek hem ulusal güvenliğini, hem de demokratik dengesini korumalıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/veri-guvenligi-ve-ozgurluk-yerli-sosyal-medya-platformlari-ulkeler-icin-neden-onemli</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Oct 2025 17:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/thumbs-b-c-7797c1eaf4421526ed740fe1e5a0d8dc.jpg" type="image/jpeg" length="10463"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gazze'nin yeniden inşası ve başlıca aktörler için yol haritası]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/gazzenin-yeniden-insasi-ve-baslica-aktorler-icin-yol-haritasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/gazzenin-yeniden-insasi-ve-baslica-aktorler-icin-yol-haritasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adil ve etkili bir yeniden inşa modeli, İsrail'i hesap verebilir kılmalı ve sürecin merkezine Filistin halkının iradesini yerleştirmelidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Amasya Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Yusuf Bahadır Keskin, Gazze'nin yeniden inşa sürecini, uluslararası sorumluluk mekanizmalarını ve bölgesel aktörlerin rolünü, AA Analiz için kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Gazze son iki yılda, tüm dünyanın canlı yayınlarda izlediği bir soykırıma ve modern tarihin en yıkıcı tahribatlarından birine sahne oldu. Yaklaşık iki milyon insan evsiz kalırken, kentin dokusu, altyapı sistemleri, sağlık ve eğitim kurumları ile sosyal hayatın tüm unsurları İsrail ordusunun saldırıları sonucu felç edildi. Bu yıkım döneminde uluslararası hukuk ve küresel kurumlar sorumluluklarını yerine getiremedi. Şimdi ise dünya yeni sınavlarla karşı karşıya. Hem küresel hem bölgesel aktörlerin temel sorumlulukları bulunuyor. Öncelikle İsrail üzerinde ateşkese uyması yönünde baskı kurulmalı. Ardından Gazze'nin yeniden inşa süreci etkin şekilde koordine edilmelidir. Yeniden inşa sadece fiziksel yapıların onarılmasından ibaret değildir. Aynı zamanda toplumsal iyileşmeyi, insanca yaşamı, özgürlüğü, egemenliği ve kalıcı barışın temellerini güvence altına alacak siyasi bir çerçeve gerektirir. Bu nedenle Gazze'nin yeniden inşası yalnızca bir inşaat faaliyeti değil, aynı zamanda onur, aidiyet ve adalet mücadelesidir.</p>

<h3>Gazze'nin yeniden inşası nasıl olacak ve bizi nasıl bir süreç bekliyor?</h3>

<p>Ateşkesin ardından Gazze'nin yeniden inşası hem teknik hem de diplomatik açıdan son derece karmaşık bir süreç olacak. İlk öncelik, İsrail saldırılarının yol açtığı yıkımın tam kapsamının tespit edilmesi. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlara göre Gazze, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana sivil altyapının en ağır yıkımını yaşadı. Bu nedenle kısa vadeli insani yardımlar tek başına yeterli olmayacaktır. Gazze için uzun vadeli ve sürdürülebilir bir kalkınma planına ihtiyaç vardır.</p>

<p>Bu yeniden yapılanma sürecinin geleceği ağırlıklı olarak siyasi dinamiklere bağlı. İsrail, Gazze üzerindeki abluka ve baskısını, uluslararası hukuku ihlal eden uygulamalarını sürdürdüğü sürece uluslararası yardım yetersiz kalacak, yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşması da zorlaşacaktır. Süreci belirleyecek başlıca unsurlar arasında Refah Sınır Kapısı'ndaki denetim mekanizması, Birleşmiş Milletler'in koordinasyon kapasitesi, Katar'ın finansal katkıları ve Türkiye'nin teknik desteği öne çıkıyor. Geçiş döneminde insanların geçici barınma alanlarından kalıcı konutlara taşınması sağlanmalıdır. Öte yandan enerji altyapısından eğitim sistemine kadar pek çok kritik unsurun bütüncül bir plan çerçevesinde yeniden inşa edilmesi gerekmektedir. Uluslararası toplum sadece Gazze'yi yeniden ayağa kaldırmakla yetinmemeli, gelecekte yaşanabilecek İsrail saldırılarını da engelleyici önlemler almalıdır. Siyasi bir çözüm olmaksızın yapılacak her yeniden inşa, bir sonraki saldırıda yıkılmayı bekleyen yapılardan ibaret kalacaktır. Gazze'yi ayağa kaldırmak yalnızca bir inşaat faaliyeti değil, uluslararası adaletin, bölgesel dayanışmanın ve insan vicdanının tarihi bir sınavıdır.</p>

<h3>Yeniden inşa sürecinin finansmanını hangi ülke ve kurumlar üstlenmeli?</h3>

<p>Gazze'nin ayağa kaldırılması ciddi mali kaynak gerektiriyor. Ancak bu kaynakların şeffaf, hesap verebilir ve sürdürülebilir bir yapıda toplanması da en az finansman süreci kadar önem taşıyor. Geçmişte benzer durumlarda bağış konferansları gibi yöntemlere başvuruldu, fakat Gazze için bu model tek başına yeterli olmayabilir. Bu kez süreç çok katmanlı, güvenilir ve uzun vadeli kalkınmaya odaklanan bir niteliğe sahip olmalı. Belirli dayanaklara oturan bir çerçeve, daha somut ve etkili sonuçlar üretebilir.</p>

<p>Bu çerçevenin ilk ayağını Filistin halkına destek veren ve bölgesel dayanışmayı temsil eden Türkiye, Katar, Mısır, Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi ülkeler oluşturabilir. Bu aktörler insani ve teknik nitelikteki finansman konusunda öncülük edebilir. Özellikle Körfez ülkelerinin finansal kapasitesinin Türkiye'nin inşaat, sağlık ve eğitim alanlarındaki teknik birikimiyle buluşması, güçlü bir ana fonun ortaya çıkmasını sağlayabilir. Mısır'ın sınır yönetimindeki rolü de sürecin güvenliği ve işlerliğini artıracaktır. Bu ülkeler birlikte hareket ederek yeniden inşanın en kritik ilk aşamalarını şekillendirebilir.</p>

<p>Bu yapının ikinci ayağını uluslararası kurumlar oluşturmalıdır. Kalkınma odaklı Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı gibi ajanslar ile Dünya Bankası ve İslam Kalkınma Bankası gibi kuruluşlar, proje temelli hibeler ve faizsiz ya da düşük faizli kredilerle sürece katkı sunmalıdır. Bu kurumlar aynı zamanda teknik standartlar, denetim ve izleme mekanizmaları sağlayarak sürecin sağlıklı ilerlemesine yardımcı olur. Böyle araçlar sayesinde hesap verebilirlik, şeffaflık ve sürdürülebilirlik güvence altına alınabilir.</p>

<p>Tüm bu finansmanı koordine etmek için "Gazze Yeniden İmar Fonu" gibi şeffaf bir yapı kurulabilir. Bu fonun, uluslararası destek ve denetimle birlikte yerel Filistin kurumları tarafından yönetilmesi hem mali kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlar hem de yerel kapasitenin sürece dahil edilmesini kolaylaştırır. Etkili bir denetim mekanizması olmadan yerel aktörlere aktarılacak büyük bütçeler boşa harcanabilir ve önemli fırsatlar kaybedilebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>Gazze'de yeniden inşanın maliyetini kim üstlenecek?</h3>

<p>Bu mesele yalnızca siyasi veya ekonomik bir konu değildir. Aynı zamanda hukuki ve ahlaki sorumluluk çerçevesinde ele alınması gerekir. Uluslararası hukuk açısından sivil bölgeleri sistematik biçimde tahrip eden, altyapıyı hedef alan ve orantısız güç kullanan taraf, yeniden inşa maliyetini karşılamakla yükümlüdür. Bu ilke savaş sonrası tazminatlara ilişkin birçok çok taraflı kararda da yer alır. Gazze örneğinde ise yıkımın başlıca sorumlusu olan İsrail, hem hukuken hem de ahlaken bu yükümlülüğü üstlenmesi gereken taraf konumundadır.</p>

<p>Ancak bu hukuki ve ahlaki normlara rağmen mevcut siyasi tablo farklı bir yönü işaret ediyor. İsrail'in iç siyasetindeki dinamikler, uzun süredir uluslararası soruşturmalardan kaçmaya dayalı politikaları ve hesap verebilirlikten uzak güvenlik söylemi, tazminat mekanizmalarının işletilmesini zorlaştırmaktadır. Buna rağmen uluslararası toplumun bu sorumluluğu dolaylı yollarla işletme imkanı bulunuyor.</p>

<p>Örneğin, küresel piyasalarda dondurulmuş İsrail varlıklarının bir kısmı, oluşturulması muhtemel "Gazze Yeniden İmar Fonu"na aktarılabilir. Birleşmiş Milletler çatısı altında kurulacak zorunlu tazminat havuzları veya İsrail tarafından el konulan Filistin vergi gelirlerinin yeniden yönlendirilmesi de değerlendirilebilecek hukuki araçlar arasında yer alıyor. Bu araçların devreye sokulması, gelecekte İsrail tarafından gerçekleştirilebilecek saldırıların önlenmesi açısından caydırıcı bir etki de yaratabilir.</p>

<p>Yeniden inşa sürecinde dikkatle ele alınması gereken bir başka konu da İsrail'in bu sürece dahil edilme biçimidir. İsrail'in sürece, siyasi meşruiyeti tartışmalı hale getiren veya Filistin halkının onurunu zedeleyen bir şekilde katılması kabul edilemez. Tel Aviv'e verilecek herhangi bir rol, uluslararası denetim altında ve kesin olarak teknik sorumluluklarla sınırlandırılmalıdır. Aksi halde yeniden inşa, gerçek bir toparlanma yerine İsrail için yeni bir kontrol aracına dönüşerek yeni bir bağımlılık döngüsü yaratabilir. Adil ve etkili bir yeniden inşa modeli, İsrail'i hesap verebilir kılmalı ve sürecin merkezine Filistin halkının iradesini yerleştirmelidir.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/gazzenin-yeniden-insasi-ve-baslica-aktorler-icin-yol-haritasi</guid>
      <pubDate>Mon, 27 Oct 2025 17:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/thumbs-b-c-09f3a5d020d22273858f2ce9cc4e6d6d.jpg" type="image/jpeg" length="35769"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gazze İnsanlık Mahkemesi'nin, soykırımın fikri temelleri hakkında bize öğrettikleri]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/gazze-insanlik-mahkemesinin-soykirimin-fikri-temelleri-hakkinda-bize-ogrettikleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/gazze-insanlik-mahkemesinin-soykirimin-fikri-temelleri-hakkinda-bize-ogrettikleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gazze Mahkemesi'nin İstanbul Üniversitesi'ndeki final oturumu, İsrail ve destekçilerinin soykırım suçunu delilleri ile gösterirken, Filistin halkının korunması ve onlara destek çağrısı yapan bir küresel sonuç bildirgesi ile sonuçlandı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kuzey Carolina Üniversitesi'nde Tarih Profesörü Prof. Dr. Cemil Aydın, Gazze Mahkemesi’nin soykırımı anlamaya yönelik sunduğu temel dersleri, vardığı kararı ve uluslararası düzen açısından doğurduğu sonuçları kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>Gazze Mahkemesi'nin İstanbul Üniversitesi kampüsünde gerçekleşen final oturumu, İsrail ve destekçilerinin soykırım suçunu uzmanlar, şahitler ve Vicdan Jürisi’nin delilleri ve beyanları ile gösterirken, Filistin halkının korunması ve onlara destek çağrısı yapan bir küresel sonuç bildirgesi ile sonuçlandı. İsrail’e yöneltilen soykırım suçlaması çerçevesinde, ABD ve Almanya gibi destekçilerine ilişkin sunulan uluslararası hukuki deliller incelenirken, İsrail’in gerçekleştirdiği soykırımın Avrupa ve ABD'li müttefikleri tarafından hangi ideolojik temellere dayandırılarak meşrulaştırıldığı da ele alındı.</p>

<p>Gazze Mahkemesi, İsrail'in Filistin halkına yönelik gerçekleştirdiği ve tüm dünyanın canlı yayınlarda tanık olduğu soykırımı meşrulaştırmak için tarihsel mitleri, yalanları ve çarpıtılmış ahlaki ve felsefi kavramları nasıl birer silaha dönüştürdüğüne dair önemli dersler sunuyor.</p>

<h3><strong>Gazze Mahkemesi'nin Bize Öğrettiği Dersler</strong></h3>

<p>Gazze Mahkemesi’nin vurguladığı ilk husus, Gazze'deki soykırımın 7 Ekim’de başlayan bir olay değil, Filistinlileri insan olarak görmeyerek başlayan ve nihai olarak yok etmeye kadar varan, yüzyıllık bir süreç olduğudur. Bu yüzyıllık süreç içerisinde değişik şiddet, saldırı, toplumu ayrıştırma ve tecrit etme ile hedef alınan halkı sistemli biçimde güçsüzleştirme, kitlesel imha, inkar ve toplumsal hafızadan silme çabaları bu aşamalara örnektir. Bu nedenle soykırım, yalnızca uluslararası hukuk açısından değil, devletin kendi amaçları uğruna işlediği insan hakları ihlallerini merkeze alan bir "devlet suçu" bakış açısıyla ele alındığında çok daha net anlaşılabilir.</p>

<p>İkinci önemli nokta, İsrail devletinin, Osmanlı İmparatorluğu'nun sahip olduğu Arap vilayetlerine yönelik Avrupa emperyalist yayılmacılığı sonucunda kurulmuş bir yerleşimci-sömürgeci proje olduğu. Bu durum, özellikle 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu'nun Britanya tarafından ilan edilmesi ve hayata geçirilmesiyle somutlaştırıldı. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudi Araplardan oluşan kozmopolit Filistin toplumu, Osmanlı İmparatorluğu’nun eşit haklara sahip denk vatandaşlarıydı. Filistin'de farklı dini topluluklar arasında bir çatışma yoktu ve Siyonizm, yerli Filistinli Yahudiler tarafından benimsenen bir ideoloji değildi. Gazze Mahkemesi'nin uzmanları, İsrail'in yerleşimci-sömürgeci anlayışının işgal altındaki topraklarda yaşayan yerli halklara yönelik içsel bir soy­kırım mantığına dayandığını vurguluyor. Bu mantık, Siyonist propagandanın yıllardır tekrarladığı en büyük yalanla beraber ortaya konuyor: "Filistin, toprağı olmayan bir halka vaat edilmiş, halkı olmayan bir topraktır." Herkesin bildiği gibi bu hiçbir zaman doğru olmadı. Bu düşünceye göre, Siyonistlerin kurmayı hedeflediği devlette çoğunluğu sağlamak için yerli Filistinlilerin sürülmesi ve ortadan kaldırılması gerekli görülüyor. Bu soykırım mantığı, yaklaşık bir asırdır, Britanya’nın Filistin üzerindeki sömürge yönetiminin başlangıcından bu yana devam etmiş ve zamanla "normalleştirilmiştir."</p>

<p>Mahkemenin bize öğrettiği üçüncü önemli nokta, İsrail ve ortaklarının soykırımın nedenini ve suçunu Filistinli mağdurların üzerine yıkma girişimidir. Bu yaklaşımda Filistinliler, Britanya İmparatorluğu ve ardından İsrail yönetimleri tarafından kendilerine dayatılan yerleşimci-sömürgeci düzene karşı meşru savunma ve direnme hakkı olmayan yerli bir halk olarak gösteriliyorlar. İsrail rejimi, gerçekleştirdiği soykırım eylemlerini devletin geleceğini "mutlak güvenlik" altına alma zorunluluğu olarak sunarak, Gazze'deki soykırımı ve büyük ölçekli yıkımı mecburi "zayiat" şeklinde meşrulaştırıyor. Bu nedenle "İsrail devletinin meşru müdafaa hakkı" ifadesi, soykırımı haklı çıkarmak için en çok tekrarlanan söylem haline gelmiştir. Soykırım uzmanlarının çoğunluğu da, soykırımlarının sebebinin bir ırkçı cehaletten çok böyle bir güvenlik saplantısına dayandığını belirtmektedir. Mahkeme üyeleri, evlerin, okulların, üniversitelerin, hastanelerin, altyapının ve kültürel mirasın tamamen yok edilmesinin, Filistin kimliğini ortadan kaldırmaya yönelik soykırım sürecinin merkezinde yer aldığını ortaya koydu. İsrail’in sömürü politikasının yıkıcı boyutuna ek olarak, Gazze Mahkemesi üyeleri İsrail'in Filistin'i Yahudileştirme stratejisine de dikkat çekti. Bu strateji, binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan yerli Arap halkının tarihini silmek amacıyla arkeolojinin araçsallaştırılmasını içeriyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3><strong>"Kural temelli uluslararası düzen"in ihaneti</strong></h3>

<p>Gazze Mahkemesi’nin dördüncü fikri tespiti, İsrail'in ahlaki ikiyüzlülüğüne işaret ediyor. İsrail, Avrupa ve Amerika’dan gelen Siyonist yerleşimciler için Filistin'de bir yurt inşa etmeyi savunurken, bunu yerli Filistinlilerin evlerini sistemli biçimde yok ederek, yani evsizleştirme (domicide) yoluyla yürütmektedir. Mahkeme üyeleri, Siyonist yerleşimciler için yeni yaşam alanları kurma mantığı ile Filistinlilerin evlerini yıkma politikası arasındaki bağlantıyı ortaya koyuyorlar. Bunun yanı sıra Filistin üniversitelerinin, eğitim kurumlarının, kütüphanelerinin, arşivlerinin, aydınlarının ve gazetecilerinin hedef alınması da sistemli bir eğitimsel tasfiye olarak nitelendi. Buna rağmen İsrail, kendi üniversiteleri için Batı'dan destek almaya devam ediyor. Gazze Mahkemesi, Gazze’deki toplu katliamların, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan "kural temelli uluslararası düzen"in ihanetiyle olduğunu ortaya koydu. Ayrıca Mahkeme, Filistinlilerin "silinmeyi hak eden" bir halk olarak sunulmasının ve buna verilen uluslararası desteğin süreci beslediğini vurguladı.</p>

<p>Gazze Mahkemesi’nin beşinci önemli dersi, İsrail’in işgal altındaki Filistin’deki soykırımı inkar stratejisinin nasıl işlediğinini ifşa etmesidir. Bu strateji, Filistinlilerin hayatlarını ve tarihini yok etme deneyiminin yarattığı olumsuz tabloyu; değişim, kalkınma ve yeniden canlandırma gibi sahte anlatılarla yan yana getirerek etkisizleştirmeyi amaçlıyor. Bunun en bilinen örneği, İsrail’in "çöle çiçek açtırdık" şeklindeki söylemi. Bu söylem, Filistin topraklarının sömürgeci işgalden önce var olan zengin tarım ve toplumsal hayatı tamamen görmezden geliyor ve inkar ediyor. Bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri, İsrail'in 1948'deki Nakba sırasında etnik olarak temizlenen Filistin köylerinin üzerine ağaç dikerek orman oluşturmaya çalışmasıdır. Filistinlilerin hafızasını silme amacına ek olarak, bu bölgenin yakınına, soykırım mağduru olan Avrupa Yahudileri için bir müze inşa ederek tarihsel anlatıyı kendi lehine şekillendirmeyi de hedefliyor.</p>

<p>Gazze Mahkemesi’nin altını çizdiği altıncı husus, İsrail ve onu destekleyen ülkelerin, Filistinlilere yönelik soykırımı savunmak için Holokost’un "eşsiz ve biricik" olduğu iddiasını siyasi bir silaha dönüştürmesidir. İsrail yönetimi ve Almanya gibi destekçileri, Nazi Almanyası’nın Avrupa Yahudilerine uyguladığı soykırımın tarihte tek ve benzeri olmayan bir kötülük olduğunu ileri sürerek, İsrail’in benzer suçları işleyemeyeceğini iddia ediyorlar. Oysa soykırım alanında çalışan araştırmacıların büyük bölümü bu görüşe karşı çıkıyor. Bu uzmanlara göre Holokost ile 1948'de Filistinlilerin yaşadığı Nakba arasında ve Avrupa imparatorluklarının Afrika, Asya ve Amerika’daki sömürgelerinde uyguladığı ırka dayalı kitlesel şiddet biçimleri arasında dikkat çekici benzerlikler bulunuyor. Avrupa Yahudilerinin mağduriyetini modern dünya tarihinin tek ve benzersiz örneği gibi sunan İsrail rejimi ve onu destekleyen çevreler, Filistinli yerli Arapların hayatlarını ve topraklarını, Siyonist yerleşimcilere Avrupalıların günahının bir tür kefareti ve telafi olarak bırakmalarını talep ediyorlar. Üstelik Filistinlilerin Avrupa’daki antisemitizmle ya da II. Dünya Savaşı sırasında Alman devletinin işlediği suçlarla hiçbir bağlantısı yokken, onlardan Avrupalıların suçlarının tazminatını kendi hayatlarını ve topraklarını fedakarlık ederek ödemeleri beklentisi Holokost’un eşsizliği iddiasını kötüye kullanmaya dayanıyor. Yahudi inancını İsrail devleti ve Siyonizm ideolojisiyle özdeşleştiren bu söylem, İsrail’in işlediği soykırıma yönelik her türlü eleştiriyi antisemit nefret olarak damgalayarak susturmayı amaçlıyor.</p>

<p>Gazze Mahkemesi'nin yedinci fikri tespiti, Gazze’deki soykırımı "medeniyet ile barbarlık arasındaki bir savaş" gibi gösterme çabasının taşıdığı kasıtlı kötülüğe dikkat çekiyor. Bu, tarih boyunca Amerikalı yerlilere ve Afrikalılara karşı yürütülen sömürgeci soykırımlarda sıkça kullanılan bir söylemin devamı gibidir. Mahkeme, Gazze’deki güncel soykırımın İslam ve Yahudilik arasında bin yıllardır süren bir çatışmanın devamıymış gibi sunulmasını ya da iki uygarlığın çarpışması olarak kurgulanmasını da reddediyor. Aslında "medeniyetler çatışması" söyleminin kendisi, Bernard Lewis tarafından formüle edildiği şekliyle, Filistinlilerin adalet ve insan hakları taleplerini geçersiz kılmak amacıyla üretilmişti. Mahkeme, "medeniyet" ile "barbarlık" karşıtlığının, eski sömürgeci ırka dayalı ideolojilerin yerine geçen bir söylem olduğunu, Filistinli kurbanları insan olarak görmeyerek onların acılarını ve ölümlerini önemsizleştirdiğini vurguluyor.</p>

<p>Gazze Mahkemesi, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde uluslararası toplumun bir soykırımı ahlaken mahkum etme, yargılama ve durdurma konusundaki başarısızlığının entelektüel boyutlarını incelemek açısından son derece önemli bir platform haline geldi. Öyle ki, bu soykırım, Aralık 1948’de kabul edilen Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nden bu yana dile getirilen "soykırımı durdurma" kararlılığına rağmen yaşanıyor. Mahkeme bize, soykırıma dair insanlığın temel ahlaki ilkesi olan "bir daha asla" sözünün, kurbanların kim olduğu ve faillerin kim tarafından temsil edildiği fark etmeksizin, hiçbir soykırıma izin vermemek anlamına geldiğini hatırlatıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>AA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/gazze-insanlik-mahkemesinin-soykirimin-fikri-temelleri-hakkinda-bize-ogrettikleri</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Oct 2025 17:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/mahkeme-12.jpg" type="image/jpeg" length="61215"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir kez daha vurgulayalım: Egemenliğin ve birliğin dili Türkçe]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/bir-kez-daha-vurgulayalim-egemenligin-ve-birligin-dili-turkce</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/bir-kez-daha-vurgulayalim-egemenligin-ve-birligin-dili-turkce" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Milli birliğimizin harcı olan Türkçenin devletin dili yani tek resmi dil şeklinde muhafaza edilmesi bekanın gereğidir. Hiç kimsenin de bunu tartıştığı yoktur. Türkçe dokunulmazdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Türkiye'de anadiller konusunda verilen hakları ve Türkçenin yerini kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>Türkler, Kürtler, Araplar, Zazalar, Lazlar, Çerkezler, Gürcüler kısaca Türkiye'nin her kesimi Türkiye halkının zorunlu ve ayrılmaz unsurlarıdır. Objektif bir realite olarak Türkçe de Türkiye halkının parçası ve bu nedenle Türk Milleti'nin asli unsuru olan herkes bakımından birleştirici tek dildir, yani birliğin dilidir. Türkiye'nin birlik dilinin Türkçe olmasına hiçbir itiraz olmadığı gibi böyle bir itirazın nesnel temeli de yoktur.</p>

<p>Egemenlik Türkiye halkının oluşturduğu Türk Milleti'ne ait olduğu için Milletin dili olan Türkçe de egemen tek dildir.</p>

<p>Türkçenin egemen ve birleştirici tek dil olmasının zorunlu sonucu ve değişmez, değiştirilemez kuralı olarak devletin dili yani resmi dil Türkçedir. Eğitimde zorunlu tek dil de Türkçedir.</p>

<p>Milli birliğimizin harcı olan Türkçenin devletin dili yani tek resmi dil şeklinde muhafaza edilmesi bekanın gereğidir. Hiç kimsenin de bunu tartıştığı yoktur. Türkçe dokunulmazdır.</p>

<p>Özetle devletin dili milli egemenlikle ilgilidir, millet olmanın temel unsurlarından biridir, resmi dili ve eğitimde zorunlu tek dili belirler.</p>

<h3><strong>KÜRTÇE VE YAŞAYAN DİLLERİN ÖZGÜRLÜĞÜ</strong></h3>

<p>Elbette devletin dili Türkçenin statüsü, halkın günlük yaşamda kullandığı diğer dillerin statüsünden niteliksel olarak farklıdır. Türkçe ile diğer dilleri aynı statüye koyup yarıştıran yaklaşımlar gerçekçi ve doğru değildir. Bununla birlikte bütün anadiller, bu dillerin öğrenilmesi ve kullanılması insanın özgürlüğüyle ilgilidir. Devletin görevi bu özgürlük alanını tanımak ve özgürlüğün kullanımına yönelik talepler için gerekli imkanları sağlamaktır.</p>

<p>Ne yazık ki ülkemizin geçmişinde uzunca bir dönem baskın olan vesayetçi sistemde, inkâr ve ret politikalarının bir sonucu olarak insanlar, bırakın anadillerinin öğretimi imkanını, anadillerini kullanmaktan ve anadillerinin özgürlüğünü yaşamaktan mahrum edildiler.</p>

<p>12 Eylül öncesi demokratik mücadeleyle elde edilen Kürtçe sözlük, Kürtçe dergi gibi özgürlük alanları ise hukuki güvenceye kavuşturulamadığı için kalıcı olamadı. Yasaklar, inkâr ve ret politikaları 12 Eylül Faşizmi döneminde tavan yaptı.</p>

<h3><strong>ARAYA YILLAR GİRDİ VE EN NİHAYET "ERDOĞAN DEVRİMİ" GERÇEKLEŞTİ</strong></h3>

<p>Farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için 2003'te, farklı dil ve lehçelerin özel öğretim kurumlarında eğitim ve öğretim dili olması konusunda 2014'te 2923 sayılı Kanun'la düzenlemeler yapıldı.</p>

<p>Bu Kanun'a dayanan idari kararlara göre yapılan uygulamalar on yılı aşkın süredir devam ediyor.</p>

<p>Ülkemizde yaşayan diller ve lehçeleri gelecek kuşaklara aktarılabilmek ve bu alanda toplumun da ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla "Yaşayan Diller ve Lehçeler" dersi kapsamında Adiğece (Kiril alfabesine göre), Adiğece (Latin Alfabesine göre), Abazaca, Kurmancca, Zazaca, Lazca, Gürcüce, Arnavutça ve Boşnakça dersleri okutuluyor.</p>

<p>Kürtçe (Kurmanca ve Zazaca) Dersi Öğretim Programı 2012-2013 eğitim öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlandı. Öğretim programına uygun öğretim materyalleri de hazırlanıyor ve öğrencilere ücretsiz olarak dağıtılıyor.</p>

<h3><strong>KÜRTÇENİN BAZI ÖZGÜRLÜK ALANLARI</strong></h3>

<p>- Kürtçe dil dersi devlet okullarında ve özel okullarda seçmeli olarak alınabiliyor.</p>

<p>- Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı/kültürü (lisans) bölümleri ve daha ileri akademik (lisansüstü) çalışmalar için enstitüler var.</p>

<p>- Kürtçe dil kursları açmak mümkün. Kürtçenin eğitim dili olduğu özel okul açma imkânı var.</p>

<p>- Kürtçede yaygın olarak kullanılan ve Türkçe alfabe dışında olan Q, X, W gibi harflerin kullanım imkanları sağlanmış durumda.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>- TDK tarafından Türkçe-Kürtçe ve Kürtçe-Türkçe olmak üzere sözlükler çıkarılmıştır.</p>

<p>- Anadillerde siyasi propaganda yapmak serbest.</p>

<p>- Kamuda Kürtçe tercüman hizmeti var.</p>

<p>- Kürtçe çağrı merkezleri açıldı.</p>

<p>- Kürtçe yayınlarla ilgili bütün sınırlamalar kaldırıldı.</p>

<p>- Yirmi dört saat Kürtçe yayın yapan devlet kanalı da bu dönemin eseridir.</p>

<p>- Kürtçe oyunlar sahnelenmesinin önündeki engeller kaldırıldı.</p>

<p>- Kürt edebiyatının önde gelen eserleri Kültür ve Turizm Bakanlığınca yayınlanmaya başlandı.</p>

<p>- Devlet Tiyatroları tarafından Kürtçe tiyatro oyunları sahneleniyor.</p>

<p>Ayrıca, Kürtçe için daha birçok imkân ve özgürlük var. Yani Türkiye'de Kürtçe dahil günlük yaşamda kullanılan diğer dil ve lehçelerin öğretimine ve kullanımına ilişkin hukuki bir sorun yoktur.</p>

<h3><strong>ANAYASAL TEMİNAT VE SONUÇ</strong></h3>

<p>Yeni anayasa hayata geçtiğinde Türkiye'deki geleneksel ve yaşayan bütün dil ve lehçelerin kavuştuğu özgürlüklere anayasal dayanak sağlanabilir. Örneğin mevcut hukuki durum, "günlük yaşamda kullanılan başka diller ve lehçelerin öğretimine ilişkin hususlar kanunla düzenlenir" şeklinde bir hükümle anayasal teminata bağlanabilir.</p>

<p>Sonuç olarak, Türkçenin egemen ve birleştirici tek dil olmasının zorunlu sonucu ve değişmez, değiştirilemez kuralı olarak devletin dili, yani resmi dil Türkçedir. Eğitimde zorunlu tek dil de Türkçedir. Bunun dışında bu topraklarda kullanılan Kürtçe dahil bütün yaşayan ve geleneksel anadil ile lehçelerin öğrenilmesi ve kullanılması özgürlüğü hukuken düzenlenmiştir. Bu özgürlüğün anayasal seviyede de güvence altına alınması mümkün hale gelmiştir.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/bir-kez-daha-vurgulayalim-egemenligin-ve-birligin-dili-turkce</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Oct 2025 16:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/c44.jpg" type="image/jpeg" length="21429"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İsrail'in tüm iddiaları çürütüldü: UAD'nin UNRWA kararı ne söylüyor?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/israilin-tum-iddialari-curutuldu-uadnin-unrwa-karari-ne-soyluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/israilin-tum-iddialari-curutuldu-uadnin-unrwa-karari-ne-soyluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Uluslararası Adalet Divanı (UAD), İsrail'in Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşlarına yönelik kısıtlamalarının hukuki sonuçlarını değerlendiren danışma görüşünde, İsrail'in UNRWA'ya yönelik eylemlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu tespit etti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Maastricht Üniversitesi Uluslararası Hukuk Bölümünden Selman Aksünger, Uluslararası Adalet Divanının (UAD) UNRWA'nın İsrail tarafından kısıtlanmasına ilişkin danışma görüşünün ne anlama geldiğini kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>Uluslararası Adalet Divanı (UAD), İsrail'in Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşlarına yönelik kısıtlamalarının hukuki sonuçlarını değerlendiren danışma görüşünde, İsrail'in UNRWA'ya yönelik eylemlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu tespit etti.</p>

<p>İsrail Meclisi'nin 28 Ekim 2024'te BM Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansının (UNRWA) faaliyetlerini kısıtlayan yasaları kabul etmesi ve 31 Ocak 2025'te Doğu Kudüs'teki UNRWA operasyonlarını sonlandırması üzerine başlatılan sürecin sonunda UAD, İsrail'in yazılı beyanında dile getirdiği tüm itirazları reddederek danışma görüşünü açıkladı.</p>

<p>Divan, İsrail'in davanın "siyasi niteliği"nin yargı yetkisini kullanmasını engellemesi gerektiği argümanını kabul etmedi. Ayrıca Hamas'ın UNRWA'ya sızdığı ve bazı UNRWA çalışanlarının 7 Ekim'deki saldırılara katıldığını gösteren yeterli delil bulunmadığını ifade etti.</p>

<p>44 devletin yazılı ve sözlü beyan sunduğu süreçte İsrail bu iddiaları öne sürdü ancak Mahkeme argümanı hukuki açıdan ikna edici bulmadı. Divan, BM'nin gözetim komitesinin UNRWA'yı incelediğini ve 7 kişinin Hamas ile çalışma olasılığı nedeniyle görevden alındığını kaydetti ancak kuruluşun bir bütün olarak tarafsızlığını koruduğuna hükmetti.</p>

<p>Mahkemenin Hamas'ın sızma iddialarını ikna edici bulmaması, İsrail'in iddiaları üzerine UNRWA'ya yaptığı yardımı kesen Batılı ülkelerin kararlarının hukuki temelini zayıflatıyor. Divan, BM Şartı uyarınca üye ülkelerin BM organ ve kuruluşlarıyla işbirliği yapması ve işlevlerini yerine getirmelerine yardımcı olma yükümlülüğü bulunduğunu vurgulayarak, bu yükümlülüğün UNRWA'yı da kapsadığını hatırlattı.</p>

<h3><strong>İsrail, yeterli insani yardım sağlamıyor</strong></h3>

<p>UAD, işgalci güç olarak İsrail'in yerel nüfusun temel ihtiyaçlarını sağlamakla yükümlü olduğunu vurguladı. Mahkeme, İsrail'in Filistin halkı için gerekli yardımı sağlamada yetersiz kaldığını tespit ettiği için BM'nin UNRWA aracılığıyla bu yardımı sağlamasına izin vermesi gerektiğine hükmetti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>UAD, bu koşullar altında BM'nin UNRWA aracılığıyla Gazze Şeridi'nde vazgeçilmez bir insani yardım sağlayıcısı olduğu sonucuna vardı. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'nin 59. maddesi mucibince İsrail'in UNRWA da dahil olmak üzere BM organları tarafından sağlanan yardımları kabul etme ve kolaylaştırma yükümlülüğü altında olduğunu değerlendirdi.</p>

<p>UNRWA'nın kısıtlanmasının ardından İsrail'in kurduğu Gazze İnsani Yardım Vakfının (GHF) yeterli insani yardım ve gıdayı sağlamadığını tespit eden UAD, mart ayında Gazze'ye insani yardımın girişi ile GHF'nin kurulması arasında geçen sürenin uzunluğuna dikkati çekti. Bu durum, İsrail'in herhangi bir hazırlık veya alternatif oluşturmaksızın UNRWA'yı kısıtladığını ortaya çıkardı.</p>

<h3><strong>Açlık silah olarak kullanılıyor</strong></h3>

<p>Uluslararası teamül hukukuna göre açlığın silah olarak kullanılmasının yasaklandığı kaydedilen görüşte, 2 Mart itibarıyla İsrail'in Gazze'ye insani yardımların girişini engelleyerek açlığı silah olarak kullandığı tespit edildi.</p>

<p>Bu tespit, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) nezdinde büyük önem taşıyor. UCM Ön Dava Dairesinin 21 Kasım 2024'te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve görevden alınan eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında onayladığı tutuklama emirlerinde, her iki ismin yargılandığı başlıca suç "açlığın silah olarak kullanılması yoluyla savaş suçu" işlenmesiydi. UAD'nin bu tespiti, UCM'deki yargılamada Netanyahu ve Gallant aleyhine güçlü delil olarak kullanılabilecek.</p>

<h3><strong>İsrail'in BM ile işbirliğini sonlandırma yetkisi yok</strong></h3>

<p>İsrail'in Doğu Kudüs de dahil işgal ettiği Filistin topraklarında egemenliği olmadığını vurgulayan UAD, İsrail'in BM kuruluşlarıyla işbirliğini sonlandırma yetkisine sahip olmadığını belirtti. Mahkeme, "İsrail, işgal altındaki Filistin topraklarında BM kuruluşlarının varlığı ve faaliyetleri hakkında tek taraflı karar vererek BM ile işbirliğini geri çekme yetkisine sahip değildir." ifadesini kullandı.</p>

<p>BM Şartı'nın 105. maddesi uyarınca UNRWA'nın dokunulmazlık ve ayrıcalıklara sahip olduğu vurgulanan görüşte, bu ayrıcalıkların işgal altındaki topraklarda da geçerli olduğu ve silahlı çatışmaların bu dokunulmazlıkların ihlali için gerekçe olamayacağı vurgulandı.</p>

<p>UAD'nin bu kararı ayrıca kritik bir sistemik boyut taşıyor. İsrail'in UNRWA'ya yönelik kısıtlamaları, yalnızca tek bir ajansa değil, BM sisteminin tamamına yönelik bir saldırı anlamına geliyor. UNRWA'nın ayrıcalıklarının olmadığını söylemek, aynı zamanda diğer tüm BM organlarının da dokunulmazlık ve imtiyazlarının sorgulanması anlamına gelecekti. Bu nedenle Mahkeme, UNRWA'nın dokunulmazlığını teyit ederek BM sisteminin bütününü koruma altına aldı.</p>

<p>Filistinlilerin işgal altındaki topraklardan sürülmesinin yasak olduğuna işaret eden UAD, yerlerinden edilen kişilerin evlerine geri dönme hakkı bulunduğunu aktardı. Mahkeme ayrıca, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının gerçekleşmesinin önemine dikkati çekti. Filistin ve İsrail devletlerinin güvenli ve tanınmış sınırlar içinde yan yana barış içinde yaşamasının bölgesel istikrara katkıda bulunacağını kaydetti. Alışılmışın dışında bir alana giren Divan, İsrail'in ihlallerinin yanı sıra bölgesel barışa nasıl ulaşılacağı konusunda da görüş bildirmiş oldu.</p>

<h3><strong>58 yıllık işgal vurgusu: "Sorun 7 Ekim'de başlamadı"</strong></h3>

<p>Mahkemenin belki de en dikkati çeken yorumu 218. paragraftaydı. Divan, danışma görüşü talebinin izolasyonda ortaya çıkmadığını, aksine İsrail'in 58 yıldan uzun süredir devam eden işgali ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının sürekli reddedilmesi üzerine değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Böylelikle UAD, İsrail'in hem UNRWA'ya yönelik suçlamalarını hem de tüm sorunu 7 Ekim 2023'teki Hamas saldırısıyla başlatma çabalarını boşa çıkardı. Divan, meselenin kökeninin yarım asrı aşkın işgal ve Filistin halkının haklarının sistematik olarak inkar edilmesi olduğunu tescil etti.</p>

<h3><strong>Danışma görüşünün yasal etkileri</strong></h3>

<p>Kural olarak UAD'nin danışma görüşleri bağlayıcı olmamakla birlikte 1946 tarihli BM Ayrıcalık ve Muafiyetlerine Dair Sözleşme'nin 8. maddesi, bu görüşün İsrail için bağlayıcı etki doğurabileceği yönünde yorumlanıyordu. Ancak Divan, görüşün bağlayıcı olup olmadığı hususunda herhangi bir tespit yapmadı. Türkiye dahil bazı ülkelerin sözlü sunumlarında bu konuyu dile getirmesine karşın Divanın bu hususa değinmemesi görüşün dikkat çeken eksikliklerinden biri.</p>

<p>Bu karar, Güney Afrika'nın İsrail'e karşı Soykırım Sözleşmesi ihlalleri nedeniyle açtığı davada İsrail aleyhine kullanılabilir. İsrail'in öne sürdüğü "güvenlik" argümanının Mahkeme tarafından reddedilmesi, soykırım davasında İsrail'in pozisyonunu zayıflatıyor.</p>

<h3><strong>Kararı kim uygulayacak?</strong></h3>

<p>UAD'nin bu kapsamlı kararının ardından kritik soru, kararın kim tarafından uygulanacağı. BM'nin yargı organı, UNRWA'ya yönelik saldırıların mahiyetini tespit etti ve İsrail'in uluslararası hukuk ihlallerini tescil etti.</p>

<p>Şimdi top BM'nin icra organı olan Güvenlik Konseyi'nde. Güvenlik Konseyi, kendi kuruluşunu korumak için harekete geçmek durumunda ancak Konsey, ABD vetosu nedeniyle etkili adımlar atamaz ve İsrail'e yaptırım uygulayamazsa, bir anlamda kendi acizliğini itiraf etmiş olacak.</p>

<p>UAD, Temmuz 2024'te işgalin hukuka aykırılığını ele alan danışma görüşünde İsrail'e işgali derhal sonlandırma yükümlülüğü getirmişti. Ardından BM Genel Kurulu, eylül ayında İsrail'e işgali sona erdirmesi için 1 yıllık süre vermişti. Ancak İsrail, Eylül 2025'e kadar olan sürede işgali durdurmak bir yana, ihlalleri ve yasa dışı yerleşim faaliyetlerini artırdı. Benzer şekilde bu danışma görüşü de Genel Kurula taşınıp, UNRWA üzerindeki kısıtlamaları kaldırması için kesin bir süre verilebilir.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>AA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/israilin-tum-iddialari-curutuldu-uadnin-unrwa-karari-ne-soyluyor</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Oct 2025 18:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/iddia.jpg" type="image/jpeg" length="91758"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Körfez turu: Bölgesel sahiplenme hamlesi]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/cumhurbaskani-erdoganin-korfez-turu-bolgesel-sahiplenme-hamlesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/cumhurbaskani-erdoganin-korfez-turu-bolgesel-sahiplenme-hamlesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kuveyt, Katar ve Umman’a yapılan ziyaretler kapsamında imzalanan birçok anlaşma, bölgesel sahiplenme doktrininin sadece söylemlerle sınırlı kalmadığını, kurumsal bir temele oturduğunu göstermektedir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Mehmet Rakipoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kuveyt, Katar ve Umman’a gerçekleştirdiği Körfez ziyaretlerini ve bu temasların Türkiye’nin “bölgesel sahiplenme” doktrini bağlamındaki stratejik yansımalarını değerlendirdi.</p>

<p>***</p>

<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 21-23 Ekim arasında gerçekleştirdiği Kuveyt, Katar ve Umman ziyaretleri, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın ortaya attığı “bölgesel sahiplenme” (regional ownership) kavramının somut bir tezahürü olarak görülebilir. Bu doktrin, temelde bölgesel sorunlara en iyi çözümün yine bölge içinden çıkabileceği anlayışına dayanmakta ve küresel güçlerin müdahalelerinin sorunları daha karmaşık hale getirdiği varsayımından hareket etmektedir.</p>

<p>Bölgesel sahiplenme kavramı, Türkiye'nin son dönem dış politikasının temel eksenini oluşturuyor. Bu anlayış, Balkanlar'dan Orta Doğu'ya, Rusya-Ukrayna Savaşı'ndan Gazze meselesine kadar uzanan geniş bir coğrafyada, bölge ülkelerinin küresel güçleri beklemeden sorunları sahiplenmesi gerektiği prensibine dayanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Körfez turu, bu doktrinin üç temel ayağını oluşturan siyasi/diplomatik, ekonomik ve güvenlik boyutlarını somutlaştırmıştır.</p>

<h3>Gazze’den Suriye’ye krizlere bölgesel çözüm arayışı</h3>

<p>Ziyaretlerin diplomatik önceliği geleneksel bölgesel istişarelerin ötesine geçerek, Gazze'deki ateşkes sürecine ve Suriye’deki istikrara odaklanmıştır. Bu anlamda Körfez ülkeleri ile Türkiye arasındaki bölgesel çözüm arayışı, Gazze'deki ateşkesin devamlılığının sağlanması ve Suriye'de istikrarın tesis edilmesi noktalarında kritik önem taşımaktadır. Her iki bölgede de İsrail yayılmacılığına karşı ortak bir duruş sergileyen Türkiye ve Körfez ülkeleri, bölgesel sahiplenme doktrini çerçevesinde küresel aktörlerin müdahalesi olmadan çözüm üretme çabası içindedir.</p>

<p>Öte yandan, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Kuveyt'teki "Kalıcı barış için tek çözüm iki devletli formüldür" şeklindeki normatif vurgusu, Türkiye'nin sadece arabulucu değil, aynı zamanda çözümün siyasi parametrelerini belirleyen norm koyucu bir aktör olma iddiasını pekiştirmiştir. Bu söylem, uluslararası platformlarda sürekli tekrarlanan "Gazze'nin sahipsiz bırakılmaması" retoriğinin, bölgesel aktörler nezdinde somut bir diplomasi trafiğine dönüştürülme çabasını yansıtmaktadır.</p>

<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Körfez turunun Katar ayağında gerçekleştirilen Türkiye-Katar Yüksek Stratejik Komite 11. Toplantısı ve akabinde imzalanan ortak bildiri, iki ülkenin bölgesel istikrar, Filistin ve Suriye dosyalarında ortak vizyonunu kurumsal bir zemine taşımıştır.</p>

<p>Körfez bölgesinde dengeleyici bir aktör olarak konumlanan Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın gerçekleştirdiği Katar ziyareti ve Körfez turu ile bölgedeki diplomatik ağırlığını pekiştirmektedir. Özellikle Gazze ve Suriye krizleri bağlamında derinleşen Türkiye-Körfez işbirliği Ankara'nın bölgesel diplomasideki etkin rolünü güçlendirirken, söz konusu krizlerin çözümünde Türkiye'nin ve bölge ülkelerinin diplomatik ağırlığını daha belirgin hale getirmektedir. Bu stratejik ortaklık, bölgesel istikrar arayışında Türkiye'ye yeni bir diplomatik manevra alanı kazandırmaktadır.</p>

<h3>Ekonomik entegrasyon ve bölgesel özerklik arayışı</h3>

<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kuveyt, Katar ve Umman ziyaretleriyle Türkiye, Gazze ve Suriye krizlerindeki diplomatik etkinliğini, Körfez ülkeleriyle ekonomik işbirliğini derinleştirerek güçlendirmiştir. Bu kapsamda, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Dönem Başkanı Kuveyt ile yürütülen Serbest Ticaret Anlaşması (STA) müzakereleri, bölgesel sahiplenme stratejisini kurumsal bir temele oturtmayı hedefliyor. Körfez'le yapılan görüşmelerde "ihracatın finansmanına" öncelik verilmesi ise küresel finans sistemine bağımlılığı azaltacak bölgesel bir ekonomik özerklik arayışının somut göstergesi niteliğinde.</p>

<p>Umman özelinde, iki ülke arasındaki ticaret hacminin 1 milyar dolar seviyesine yaklaşması ve 500 milyon dolarlık ortak yatırım fonu kurulması, bölgesel sahiplenme doktrininin ekonomik boyutunu teşkil etmektedir. Umman’da faaliyet gösteren Türkiye merkezli şirket sayısının 2023'ten 2024'e yüzde 55 artışla 600’e yaklaşması, bu stratejinin somut başarı göstergelerindendir.</p>

<p>Enerji güvenliği bağlamında Umman ile 10 yıllık sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) tedarik anlaşması, Türkiye'nin enerji kaynaklarını çeşitlendirerek küresel enerji piyasalarındaki dalgalanmalardan bağımsız hareket etme çabasını yansıtmaktadır. Türk müteahhitlik firmalarının Umman'da gerçekleştirdiği 6 milyar dolarlık altyapı projeleri ise ilişkilerin sürdürülebilir temelini oluşturmaktadır. Öte yandan Umman'ın Dukm, Salala ve Sohar limanları ile Türkiye'nin Mersin ve İzmir limanları arasında kurulacak lojistik koridor, küresel tedarik zincirlerine alternatif bölgesel ağlar oluşturma çabasını yansıtmaktadır. Bu koridor, Türkiye'nin Afrika'yla entegrasyon ve Asya'ya açılım stratejileri bağlamında, bölgesel sahiplenme doktrininin jeopolitik boyutunu temsil etmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>Savunma sanayi işbirliği ve stratejik otonomi</h3>

<p>Savunma sanayi alanındaki işbirliği, bölgesel sahiplenme doktrininin en kritik bileşenlerinden biridir. Katar ile imzalanan Savunma Sanayi Alanında Mutabakat Zaptı, mevcut stratejik ortaklığın askeri teknoloji geliştirme alanında da sürdürüldüğünü göstermektedir.</p>

<p>Türkiye'nin hava gücünü yenileme stratejisi kapsamında, Katar ve Umman'dan Eurofighter jeti teminine yönelik müzakereler, Ankara'nın uluslararası savunma tedarik süreçlerinde karşılaştığı siyasi engelleri bölgesel stratejik ortakları vasıtasıyla aşmaya yönelik diplomasisini yansıtmaktadır. Bu yaklaşım, bölgesel sahiplenme stratejisini askeri kapasite temelli bir zemine taşımaktadır.</p>

<p>Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Körfez turu, bölgesel sahiplenme anlayışının kapsamlı bir uygulamasını teşkil etmektedir. Diplomatik ortaklık, enerji güvenliği, savunma sanayi işbirliği, ekonomik entegrasyon alanlarındaki somut adımlar, bu doktrinin hayata geçirilmesine hizmet etmektedir. Kuveyt, Katar ve Umman’a yapılan ziyaretler kapsamında imzalanan birçok anlaşma, bölgesel sahiplenme doktrininin sadece söylemlerle sınırlı kalmadığını, kurumsal bir temele oturduğunu göstermektedir.</p>

<p>Türkiye'nin Körfez ile geliştirdiği bu kapsamlı işbirliği modeli, bölgesel sahiplenme doktrininin teorik bir kavram olmadığını, aksine ekonomik, güvenlik ve kültürel boyutları olan bütünleşik bir jeopolitik stratejiyi temsil ettiğini ortaya koymaktadır. Bu çerçeve, Türkiye'nin küresel sistemdeki konumunu yeniden tanımlarken, bölge ülkelerine de küresel güçlere bağımlılıktan kurtulma yolunda somut bir alternatif sunmaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/cumhurbaskani-erdoganin-korfez-turu-bolgesel-sahiplenme-hamlesi</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Oct 2025 17:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/thumbs-b-c-c9bcc57bc34ff72cb3fd86fc7e30939d.jpg" type="image/jpeg" length="31215"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İsrail'in ateşkes ihlalleri: ABD ile ilişkilerini nasıl etkileyecek?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/israilin-ateskes-ihlalleri-abd-ile-iliskilerini-nasil-etkileyecek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/israilin-ateskes-ihlalleri-abd-ile-iliskilerini-nasil-etkileyecek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gazze’deki ateşkes ihlali devam eder ve işgal altında soykırım yeniden başlarsa, bundan sadece Gazze değil, aynı zamanda Orta Doğu, Körfez ve en önemlisi ABD-İsrail ilişkileri de etkilenecek.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ufuk Necat Taşçı, İsrail'in ateşkes ihlallerinin ABD ile dengeleri nasıl etkileyeceğini AA Analiz için kaleme aldı.</p>

<p>***</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gazze’de 10 Ekim’de devreye giren ateşkes çetin sınanmalardan geçiyor. Şüphesiz bu sınanmaların müsebbibi ise İsrail. Gelinen aşamada süreç bir ateşkesten ziyade, ABD’nin baskıları arasından İsrail’in sıyrılarak yapmayı sürdürdüğü daha kısıtlı saldırılara dönüşmüş durumda. İki haftayı tamamlamak üzere olan bu süreçte İsrail onlarca Filistinliyi ateşkese rağmen katletti ve keyfi bahanelerle Gazze’yi bombalamaya devam etti.</p>

<h3>ABD, Netanyahu'yu durdurmakta zorlanıyor</h3>

<p>ABD tarafından baskı altına alınmasa ve dengelenmeye çalışılmasa daha da ileri gitmekten geri durmayacak olan Tel Aviv’deki rejim, özellikle iç siyasette artan tansiyon ve uluslararası baskıdan dolayı marjinalleşmeye çok yatkın durumda. Bugüne kadar bölgede ve dünyada çıkardığı kaoslar için bütün ‘mazeretleri’ bizatihi ABD tarafından elinden alınan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ülkedeki sert muhalefet eleştirileri, toplumsal baskı ve Knesset’teki sert tartışmalar arasında, yeni kaoslar üreterek kendisini tutundurmanın peşinde.</p>

<p>Bu durumun farkında olan ABD Başkanı Trump'ın damadı Jared Kushner, Trump'ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’yu üst üste İsrail’e göndermesi aslında Washington’un Netanyahu’yu zapt etmekte ne kadar zorlandığını gösteriyor. Kushner’in yeni verdiği bir röportajda Trump’a atıfla İsrail için ‘kontrolden çıktılar’ dediğini belirtmesi, JD Vance ve Netanyahu’nun görüşmeleri sonrasında yapılan basın açıklamasında Netanyahu’nun Vance’e yöneltilen soruyu direkt kendisi cevaplayarak ‘İsrail, ABD himayesinde değil’ demesi bunları alenen ortaya koyuyor.</p>

<p>Ancak en önemli husus, özellikle İsrail’in Katar’a yönelik saldırısıyla beraber daha da tahkim edilen Körfez dayanışması. Trump’ın Körfez’deki müttefiklerine Katar saldırı sonrası verdiği garantilerin ve sözlerin içerisinde yer alan Batı Şeria’nın İsrail tarafından kanunsuz şekilde olası ihlaline müsaade edilmeyeceği sözü, Vance-Netanyahu görüşmesi esnasında Knesset’te alınan Batı Şeria’yı ilhak etmeyi öngören yasa tasarısının kabul edilmesi ile gölgelenmiş durumda. Ateşkeste kilit rol oynayan ülkelere ABD tarafından verilen sözlerin bizzat İsrail tarafından en uç noktada ihlal edildiği böylesi bir süreç, sadece Gazze’deki ateşkese değil, bölgedeki dinamiklere de etkisi olması kuvvetle muhtemel bir aşamayı işaret ediyor.</p>

<h3>İsrail, ABD dış politikası için bir tehdit mi?</h3>

<p>İsrail’in çeşitli bahanelerle, ABD’nin de karşı çıkmasına rağmen ateşkesi sistematik olarak ihlal etmesi ve eş zamanlı olarak Batı Şeria ile alakalı alınan kararlar, sadece Gazze’deki dinamikleri değil, ABD adına birçok dış politika önceliğini de riske atmak anlamına geliyor. Gazze’ye anlaşılan oranda yardımın girmiyor oluşu, İsrail’de Netanyahu’nun gittikçe köşeye sıkıştığı bir pozisyonda kendisini bulması ve esirlerin Hamas tarafından serbest bırakılmasına rağmen İsrail’in ABD öncülüğündeki anlaşmaya riayet etmemesi, ABD içerisinde de tepkiyle karşılanıyor. Öyle ki; Trump'ın eski danışmanı Steve Bannon, Amerikalı gazeteci Tucker Carlson hatta gazateci Piers Morgan gibi kişiler ve bazı senatörler dahi artık Tel Aviv’e açık şekilde tepki gösteriyorlar ve İsrail’in dengelenmesi ile alakalı önemli açıklamalar yapıyorlar. Bir taraftan Hamas'sız bir Gazze planı konuşulurken, ateşkesin İsrail tarafından sekteye uğratılması ve Batı Şeria’ya yönelik hukuksuz ilhak kararlarına dair sözde yasal adımların Knesset’te atılmaya çalışılması, ABD’nin dış politik önceliklerini tamamen yok sayan bir İsrail tablosu ortaya çıkarıyor.</p>

<p>Gazze’deki ateşkes ihlali devam eder ve işgal altında soykırım yeniden başlarsa, bundan sadece Gazze değil, aynı zamanda Orta Doğu, Körfez ve en önemlisi ABD-İsrail ilişkileri de etkilenecek. Gazze’de hem bölge ülkelerinin hem de uluslararası toplumun desteklediği ateşkes sürecinin olası kesin bir ihlalle karşılaşması, halihazırda uluslararası toplumdan ve sistemden en azından manevi anlamda izole olmuş, bölgede ilişkileri kısa vadede eskisi gibi olmayacak olan İsrail’in daha da marjinalleşmesini ve belki de tekrar kaosu bölgeye yaymasını beraberinde getirecektir.</p>

<p>Yeni yasama dönemine giren Knesset’te yakın vadede oylaması yapılacak ve izah etmeye çalıştığım olası kaosu tetikleyebilecek birçok hassas mesele mevcut. Batı Şeria’nın ilhakına ek olarak Filistinli mahkumların idam edilmesi, ultra-Ortodoks Yahudilerin askere alınması ve yargı reformu gibi hususların da oylanacağı İsrail iç siyasi süreci, İsrail içerisinde ve uluslararası toplumda tetikleyeceği depremle sadece Gazze’deki ateşkesi değil, bölgede ve dünyadaki birçok dinamiği de ABD’nin asla istemeyeceği noktalara getirebilir. Elbette ABD’nin şu an İsrail’i dengelemeye çalışmasının arkasındaki temel dinamikleri göz ardı etmemek gerekiyor. ABD, Gazze’deki soykırımı gerçekten dert ettiğinden değil ancak ilk defa İsrail yüzünden kendi dış politik önceliklerinden olmakla karşı karşıya kaldığı bir pozisyonda. Dolayısıyla Gazze’deki ateşkesin sürdürülmesi ve ikinci aşamaya geçilebilmesi süreci hem ABD-İsrail ilişkileri hem ABD-Orta Doğu ilişkileri hem de ABD’nin Çin ile rekabetindeki sürece odaklanabilmesi için önem arz ediyor.</p>

<p>İlk defa Filistin’de yaşanan soykırım ve zulmün ABD ile İsrail’i bu denli karşı karşıya getirdiği bir süreçte değiliz. Daha önce de çeşitli ABD başkanları, İsrail-Arap çatışmalarının, ABD’deki Siyonist lobinin etkilerinin ABD’ye nelere mal olduğunu dile getirmiş ama asla kamuoyuna tam olarak yansıyan bir sürece dönüştürmemişlerdi. Ancak ilk kez kamuoyuna yansır derecede hissedilen ABD ve Netanyahu’nun şahsında İsrail arasındaki gerilim, birçok dengeyi değiştirmeye gebe. Bunun içerisinde belki de kısa ve orta vadede ABD'nin İsrail’i beklemediği saha ve alanlardan, beklemediği aktörler ve mekanizmalarla dengelemek de var elbette. Şu an ABD ve İsrail içerisinde cevaplanması gereken temel soru ise şu: ‘Hangi ABD ve hangi İsrail galebe çalacak?’.</p>

<p>Çünkü iki ülkenin de kendi içerisinde dış politika ve birbirleriyle ilişkilerinde farklı görüşleri destekleyen fraksiyonlar var ve bunlar tarihin en ağır kavgası içerisindeler. Dolayısıyla bu süreçte hem ABD hem de İsrail’de siyasi figürler de dahil olmak üzere herkesin çeşitli bedeller ödeyebileceği karmaşık bir atmosfer mevcut. Nitekim Trump-Vance ekolünün İsrail’i dengeleyerek Gazze’deki ateşkesi tüm taraflar (arabulucu ülkeler) için tatmin edici bir şekilde sürdürmesi ve diğer aşamalara geçmesi, ABD’nin Orta Doğu’da tekrar siyasi-sosyolojik zemin bulabilmesinin en önemli aşamasını teşkil ediyor.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/israilin-ateskes-ihlalleri-abd-ile-iliskilerini-nasil-etkileyecek</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Oct 2025 16:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/10/thumbs-b-c-ae4dd8d8681309e929868ce5f17e690e.jpg" type="image/jpeg" length="28130"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
