<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Haberler - Diriliş Postası</title>
    <link>https://www.dirilispostasi.com</link>
    <description>Diriliş Postası ekibinin hazırladığı, Türkiye ve dünyadan son dakika haberler ve güncel haber başlıkları için Hemen Ziyaret Edin.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.dirilispostasi.com/rss/analiz-yorum" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 14 Jul 2026 02:33:18 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/rss/analiz-yorum"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[NATO 3.0: Ankara Zirvesi yeni dönemin eşiği mi?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/nato-30-ankara-zirvesi-yeni-donemin-esigi-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/nato-30-ankara-zirvesi-yeni-donemin-esigi-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ankara Zirvesi, NATO'nun içinden geçtiği değişim sürecinin kritik bir adımını teşkil ederken aynı zamanda önümüzdeki sürece dair yol haritasının netleştirilmesi bakımından bir işlev taşıyacak.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>SETA Vakfı Savunma Araştırmacısı Rıfat Öncel, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin açıklamaları kapsamında Ankara Zirvesi'nin önemini kaleme aldı.</p>

<p>Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenecek olan NATO Liderler Zirvesi, ittifakın değişim sürecinin kritik bir adımını teşkil edecek. Günümüz güvenlik ortamında NATO hem askeri hem de siyasal açıdan çeşitli sınamalarla karşı karşıya kalıyor. Yakın dönemdeki savaşların karakteristiği, ittifakın askeri kabiliyetlerinin sorgulanmasına yol açarken, transatlantik ilişkilerde ortaya çıkan gerginlik ise müttefikler arasındaki siyasal dayanışmanın zedelenmesine neden oldu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şubat 2022'de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı ile askeri yeteneklerin güçlendirilmesine gayret edilse de söz konusu çaba halen yeterli seviyede görülmüyor. Bunun yanı sıra Ocak 2025'te Donald Trump'ın ABD Başkanlığı görevini üstlenmesiyle, transatlantik ilişkilerde dozu her geçen gün artan bir ayrışma oluşmuş durumda. Dolayısıyla, Ankara Zirvesi söz konusu problemlerin üstesinden gelinmesi hususunda kritik bir işlev görecek.</p>

<h2>NATO'da değişim ve Ankara Zirvesi'nin önemi</h2>

<p>Geçtiğimiz yıllarda başlayan ve son bir senedir hız kazanan NATO'nun değişimi ve hatta dönüşümü tartışmaları Ankara Zirvesi'nin müstesna bir önem kazanmasına neden oldu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara Zirvesi için "Bence gerçekten çok önemli, hatta belki Lahey Zirvesi'nden bile daha önemli." ifadelerini kullanırken, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise açıklığa kavuşturulması ve çözülmesi gereken meselelerin olduğuna dikkat çekerek bu zirvenin tarihin en önemli zirvesi olabileceğini ifade etti.</p>

<p>Tüm bunların arkasında ittifakın değişen güvenlik ortamına karşı adaptasyon sürecinde yatan dinamikler yer alıyor. Geçtiğimiz yıl Lahey Zirvesi'nde savunma harcamalarının gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH) oranla yüzde 5'e çıkarılması gibi önemli kararlar alındı. Ancak artık müttefiklerin yalnızca savunma bütçelerini yükseltmeleri yeterli görülmüyor, aynı zamanda direkt olarak muharip yeteneklerin güçlendirilmesi bekleniyor. Dolayısıyla, bu seneki zirvede NATO'nun daha yapısal dönüşümünü ilgilendirebilecek hususların yer alması beklenebilir. Bu durum en açık şekilde önce ABD'li üst düzey yetkililerin, sonrasında ise Rutte'nin NATO 3.0 vurgularında görülmüştür.</p>

<p>NATO 3.0, ittifakın "gereksiz" görev ve operasyonlardan ziyade katı bir askeri güçle savunma ve caydırıcılığının sağlamlaştırılmasını niteliyor. ABD tarafı, buradaki zayıf halkayı Avrupa ve özellikle Batı Avrupa olarak görüyor. Dolayısıyla, NATO 3.0 bir yanıyla Avrupalı müttefiklerin ABD'ye ihtiyaç duymadan konvansiyonel savunma ve caydırıcılık kapasitesine ulaşmalarını temsil ediyor. Bu değişim yoluyla ABD, kıtadaki birliklerini çekebileceğini ve arka planda nükleer caydırıcılıkla desteklenen bir emniyet görevi yürütebileceğini düşünüyor. Ankara Zirvesi, bu düşünceler etrafında atılacak adımların kapsamının belirlenmesi ve yol haritasının çizilmesi bakımından kritik bir eşik potansiyeli taşıyacak.</p>

<h2>Değişen NATO'da Türkiye nerede konumlanıyor?</h2>

<p>Geçtiğimiz yıllarda gerek Rusya-Ukrayna Savaşı gerekse de Orta Doğu'daki istikrarsızlıklar Türkiye'nin NATO içindeki konumunu yükseltirken, Avrupa güvenliği içinde oynaması beklenen rolü de artırdı. Steadfast Dart-26 gibi tatbikatlara yüksek profilli katılım, NATO müttefikleri topraklarında başta mühimmat sektörü olmak üzere savunma üretim hatlarının açılması, birçok Avrupalı müttefikle derinleşen savunma sanayii işbirliği ve genel manada Türkiye’nin milli savunma yatırımlarındaki artış bu değişimi karakterize eden unsurlar arasında bulunuyor.</p>

<p>Türkiye milli ölçekte gerçekleştirdiği askeri modernizasyon ile NATO hedefleriyle uyum içinde. Türkiye'nin savunma harcamaları halihazırda yüzde 2,33 civarında seyrederken Lahey'de 2035 yılı için verilen yüzde 5 savunma harcaması hedefine daha kısa sürede ulaşılması bekleniyor. Yine kritik bir gösterge olan ekipman harcamalarında da durum benzer şekilde bulunuyor. NATO, 2014'te savunma harcamaları kapsamında yüzde 20 ekipman alımı payı hedeflerken, Türkiye'nin savunma harcamaları içindeki ekipman harcaması payı 2014 ile 2025 arasında yüzde 25'in altına hiç düşmedi.</p>

<p>NATO hedefleriyle paralel olarak Türkiye'nin atılım yaptığı diğer gösterge savunma sanayiindeki gelişim oldu. Birçok NATO müttefikinin Şubat 2022'den bu yana savunma üretimindeki eksikliklerini görmesiyle Türk savunma sanayiinin Avrupa ve Kuzey Amerika'ya ihracatı artarken firmalar arasında , stratejik düzeyde işbirliği anlaşmaları imzalandı. Genel Sekreter Rutte, Türkiye'nin savunma sanayii ekosisteminin büyüklüğünden bahsederken, bu devrimin tüm müttefiklerin güvenliği için pozitif bir unsur olduğunu vurguladı. [1] Bu anlamda, Ankara Zirvesi kapsamında düzenlenecek olan İttifakın tarihindeki en büyük endüstri toplantısı olan NATO Zirvesi Savunma Sanayii Forumu 2026 özel bir önem taşıyor. Forum kapsamında on milyarlarca dolar değerinde savunma sözleşmelerinin imzalanması bekleniyor. Tüm bu gelişmeler savunma sanayii unsurunun NATO nezdinde stratejik bir faktör haline geldiğini gösterir niteliktedir.</p>

<h2>Sınırlılıklar ve gereklilikler</h2>

<p>Ancak yine de dönüşen NATO'nun Türkiye için yeni sınamalar ortaya çıkarma riski görmezden gelinemez. NATO 3.0 kapsamında ittifakın Avrupa sütununun güçlenmesi arzu edilmekle birlikte, bunun yöntemi konusunda farklılaşmalar bulunuyor. Avrupa Birliği (AB) mekanizmalarında Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin (GKRY) vetoları ve yasalara ekledikleri ek maddeler, Türkiye ile AB arasındaki savunma işbirliğinin gerçek potansiyeline ulaşmasını engelliyor. Ankara Zirvesi'nde müttefikler arasında siyasal dayanışmanın artırılması beklense de bahsedilen durumda bir pozisyon değişikliği ihtimali gerçekçi değil. Bu durumda, halihazırda birçok Avrupa ülkesiyle önemli savunma işbirlikleri bulunan Türkiye’nin bu ilişkileri daha da derinleştirmesi ve ABD ile arasındaki savunma tedarik problemlerini çözmesi beklenecektir. ABD Yönetiminin yakın zamanda F110 motorlarının satışını Kongre'ye bildirmesi bu yönde pozitif bir adım olmuştur.</p>

<p>Sonuç olarak, Ankara Zirvesi, NATO'nun içinden geçtiği değişim sürecinin kritik bir adımını teşkil ederken aynı zamanda önümüzdeki sürece dair yol haritasının netleştirilmesi bakımından bir işlev taşıyacak. Bu kapsamda, askeri yeteneklerin güçlendirilmesine ve finansal kaynakların muharip kabiliyetlerdeki artışa yönelik kullanılmasına dair belirginleşen düşüncenin zirvede önemli bir yer kaplaması beklenecektir. Diğer taraftan ittifak için artık stratejik bir unsur haline gelen savunma sanayii faktörü kapsamında Türkiye, aktif ve şekillendirici bir oyuncu olarak konumlanacaktır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/nato-30-ankara-zirvesi-yeni-donemin-esigi-mi</guid>
      <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 21:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/07/nato33.webp" type="image/jpeg" length="57000"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA['Terörsüz Türkiye’ süreci eşiği aştı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/terorsuz-turkiye-sureci-esigi-asti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/terorsuz-turkiye-sureci-esigi-asti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Terörsüz Türkiye'ye geçiş süreci, artık geri dönüşü olmayan bir eşiği aşmıştır. Sonraki temel mesele, sürecin hangi hızla ve hangi disiplin içinde tamamlanacağıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Terörsüz Türkiye'ye geçiş sürecinde gelinen son aşamayı kaleme aldı.</p>

<h2>Geçiş sürecinin unsurları</h2>

<p>Konuya ilişkin en son yayınladığımız "Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinde son aşama" başlıklı yazıda [1] geçiş sürecinin tamamlanmasının unsurlarına değinmiş ve şu tespitleri yapmıştık: Geçiş sürecinin tamamlanmasının unsurlarına bakıldığında bundan sonraki süreçte ağırlıklı konuların pratik hususlar olduğu, yasal düzenlemelerin ise oransal olarak daha az yer tuttuğu söylenebilir. Bu tespit, iş hacmi açısındandır yoksa yasal düzenlemelerin daha az önemli olduğu manasında değildir.</p>

<p>Sistematik terörün kesin ve devamlı surette tasfiyesinin unsurları yönünden;</p>

<ul>
 <li>aktif terör pratiğinin bitirilmesi,</li>
 <li>⁠aktif teröre destek pratiklerinin ortadan kalkması,</li>
 <li>her mecrada terörün gölgesinde kurulan ve beslenen dilin son bulması,</li>
 <li>bir kısım demokratik siyasi aktörler üzerindeki terör vesayetinin sona erdirilmesi,</li>
</ul>

<p>başlıca gereklerdir.</p>

<p>Diğer önemli bir husus, eski ya da yeni tarzda illegal oluşumlar yoluyla bazı demokratik siyasi yapılar üzerinde kurulan 'gayrimeşru ve üstenci kadro vesayetidir.' Bu sorunun tamamen ortadan kaldırılması ve bundan sonra bu tarz yeltenmelerin önüne geçilmesi de tasfiye sürecinin önemli bir boyutudur.</p>

<p>Esas olarak da münfesih örgüt mensuplarının adli işlemleri ve toplumla bütünleşme konularında yapılacaklarla Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinin büyük ölçüde tamamlanacağı söylenebilir.</p>

<p>Daha önce de vurguladığımız gibi Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinde Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın ülke liderliği, Sayın Bahçeli’nin kararlı ve tavizsiz yaklaşımları aynen devam ediyor. Cumhur İttifakı'nın güçlü desteği sürüyor. Devlet kurumlarının titiz çalışmaları kesintisiz yürüyor.</p>

<p>Bu çerçevede en önemli adımlardan biri, geçiş süreci kanununun çıkarılmasıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tatile girmeden bu kanunun çıkacağı bekleniyor. En azından bu yönde güçlü bir irade oluştuğu nettir. Cumhurbaşkanımız Erdoğan, kanunun TBMM tatile girmeden çıkması gerektiğini açıkladı. Bu kararlılığın son derece önemli olduğunun altını çizmek gerekir.</p>

<p>Ayrıca, bugüne kadar hiçbir süreçte konu bu seviyede TBMM gündemine ve kanun aşamasına gelmemişti. Bu eşik, asla hafife alınmamalıdır.</p>

<h2>Geçiş sürecine kurulmak istenen tuzaklar</h2>

<p>Hal böyleyken özellikle münfesih terör örgütünün bazı unsurları tarafından son günlerde yapılan açıklamalarda veya ortaya konan tutumlarda sürece zarar verme niyetli yaklaşımlar izleniyor. Bazı unsurların sürece direnme eğilimi içinde oldukları gözleniyor. Bölgeye ilişkin güya Kürtleri hedef alan, tamamen gerçek dışı, diğer deyişle tümden uydurma savaş senaryoları üretenler görülüyor. Üstenci bir dille, yürüyen sürecin karşısında durmaya çalışanlar çıkıyor. Abes taleplerle süreci gölgelemek isteyenler, komplo teorileriyle yokuş yapıp süreci bozmaya yeltenenler ve süreci sabote etme hedefiyle hareket edenler ifşa oluyor.</p>

<p>İçeride ve dışarıda Türkiye karşıtı odaklar ile emperyalizmin enstrümanı olan çeşitli mecralar da geçiş sürecine yönelik sabotaj hedefli her türlü girişimi tahrik ve teşvik ediyor. Bunların arasında her kanattan muhalif görünümlü Batıcı çevrelerle milliyetçiliği istismar eden siyasi aktörler de epey yekun tutuyor.</p>

<p>Bu çerçevede, geçiş sürecinin saha pratiğindeki en önemli kurumu Milli İstihbarat Teşkilatının (MİT) Başkanı Sayın İbrahim Kalın’ın Irak seyahatine karşı münfesih terör örgütünün bazı unsurlarınca yapılan ve son derece gerçek dışı iddialara dayanan açıklamalar, tam bir provokatif hamledir. Anılan seyahat, Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge hedeflerine katkı için yapılmıştır. Barış için yapılan bir seyahati savaşla ilişkilendirmek asla kabul edilemez. Bölgede kalıcı barışın koşullarına ilişkin atılacak adımlara yönelik bir seyahati çarpıtmak ve kara propaganda malzemesi yapmak, sürece yönelik bir sabotaj hazırlığı olarak anlaşılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bununla birlikte devletin ve ilgili tüm kurumlarının tüm bunların farkında olduğunun, her türlü gelişmeyi takip ettiğinin ve olası tedbirlerin hazırlığını yaptığının altı çizilmelidir. Devletin geçiş sürecine ilişkin sabotajlara izin vermeyeceği, sabotaj yapmaya kalkışanlar olursa bunun altında kalacakları izahtan varestedir.</p>

<p>Öcalan’la, bağlantılı unsurlarla ve ilgili legal yapılarla yürütülen diyalog sürecinin istismarına dönük girişimlerin içinde bulunanlar, er geç bunun hesabını verir. Öcalan’la diyalog, bu son aşamada çok daha rahat koşullarda ve çok daha ileri noktalara kadar gidebilecekken gerçek dışı taleplere dayanan söylem ve eylemlerle diyalog sürecine zarar vermeye kalkışanlar, bu yükün altında kalır.</p>

<p>Diyalog sürecini Türkiye’nin geleceği için müzakereye çevirme çabasına girmeye çalışanların da süreçle ilgili samimi olmadıkları, asıl niyetin sürece zarar vermek olduğu açıktır. Bu tuzaklara düşülmemesi gerekir.</p>

<p>Ayrıca sistematik terörün tasfiyesine yönelik geçiş sürecini "demokrasi ve özgürlük hareketinin" tasfiyesi olarak ifade etmek, tam bir aldatma siyasetidir. Tam tersine sistematik terörün tasfiyesi, "demokrasi ve özgürlük hareketinin" meşrulaşmasını, hukukileşmesini ve güçlenmesini sağlayacak koşulları hazırlamak demektir. Geçiş süreci kanununun temel işlevi de buna yönelik uygun hukuki koşulları oluşturmaktır. Geçiş süreci kanununa subjektif manalar yükleyip farklı işlevler beklemek, kötü niyetten başka bir şey olmaz ve fikri sabotaj sonucunu doğurur.</p>

<p>Bugün geldiğimiz aşamada terör ve şiddet siyasetinin gayrimeşru olduğu herkesin kabul etmesi gereken bir durumdur. Açık ya da örtük hangi şekilde kullanılırsa kullanılsın silaha dönüş dili asla kabul edilemez ve tamamen terk edilmelidir.</p>

<p>Etnik siyaset tarzının Türkiye siyasetinin önüne çıkartılması ve sürecin koşuluna dönüştürülme çabası bir seçenek değildir. Bundan vazgeçilmesi kaçınılamaz bir gerekliliktir. Türk milletinin bütünlüğünü hedef alan her türlü ayrılıkçı politika başarısızlığa mahkumdur.</p>

<p>Diyalog, terörün kesin ve devamlı surette her mecradan tasfiyesi için terörle ilgili muhataplar ve bağlantılı legal yapılarla yürütülen temastır. Diyalog, müzakere değildir.</p>

<p>Müzakere, demokrasiyi ve özgürlükleri geliştirmek için Türkiye toplumunun tüm kesimlerinin doğrudan veya temsilcileri vasıtasıyla demokratik siyaset zemininde içinde olduğu ve Türkiye’nin tamamına ait bir siyaset tarzıdır ancak Terörsüz Türkiye’ye geçiş sürecinin tamamlanmasıyla geçiş sürecinde diyalog yürütülen muhataplar vesayetsiz demokratik siyaseti benimseyerek kademeli bir şekilde müzakere süreçlerinin olağan meşru aktörleri arasına katılır.</p>

<p>Terörsüz Türkiye vizyonu, içeride Kürtlerin devletle ve milletle bütünleşmesini güçlendirmek ve bölgedeki tüm Kürtlere sahip çıkmaktır. Suriye’de ve son olarak ABD/İsrail-İran Savaşı'nda Kürtlere en fazla sahip çıkan ülkenin Türkiye olması bunun en somut ve gelecek açısından güveni güçlendiren pratiğidir. Terörsüz Türkiye vizyonunun bu içeriği temel ve vazgeçilemez doğrultudur.</p>

<p>Öte yandan kanun sonrası atılacak adımların uzatılmaması ve münfesih örgütün, silah bırakmanın tamamlanması dahil üzerine düşenleri hızlıca yerine getirmesi, sürecin enfekte edilmesinin önüne geçecektir. Devlet, her seviyedeki güçlü iradesiyle ve tüm kurumsal kapasitesiyle buna hazırdır.</p>

<p>Özetle sürecin aşamalı niteliğini görenler ve bu zorunlu aşamalar dinamiğine uyumlu davrananlar kazanır, buna direnenler ise kaybeder. İşin özü budur.</p>

<p>Terörsüz Türkiye'ye geçiş süreci, artık geri dönüşü olmayan bir eşiği aşmıştır. Bundan sonraki temel mesele, sürecin hangi hızla ve hangi disiplin içinde tamamlanacağıdır. Devletin kararlılığı ile sürece samimiyetle katkı sunan aktörlerin iradesi, geçiş sürecinin başarıyla sonuçlanmasının en önemli güvencesidir. Buna karşılık, süreci geciktirmeye, şartlandırmaya, istismar etmeye veya sabote etmeye yönelik girişimler, hangi siyasi mecradan, hangi ideolojik çevreden ya da hangi yapıdan gelirse gelsin, yalnızca kendi meşruiyetini tüketmeye ve millet vicdanında karşılıksız kalmaya mahkum olacaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>AA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/terorsuz-turkiye-sureci-esigi-asti</guid>
      <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 21:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/07/terorsuz-turkiye-sureci-esigi-asti.webp" type="image/jpeg" length="73636"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Birleşik Krallık'taki siyasi krizin perde arkası]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/birlesik-kralliktaki-siyasi-krizin-perde-arkasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/birlesik-kralliktaki-siyasi-krizin-perde-arkasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Starmer'ın göreve gelir gelmez attığı yanlış adımlar ve halka ilham verecek net bir vizyon ortaya koyamaması, hükümetin hem sağa hem de sola oy kaptırmasına yol açtı. Doğal olarak, yol arkadaşlarının bu tabloya tahammülü de bir yere kadardı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Londra Queen Mary Üniversitesi Siyaset Bölümü'nden Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tim Bale, Keir Starmer'ın istifasını, Brexit'in 10. yılında Birleşik Krallık siyasetinin durumunu kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>İngiliz siyaseti -ki bunu ömrünü bu konuya adamış biri olarak söylüyorum- eskiden son derece öngörülebilir hatta bazılarına göre biraz tekdüze bir vakaydı. Ne var ki Brexit, tüm bu tabloyu altüst etti, üstelik muhtemelen bir daha geri dönmemek üzere.</p>

<p>2016 yılına kadar iktidar, merkez sol İşçi Partisi ile merkez sağ Muhafazakar Parti arasında el değiştirir, diğer partilere oy vermek ise neredeyse zaman kaybı olarak görülürdü fakat artık 5 veya 6 partili bir siyaset dönemine adım attık ve belki de işin en akıl almaz tarafı, son 10 yıl içindeki yedinci başbakanımızı görmeye hazırlanıyoruz.</p>

<h2><strong>Starmer'ın istifası</strong></h2>

<p>Muhalefet lideriyken İşçi Partisini adeta ayağa kaldıran İngiltere Başbakanı Keir Starmer, iş ülkeyi yönetmeye geldiğinde tablonun çok daha zorlu olduğunu gördü. Göreve gelir gelmez peş peşe attığı yanlış adımlar ve halka ilham verecek net bir vizyon ortaya koyamaması, hükümetin hem sağa hem de sola oy kaptırmasına yol açtı. Öyle ki Starmer'ın kişisel onay oranı, partisinin oylarının bile gerisine düştü. Doğal olarak, yol arkadaşlarının bu tabloya tahammülü de bir yere kadardı. Ezeli rakibi Andy Burnham'ın bu hafta parlamentoya dönüşü ise bardağı taşıran son damla oldu ve Starmer'ın istifasının fitilini ateşledi.</p>

<p>İngiltere'de siyasetin o alışılmış sükunetten bugünkü kaotik atmosfere sürüklenmesinin tek nedeni elbette Brexit değil. İngiliz parti sistemi, Liberal Partinin tabanını genişlettiği, İskoçya ve Galler'deki milliyetçi partilerin Westminster'da koltuk kazanmaya başladığı 1970'lerin başından bu yana aslında temelinden sarsılıyor.</p>

<p>Bu süre zarfında seçmen davranışı giderek daha değişken hale gelirken partilere yönelik geleneksel itaat kültürü de ortadan kalktı. Dolayısıyla bir dönem seçmen desteğini cepte gören partiler, artık her bir oyu kazanmak zorunda ancak bu da giderek zorlaşıyor zira daralan mali imkanlar, yavaşlayan ekonomik büyüme ve hızla yaşlanan nüfusun kamu hizmetleri üzerindeki artan yükü, sandıktaki hezimetten korkan İngiliz siyasilerin ısrarla başvurduğu o gerçek dışı vaatleri hayata geçirmeyi neredeyse imkansız kılıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2><strong>Konfor alanından kaosa</strong></h2>

<p>Siyasilerin bu içinden çıkılmaz denklemi çözmek için başvurduğu formüllerden biri kitlesel göçtü. Sosyal bakım ve sağlık hizmetlerindeki maliyetleri dizginlemek ve nitelikli iş gücü açığını kapatmak amacıyla ucuz iş gücü ithal edildi. Eş zamanlı olarak, hızla büyüyen İngiliz yükseköğrenim sektörünü finanse etmek için de ülkeye çok sayıda yabancı öğrenci çekildi ancak bu politika, bilhassa da kamuoyuna hiçbir zaman şeffaf ve dürüst bir zeminde aktarılmadığı için en başta Brexit'e zemin hazırlayan toplumsal infiali tetikledi. Dahası, o günden bu yana İngiliz siyasetinin yakasını bırakmayan kronik bir krize dönüştü.</p>

<p>2004 yılında Avrupa Birliği'ne katılan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden başlayan göç dalgasıyla birlikte, kamuoyunda göçe dair duyulan endişe hızla tırmanışa geçti. Bu insan akını, 2015 yılında tüm kıtayı sarsan göç kriziyle birleştiğinde, 2016'daki Brexit kararının sandıktan çıkmasında belirleyici faktörlerden biri oldu.</p>

<p>Bu toplumsal tepkinin ikinci dalgası ise seçmene ülke sınırlarının "kontrolünü geri alma" vaadinde bulunan Muhafazakar Parti hükümetinin, Brexit sonrası göç politikalarını esnetme kararıyla tetiklendi. Bu geri adımın arkasında yatan temel etken, Kovid-19 krizinde iş gücü piyasalarının kilitlenmesinin ekonomiye kısa vadede ağır bir darbe vuracağına dair duyulan derin endişelerdi.</p>

<p>Sürecin üçüncü perdesi ise ağırlıklı olarak Güney Asya ile Yakın ve Orta Doğu'dan gelip derme çatma teknelerle Manş Denizi'ni geçerek sığınma talep eden düzensiz (yeni resmi söylemle yasa dışı) göçmenler etrafında şekilleniyor. Bu kriz, hükümeti iltica başvuruları karara bağlanana dek bu göçmenleri otellerde barındırmak uğruna ucu bucağı görünmeyen milyonlarca sterlinlik maliyetin altına girmeye mahkum ediyor.</p>

<h2><strong>Göç karşıtı dalganın siyasi faturası</strong></h2>

<p>Toplumda biriken bu öfke, yer yer şiddetli sokak olaylarına sahne olsa da asıl depremi siyasi demografide yarattı. Göçten rahatsızlık duyan, ezici bir çoğunluğu 2016'da Brexit'e destek vermiş, küçük kasabalarda yaşayan, yaşlı, beyaz ve görece düşük eğitimli seçmen kitlesi, merkez siyasete (ve bilhassa Muhafazakar Partiye) tamamen sırtını dönmüş durumda. Bu kitle, artık rotasını Nigel Farage liderliğinde kabuk değiştirerek eski Brexit Partisinin küllerinden doğan Reform UK şemsiyesi altındaki popülist radikal sağa kırmış bulunuyor.</p>

<p>Madalyonun diğer yüzünde ise 2016'daki referandumda ezici çoğunlukla AB'de kalmaktan yana oy kullanan "ilerici" seçmen kitlesi var. Bu kitle, 2024'te iktidarı devralan İşçi Partisine karşı hızla büyük bir hayal kırıklığına sürüklendi. İşçi Partisinin, aşırı sağcı Reform UK'ye kaptırdığı oyları geri kazanmak adına hatalı strateji izleyerek göç konusunda tamamen şekilci ve şahin bir söylem benimsemesi, bu kopuşu hızlandırdı.</p>

<p>Dahası iktidar, ilk günlerinde Gazze'de yaşanan trajediye karşı oldukça kayıtsız bir tutum sergiledi. Brexit'ten kayda değer bir geri adım atılacağına dair hiçbir sinyal vermediği gibi, kendi seçmen tabanının umut ettiği köklü dönüşümü finanse etmeyi imkansız hale getiren katı "mali kurallara" sadık kalmakta ısrar etti. Tüm bunlar yaşanırken Donald Trump, İngiltere ile ABD arasındaki sözüm ona "özel ilişki"yi alay konusu haline getiriyordu.</p>

<p>Ne ironiktir ki Brexit, İngiliz siyasetini ve ülkenin uluslararası arenadaki güç gösterisini, tam 10 yıl önce bugün AB'ye veda ettikleri dönemden çok daha "Avrupai" hale getirdi. Yine de kısa vadede AB şemsiyesi altına geri dönüş ihtimali ufukta görünmüyor. Evet, anketler bugün İngiliz halkının büyük çoğunluğunun Brexit'i tarihi bir hata olarak gördüğünü ve sandık kurulsa AB'ye yeniden katılmak için oy kullanacağını gösteriyor. Ne var ki aynı veriler, pratikte çok az seçmenin fikrini değiştirdiğini de ortaya koyuyor. Böylesine sancılı ve kutuplaştırıcı bir defteri yeniden açmaya yönelik belirgin bir isteksizliği de gözler önüne seriyor.</p>

<p>Sonuç olarak tüm yaşananlar, İngiltere'yi son derece istikrarsız ve mekanizmaları felç olmuş bir devlete dönüştürüyor. Ülke, hırslarının ve söylemlerinin, hem elindeki maddi gücü hem de siyasetçilerinin çapını çok aştığı gerçeğini kabullenmekten aciz. Yeni Başbakanımız Andy Burnham'ın ülkeye yapabileceği en büyük iyilik, çıkıp bu durumu olduğu gibi kabullenmesi olurdu. Sizi bilmem ama benim bundan pek umudum yok.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/birlesik-kralliktaki-siyasi-krizin-perde-arkasi</guid>
      <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 22:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/birlesik-kralliktaki-siyasi-krizin-perde-arkasi.jpg" type="image/jpeg" length="59953"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu: İlerleme raporu mu, Türkiye’ye yönelik siyasi bir manifesto mu?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/avrupa-parlamentosunun-2026-turkiye-raporu-ilerleme-raporu-mu-turkiyeye-yonelik-siyasi-bir-manifesto-mu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/avrupa-parlamentosunun-2026-turkiye-raporu-ilerleme-raporu-mu-turkiyeye-yonelik-siyasi-bir-manifesto-mu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Avrupa Parlamentosu’nun 2026 Türkiye Raporu, yalnızca demokratik standartlara ilişkin bir ilerleme değerlendirmesi değil; Türkiye’nin egemenlik alanı, dış politikası ve milli doktrinlerine uzanan siyasi bir çerçeve metni olarak tartışma yaratıyor. Raporda yer alan öneri ve eleştiriler, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine dair derin bir perspektif ayrışmasına işaret ediyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Müstafi Tümamiral ve TÜRK DEGS Başkanı Prof. Dr. Cihat Yaycı Cihat Yaycı</strong></p>

<p>Avrupa Parlamentosu tarafından 18 Haziran 2026 tarihinde kabul edilen Türkiye Raporu, şeklen bir “ilerleme raporu” olarak sunulmaktadır. Ancak raporun 65 maddesinin tamamı dikkatle incelendiğinde bunun klasik anlamda bir üyelik değerlendirme metni olmadığı açıkça görülmektedir. Bu belge yalnızca demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları alanlarındaki gelişmeleri değerlendiren teknik bir rapor değil; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarına, milli güvenlik anlayışına, iç hukuk düzenine, deniz yetki alanlarına, dış politika tercihlerine ve tarihî meselelerine ilişkin siyasi talepler içeren kapsamlı bir siyasi metindir.</p>

<p>Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler yaklaşık 63 yıllık bir geçmişe sahiptir. 1963 Ankara Anlaşması ile başlayan süreç, Türkiye’nin Avrupa ailesinin bir parçası olma iradesinin en somut göstergelerinden biri olmuştur. Ancak bugün gelinen noktada yayımlanan bu rapor, üyelik kriterlerini değerlendiren bir metinden çok, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi nasıl görmek istediğini ve hangi siyasi şartlar altında kabul etmeye hazır olduğunu ortaya koyan bir belge niteliği taşımaktadır.</p>

<p>Raporun ilk bölümlerinde yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, siyasi partiler, yerel yönetimler ve temel haklar başlıkları altında Türkiye’ye yönelik eleştiriler sıralanmaktadır. Avrupa Parlamentosu burada yalnızca genel ilkelerden bahsetmekle kalmamaktadır. Devam eden veya sonuçlanmış yargı süreçleri hakkında görüş bildirmekte, adeta nasıl karar verilmesi gerektiğine ilişkin kanaat ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, bir aday ülkenin hukuk sistemini değerlendirme sınırlarını aşmakta ve raporu Türk iç siyasetinin doğrudan tarafı haline getirmektedir.</p>

<p>Rapor boyunca dikkat çeken bir diğer husus, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu güvenlik tehditlerinin yeterince dikkate alınmamasıdır. PKK terörü, FETÖ yapılanması, sınır ötesi tehditler, Suriye kaynaklı güvenlik riskleri ve Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik çevrenin kendine özgü şartları çoğu zaman ikinci planda bırakılmaktadır. Buna karşılık terörle mücadele kapsamında alınan tedbirler yoğun biçimde eleştirilmektedir. Oysa Türkiye’nin güvenlik gerçekliği ile Avrupa’nın güvenlik gerçekliği aynı değildir. Demokrasi ile güvenlik birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısıdır. Raporda ise çoğu zaman güvenlik boyutu ihmal edilmekte, yalnızca siyasi ve ideolojik perspektif öne çıkarılmaktadır.</p>

<p>Raporun ilerleyen bölümlerinde kültürel haklar, yerel yönetimler ve etnik kimlikler üzerinden çeşitli öneriler getirilmektedir. Şiddetin sona ermesini istemek ve terörün ortadan kalkmasını desteklemek herkesin ortak arzusudur. Ancak etnik kimlik temelli yeni siyasi statüler oluşturulmasına kapı aralayabilecek öneriler Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısı bakımından hassasiyet taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık esasına dayanan bir devlettir. Vatandaşların etnik kökenlerine göre farklı siyasi kategorilere ayrılması, birlik ve beraberliği güçlendirmekten ziyade yeni ayrışmaların önünü açabilecek sonuçlar doğurabilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Rapordaki en dikkat çekici ve tartışmalı bölümlerden biri 26. maddedir. Avrupa Parlamentosu bu maddede Fener Rum Patrikhanesi’nin tüzel kişiliğinin tanınmasını, Ekümenik Patrik unvanının kabul edilmesini, Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasını ve Ayasofya ile Kariye konusunda belirli adımlar atılmasını talep etmektedir. Bunların tamamı Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren konulardır.</p>

<p>Daha da dikkat çekici olan ise aynı maddenin sonunda yer alan ifadedir. Avrupa Parlamentosu Türkiye’den Batı Trakya’daki Türk azınlığın durumuna ilişkin açıklamalardan kaçınmasını istemektedir. Burada son derece açık bir çifte standart ortaya çıkmaktadır. Patrikhane hakkında konuşmak serbesttir. Ruhban Okulu hakkında tavsiyede bulunmak serbesttir. Ayasofya hakkında görüş bildirmek serbesttir. Kariye hakkında yönlendirme yapmak serbesttir. Ancak Batı Trakya Türklerinin haklarını savunmak Avrupa Birliği üyesi bir devletin iç işlerine müdahale olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>Eğer iç işlerine müdahale konusunda bir hassasiyet varsa bunun herkese eşit uygulanması gerekir. Türkiye’nin iç hukukuna ve egemenlik alanına ilişkin onlarca tavsiye ve yönlendirme yapılırken, Batı Trakya Türklerinin temel haklarının gündeme getirilmesinin müdahale olarak nitelendirilmesi hukuki değil siyasi bir tercihtir.</p>

<p>Raporda Patrikhane’nin “Ekümenik” sıfatının tanınması da talep edilmektedir. Oysa bu konu yalnızca dini bir mesele değildir. Ekümeniklik kavramının tarihî, siyasi ve uluslararası hukuk boyutları bulunmaktadır. Avrupa Parlamentosu’nun bu konuyu Türkiye’ye bir yükümlülük gibi sunması, dini özgürlük tartışmasının ötesine geçen siyasi bir yaklaşımı yansıtmaktadır.</p>

<p>Ayasofya ve Kariye camilerinin, cami olarak kullanılmamasının istenmesi konusunda da benzer bir durum söz konusudur. Bu eserlerin kullanım şekline ve hukuki statüsüne karar verme yetkisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne aittir. Avrupa Parlamentosu’nun bu konuda yönlendirici tavır takınması egemenliğimize açıkça müdahaledir.</p>

<p>Raporun Türkiye açısından en kritik bölümü ise hiç şüphesiz 37. maddedir. Avrupa Parlamentosu ilk kez doğrudan Mavi Vatan Doktrini’ni hedef almakta ve Mavi Vatan’ın teşvik edilmesinden üzüntü duyduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu son derece önemli bir gelişmedir. Çünkü burada eleştirilen belirli bir uygulama değil, doğrudan Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin milli doktrinidir.</p>

<p>Mavi Vatan herhangi bir yayılmacı proje değildir. Mavi Vatan, Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan deniz yetki alanlarının belirlenmesi ve korunmasına yönelik milli bir doktrindir. Dolayısıyla Mavi Vatan’a yöneltilen eleştiri, gerçekte Türkiye’nin denizlerdeki hak ve menfaatlerinin ötesinde egemenliğine yöneltilmiş bir eleştiridir.</p>

<p>Aynı maddede Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Mutabakatı’nın hukuka uygun olmadığı, üçüncü ülkelerin haklarını ihlal ettiği ve hukuki sonuç doğuramayacağı ileri sürülmektedir. Oysa söz konusu mutabakat iki egemen devlet arasında imzalanmış, Birleşmiş Milletler’e bildirilmiş ve uluslararası hukuk çerçevesinde yürürlüğe girmiş bir anlaşmadır. Avrupa Parlamentosu burada hukuki bir değerlendirmeden çok siyasi bir pozisyon ortaya koymakta ve Türkiye Cumhuriyeti'nin egemen haklarına açıkça saldırıda bulunulmaktadır.</p>

<p>Raporda Türkiye’nin Yunanistan’a yönelik karasularını artırmaması yönündeki 1995 TBMM kararından da rahatsızlık duyulduğu belirtilmektedir. Ancak bu kararın neden alındığına değinilmemektedir. Yunanistan’ın karasularını 6 milin üzerine çıkarma girişiminin Adalar Denizi’ni fiilen bir Yunan iç denizine dönüştüreceği ve Türkiye’nin açık denizlere erişimini ciddi biçimde kısıtlayacağı gerçeği raporda yer almamaktadır. Sebep yok sayılmakta, sonuç eleştirilmektedir. Üstelik her iki devletin ortak imzaladığı Adalar Denizi statüsünü belirleyen tek antlaşma olan karasularının 3 mil olduğu anlayışna sahip Lozan Antlaşması hükümlerini bozanın ve bozmaya devam edenin Yunanistan olduğundan hiç bahsedilmemektedir.</p>

<p>Kıbrıs konusunda da benzer bir yaklaşım görülmektedir. Avrupa Parlamentosu iki devletli çözüm modelini reddetmekte ve federasyonu tek seçenek olarak sunmaktadır. Ancak 2004 yılında Annan Planı’na “evet” diyen tarafın Türkler, “hayır” diyen tarafın ise Rumlar olduğu gerçeği raporda yeterince yer bulmamaktadır. Çözümü reddeden tarafın Avrupa Birliği üyeliğiyle ödüllendirildiği gerçeği hatırlatılmadan yapılan değerlendirmeler eksik kalmaktadır. Bu nedenle Avrupa Parlamentosu’nun Kıbrıs konusunda tarafsız bir hakem gibi değil, büyük ölçüde Rum tezlerini esas alan bir yaklaşım sergilediği görülmektedir. Yunanistan ve GKRY’nin silahlanmaları ve Yunanistan ile birlikte Türkiye’ye ve Kıbrıs Türklerini tehdidinden hiç bahsedilmemektedir.</p>

<p>Rapora bütüncül olarak bakıldığında dikkat çeken bir diğer husus da, uzun yıllardır Türkiye karşıtı çevreler tarafından dile getirilen birçok talep ve iddianın Avrupa Parlamentosu’nun resmî diliyle yeniden üretilmiş olmasıdır. Özellikle Yunanistan ve GKRY’nin Doğu Akdeniz, Adalar Denizi ve Kıbrıs konularındaki tezleri ile PKK ve FETÖ çevrelerinin yıllardır uluslararası platformlarda dile getirdikleri bazı siyasi talepler arasında raporda yer alan değerlendirmelerle dikkat çekici paralellikler bulunmaktadır.</p>

<p>Mavi Vatan Doktrini’nin hedef alınması, Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı’nın gayrimeşru gösterilmeye çalışılması, Türkiye’nin terörle mücadele politikalarının sürekli eleştirilmesi, terör bağlantılı yapılarla ilgili siyasi taleplere yakın duran önerilerin raporda yer alması ve Türkiye’nin egemenlik haklarının ve güvenlik kaygılarının hiç dikkate alınmaması bu paralelliğin en belirgin örnekleridir.</p>

<p>Bu nedenle rapor yalnızca Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye değerlendirmesi olarak okunmamalıdır. Aynı zamanda Yunan ve Rum tezlerinin, PKK çevrelerinin taleplerinin ve FETÖ’nün uzun yıllardır uluslararası platformlarda sürdürdüğü Türkiye karşıtı söylemlerin Avrupa Birliği diliyle yeniden ifade edildiği kurumsal bir metin olarak da değerlendirilmelidir. Bu durum raporun teknik ve objektif bir ilerleme değerlendirmesi olmaktan uzaklaştığını, siyasi tercihlerin ve belirli lobilerinin etkisi altında hareket eden ve elinden çıkan bir belge niteliği kazandığını göstermektedir.</p>

<p>Raporda ayrıca Türkiye’nin Rusya, Suriye, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz politikaları eleştirilmektedir. Temel beklenti Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin dış politika çizgisine daha fazla yaklaşmasıdır. Ancak Türkiye Avrupa Birliği üyesi değildir. Bağımsız ve egemen bir devlettir ve kendi milli çıkarlarına göre politika belirleme hakkına sahiptir. Avrupa Parlamentosu’nun yaklaşımı stratejik ortaklıktan çok stratejik uyum talebi olarak görünmektedir.</p>

<p>Bütün bu değerlendirmeler ışığında 65 maddelik raporun genel karakteri açıkça ortaya çıkmaktadır. Avrupa Parlamentosu yalnızca Türkiye’nin demokratik standartlarını değerlendirmemekte; Türkiye’nin iç hukukuna, dini kurumlarına, tarihî eserlerine, deniz yetki alanlarına, dış politikasına ve milli güvenlik anlayışına ilişkin de görüş bildirmektedir. Patrikhane’den Ayasofya’ya, Ruhban Okulu’ndan Batı Trakya’ya, Mavi Vatan’dan Türkiye-Libya Mutabakatı’na kadar birçok konuda Avrupa Parlamentosu’nun siyasi tercihleri rapora yansımıştır.</p>

<p>Bu nedenle söz konusu metin bir ilerleme raporundan çok, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye ilişkin siyasi beklentilerini ve tercihlerini ortaya koyan bir belge niteliğindedir. Bu rapor, Yunan, Rum, PKK ve FETÖ’nün taleplerinin listelendiği ve AB mührü ile Türkiye’ye dikte edildiği bir siyasi manifesto metnidir.</p>

<p>Daha da önemlisi, bu rapor yaklaşık 63 yıldır devam eden Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin geldiği noktayı göstermesi bakımından tarihî bir anlam taşımaktadır. Türkiye’nin üyelik sürecini teknik kriterler üzerinden değerlendirmek yerine, egemenlik haklarına, milli güvenlik politikalarına ve stratejik tercihlerine müdahale eden talepler içeren bir yaklaşım, aslında Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi nasıl görmek istediğini ortaya koymaktadır.</p>

<p>Kısacası bu rapor, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne neden alınmadığını değil; Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi hangi şartlarla dönüştürmek istediğini ve neden artık tam üye olarak görmek istemediğini ortaya koyan siyasi bir manifesto niteliğindedir. Türkiye’nin egemenlik haklarına ve milli çıkarlarına ilişkin kabul edilemez talepler içeren bu yaklaşım, 63 yıllık üyelik sürecinin fiilen ve zihnen sona erdiğinin en açık göstergelerinden biri olarak tarihe geçmiştir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Samet Tunç</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/avrupa-parlamentosunun-2026-turkiye-raporu-ilerleme-raporu-mu-turkiyeye-yonelik-siyasi-bir-manifesto-mu</guid>
      <pubDate>Mon, 22 Jun 2026 13:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/415a9d3d-gzt-ozel-amiral-cihat-yaycidan-avrupa-parlamentosunun-2026-turkiye-raporuna-sert-tepki-ilerleme-raporu-mu-turkiyeye-yonelik-siyasi-bir-manifesto-mu.webp" type="image/jpeg" length="91968"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dünya Kupası: Futbolun ötesinde bir jeopolitik hafıza]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/dunya-kupasi-futbolun-otesinde-bir-jeopolitik-hafiza</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/dunya-kupasi-futbolun-otesinde-bir-jeopolitik-hafiza" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dünya Kupası, bazen değişen dünya düzenini, bazen küreselleşmeyi, kimi zaman ulusal kimliklerin yeniden şekillenişini kimi zamansa acıları yansıtır...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Orhan Karaoğlu, Dünya Kupalarının futbolun ötesinde jeopolitik ve toplumsal değişimleri nasıl yansıttığını kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Çocukluğumuzdaki Dünya Kupası, yazları, yalnızca taştan kalelerde hava kararana kadar top oynadığımız günlerden ibaret değildi, aynı zamanda dünyanın büyüklüğünü, ülkeleri, bayrakları, halkların hikayelerini ve farklı kültürleri keşfettiğimiz ilk gayriresmi coğrafya ve tarih dersleriydi. Tüplü televizyonun evlerin başköşesinde tek tük kanallarla hüküm sürdüğü, internetin esamesinin okunmadığı o yıllarda, bakkaldan aldığımız kuşe kağıt kokulu Panini Dünya Kupası albümleri ve oyuncu kartları bizim dünyaya açılan penceremizdi. Haritada yerini bilmediğimiz ülkeleri, bayraklarını ve kıtaları bu kartlar sayesinde öğreniyorduk, farkında olmadan uluslararası ilişkilerle tanışıyorduk. Dünya Kupası bizim için yalnızca bir futbol turnuvası değil, aynı zamanda jeopolitiğin, kültürel etkileşimin ve küresel değişimlerin en heyecanlı sahnesiydi.</p>

<h2>Futbol bir zamanlar dünyayı anlamanın başka bir yoluydu</h2>

<p>2026 Dünya Kupası başlarken çocukluğumuzun hafızasına kazınan turnuvalara dönüp baktığımızda aslında sadece futbolu değil, değişen dünya düzenini de hatırlıyoruz. Bizim kuşağın hafızasında yer eden ilk büyük turnuva büyük ölçüde 1990 Dünya Kupası’ydı. Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, Soğuk Savaş’ın sona erdiği ve Avrupa’nın yeniden şekillendiği bir dönemde oynanan bu turnuva, yalnızca sportif değil tarihsel bir anlam da taşıyordu. Batı Almanya birleşmeden önce son kez kendi adıyla sahaya çıkmış ve kupayı kazanmıştı. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya ise dağılmadan önce son kez tek bayrak altında mücadele ediyordu. Çocuk yaşta bunun farkında değildik ancak bugün geriye dönüp baktığımızda, sahadaki takımların aynı zamanda değişen siyasi haritanın temsilcileri olduğunu görüyoruz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>1990’lı yıllar aynı zamanda sokak kültürünün güçlü olduğu yıllardı. Mahalle aralarında kurulan kaleler, bisiklet turları ve arkadaşlıklar günlük hayatın doğal parçasıydı. Dünya Kupası başladığında herkes kendine bir yıldız seçer, onun gibi oynamaya çalışırdı. Kamerunlu Roger Milla’nın dansı, Maradona’nın tutkusu veya Klinssmanlı Alman futbolunun disiplinli görüntüsü, yalnızca futbolu değil farklı toplumların karakterlerini de çocuk hafızalarımıza taşıyordu ama o turnuvanın ruhu, İtalya’nın kenar mahallelerinden gelen, turnuvaya yedek başlayıp gol kralı olan Salvatore Schillaci’ydi. Schillaci’nin gollerden sonra fal taşı gibi açılan o İtalyan gözleri, aslında Akdeniz’in, güneyin, yoksulluğun kuzey elitlerine karşı bir haykırışıydı. Futbol, dünyayı anlamanın başka bir yoluydu.</p>

<p>1994 Dünya Kupası ise bambaşka bir atmosferde oynandı. Sovyetler Birliği dağılmış, yeni devletler ortaya çıkmış, Soğuk Savaş sonrası düzen şekillenmeye başlamıştı. ABD’de düzenlenen turnuva, aynı zamanda yeni küresel dönemin sembollerinden biri olarak görüldü. Brezilya’nın, daha sonra Fenerbahçe’ye gelen Carlos lberto Parreira liderliğinde Romario-Bebeto önderliğinde kazandığı şampiyonluk, yaptıkları bebek sallama sevinci ile Latin Amerika’nın futbol kültürünü bütün dünyaya taşırken Roberto Baggio’nun kaçırdığı penaltı futbol tarihinin en unutulmaz anlarından biri oldu. Bulgaristan Stoichkov, Romanya da Hagi önderliğinde turnuvaya damga vuruyordu. Bulgaristan’ın yarı finale çıkışı, Doğu Avrupa’nın futbol hikayesini bütün dünyaya taşımıştı. Ancak turnuvanın hafızasında yalnızca başarılar değil, trajediler de vardı. Kolombiyalı Andrés Escobar’ın kendi kalesine attığı gol sonrasında öldürülmesi, futbolun bazen ne kadar büyük toplumsal ve psikolojik etkiler yaratabildiğini gösteriyordu.</p>

<p>1998 Dünya Kupası ise göç, kimlik ve çok kültürlülük tartışmalarının öne çıktığı bir turnuva olarak hafızalarda yer etti. Ev sahibi Fransa’nın şampiyonluğu yalnızca sportif bir başarı değildi. Takımın yıldızı Zidane, Henry, Vieira başta olmak üzere farklı kökenlerden gelen oyuncular, Fransa’nın değişen toplumsal yapısının sembolü haline gelmişti. Fransız medyasında “Black-Blanc-Beur” olarak adlandırılan takım, göçmen kökenli vatandaşların ulusal kimliğin parçası olup olmadığı tartışmalarının merkezine yerleşti. Böylece Dünya Kupası bir kez daha futbolun ötesine geçerek göç, entegrasyon ve aidiyet konularının konuşulduğu küresel bir platforma dönüştü. 1998 aynı zamanda futbolun küresel medya çağının merkezine yerleştiği dönemlerden biriydi. Yıldız futbolcular artık yalnızca sporcu değil, küresel popüler kültür figürleri hâline gelmişti. Futbolun ekonomik ve kültürel etkisi büyürken, Dünya Kupası da giderek daha fazla uluslararası görünürlük kazanan bir organizasyona dönüşüyordu.</p>

<p>Takvimler 2002’yi gösterdiğinde, bu kez sahnede Türkiye vardı. Güney Kore ve Japonya’da düzenlenen turnuva, Türkiye açısından yalnızca sportif bir başarı değil, ulusal hafızada özel bir yere sahip tarihî bir olaydı. Rüştü’nün kalede devleştiği, Hasan Şaş’ın ilk maçta Brezilya’ya attığı golle umut verdiği, Ümit Davala’nın saç stili, Alpay’ın, Bülent’in, Emre’nin, Yıldıray’ın, Nihat’ın ve İlhan’ın bir ülkeyi aynı heyecanda buluşturduğu bir turnuvaydı. Dünya üçüncülüğü sadece sportif bir başarıdan ziyade, bir kuşağın ortak sevinciydi. Türkiye’nin 48 yıl sonra Dünya Kupası’na katılması bile başlı başına önemliydi. Ancak turnuva ilerledikçe bu hikaye çok daha büyük bir başarıya dönüştü. İlhan Mansız’ın Senegal’e attığı altın gol, yarı final heyecanı ve sonunda gelen dünya üçüncülüğü milyonlarca insanın ortak hafızasında yer etti. O günlerde sokaklar boşalıyor, insanlar ekran başında aynı heyecanı paylaşıyordu. Dünya Kupası, bir ülkenin özgüvenini ve ortak duygularını harekete geçiren büyük bir sahneye dönüşmüştü. Türkiye’nin başarısı yalnızca futbol başarısı olarak görülmedi, aynı zamanda uluslararası görünürlüğün, ortak gururun ve toplumsal birlik hissinin sembollerinden biri oldu.</p>

<h2>Dünya Kupaları futboldan daha büyüktür</h2>

<p>Aslında Dünya Kupaları hiçbir zaman yalnızca futboldan ibaret olmadı. Hırvatistan’ın bağımsızlığını kazandıktan sonra elde ettiği başarılar, Kamerun ve Senegal’in Afrika’nın yükselen özgüvenini temsil etmesi, Brezilya ve Arjantin’in Latin Amerika ruhunu yansıtması veya Fransa örneğinde olduğu gibi göç ve kimlik tartışmalarının sahaya taşınması bunun en açık örnekleridir. Dünya Kupası bazen değişen dünya düzenini, bazen küreselleşmeyi, kimi zaman ulusal kimliklerin yeniden şekillenişini kimi zamansa acıları yansıtır.</p>

<p>Çocuk yaşlarda bunun adını koyamıyorduk. Ancak bugün geriye dönüp baktığımızda uluslararası ilişkileri, değişen sınırları, kültürel diplomasiyi ve jeopolitiği biraz da futbol üzerinden öğrendiğimizi fark ediyoruz. Bu nedenle Dünya Kupası yalnızca bir spor organizasyonu değildir, toplumların hafızasını, devletlerin hikayelerini ve dönemin ruhunu aynı anda yansıtan küresel bir olaydır. Yani Dünya Kupaları futboldan daha büyüktür. Bugün 2026 Dünya Kupası yaklaşırken artık bakkaldan oyuncu kartı alan çocuklar değiliz. Dünyanın ne kadar karmaşık ve jeopolitiğin ne kadar sert olabileceğini çok daha iyi biliyoruz. Ancak buna rağmen Dünya Kupası başladığında içimizde hâlâ aynı heyecan uyanıyor. Çünkü bazı turnuvalar yalnızca futbolu değil, bir kuşağın ortak hafızasını da yaşatır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/dunya-kupasi-futbolun-otesinde-bir-jeopolitik-hafiza</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/dk-1.jpg" type="image/jpeg" length="66178"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA['Kruppist Çağ'dan bugüne savunma sanayiinin dönüşümü]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/kruppist-cagdan-bugune-savunma-sanayiinin-donusumu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/kruppist-cagdan-bugune-savunma-sanayiinin-donusumu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye'nin savunma sanayii hamlesi, "Neo-Kruppist Çağ"da teknik kabiliyetiyle dış politika aklının birlikte hareket ettiği ölçüde kalıcı jeopolitik etki üretebilecek bir örnek olarak var olacaktır...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Dr. Ümit Naci Yorulmaz, savunma sanayisinin "Kruppist Çağ" ile birlikte geçirdiği dönüşümü ve bir devletin savunma sanayisinde başarılı olabilmesi için gereken şartları kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Dünya tarihi, askeri-teknolojik hamlelerin mevcut siyasal düzenleri yıkarak yeni çağlar açtığı örneklerle doludur. Fatih Sultan Mehmet'in askeri dehasıyla döktürdüğü şahi topları, Orta Çağ'ın aşılmaz feodal surlarını yıkarak Yeni Çağ jeopolitiğini nasıl inşa ettiyse, 2. Dünya Savaşı'nın kapanışını yapan Manhattan Projesi de atom bombasıyla insanlığı, iki kutuplu nükleer bir dehşet dengesinin yönettiği modern bir küresel düzleme taşımış ve harp ekosistemlerinin küresel güvenlik mimarisini kökten değiştirmiştir.</p>

<h2>Teknolojinin uluslararası sistemi inşası</h2>

<p>Teknolojinin uluslararası sistemi bu denli radikal bir biçimde yeniden inşa ettiği o modern ve endüstriyel sürecin en önemli örneklerinden birisi 19. yüzyılın sonunda yaşanmıştır. Bu çerçevede, 1870-1871 Prusya-Fransa Savaşı'nın Prusya'nın mutlak zaferiyle neticelenmesi, küresel sistemin yapısal olarak yeniden şekillendiği büyük bir dönüm noktasıdır. Krupp toplarının menzil, isabet ve ateş gücü bakımından Fransız ordusunun ağızdan dolmalı bronz toplarına karşı sağladığı üstünlük, savaşın kaderini belirleyen unsurlardan biri olmuştur. Sedan Muharebesi'nde Krupp'un arkadan dolmalı dövme çelik topları, modern sanayi kapasitesinin askeri doktrin ve siyasi mimari üzerindeki dönüştürücü etkisini görünür kılmıştır. İşte bu askeri ve endüstriyel kırılma benim "Klasik Kruppist Çağ" olarak adlandırdığım dönemin perdesini açmıştır.</p>

<p>Prusya-Fransa Savaşı'ndaki Krupp teknolojisinden hareketle literatüre giren "Kruppizm" kavramı, savaşı ve yıkımı bizzat tecrübe eden Fransız yazar George Sand tarafından militarist sanayileşmeye yönelik felsefi bir eleştiri olarak kullanılmıştır. Bu kavramsallaştırmayı daha sonra H. G. Wells, kapitalist kar hırsıyla birleşen Alman silah sanayisinin küresel sistemi savaşa sürükleyen yapısal karakterini anlatmak için genişletmiştir.</p>

<h2>"Kruppizm" tanımı, gelişimi ve evrimi</h2>

<p>Bugün Kruppizm, yalnızca tarihsel bir kavram değil, modern devletlerin savunma sanayisi üzerinden güç üretme, nüfuz kurma ve dış politika kapasitesi inşa etme biçimlerini açıklayan analitik bir çerçeve olarak ele alınmalıdır. Taylorizm, Fordizm ve Toyotizm üretim tarihini anlamak için nasıl işlevsel kavramlarsa, Kruppizm de bu yönüyle savunma sanayisinde küresel ölçekte etkin olan şirketlerin devlet aklı (raison d'Etat) ile tam bir entegrasyon içinde yapısal bir dış politika enstrümanına dönüşmesini, ittifak çemberleri inşa etme kaldıracı olmasını ve egemenlik ilişkilerini şekillendiren bir bağımlılık asimetrisi üretmesini açıklamak için benzer bir işlev görür. Zira Kruppizm, savunma sanayisini yalnızca fabrikalarda üretilen silah sistemlerinden ibaret görmez. Bu sistemlerin arkasındaki diplomatik ilişkileri, tedarik bağımlılıklarını, eğitim ve bakım ağlarını, teknoloji transferini ve alıcı devletle kurulan uzun vadeli stratejik bağı birlikte ele alır. Kavram bu anlamda, Dwight D. Eisenhower'ın 1961'deki ünlü veda konuşmasında kavramsallaştırdığı Askeri-Endüstriyel Kompleks (Military-Industrial Complex-MIC) kuramından niteliksel olarak ayrışır. Eisenhower'ın modeli, savunma sanayisinin iç siyaset, bütçe ve demokratik kurumlar üzerindeki içsel tehdidine odaklanırken, Kruppizm, bu yapının dış politikada bir nüfuz ve yapısal bağımlılık üretme mekanizması olarak nasıl işlediğini ortaya koyar.</p>

<p>1871-1918 arasındaki "Klasik Kruppist Çağ"da, Krupp ve Mauser gibi silah firmaları, onları fonlayan Ludwig Löwe, Gerson Bleichröder gibi finansal aktörlerin kurduğu küresel ticari ağlar ve nihayet Von der Goltz, Emil Körner gibi askeri danışmanlar Berlin'in "Küresel Güç (Weltmacht)" vizyonunun önemli araçları haline geldi. Osmanlı İmparatorluğu ve Latin Amerika pazarlarında neredeyse kusursuz işleyen Kruppist Dış Politika modeli, silah ticaretinin yalnızca ekonomik kazanç değil, diplomatik nüfuz ve stratejik hizalanma üreten bir araç olduğunu gösterdi. 1918'de Alman İmparatorluğu ve Hohenzollern Hanedanlığı siyasal iktidarını kaybederken, Krupp ailesi ve şirketi varlığını korudu.</p>

<p>Versailles düzeni de Kruppizmi sona erdirmedi. Aksine onu daha dolaylı, daha esnek ve yeraltı karakterli bir forma itti. Silahsızlandırılan Berlin, Krupp başta olmak üzere savunma sanayisi aktörleri eliyle askeri-teknolojik birikimini sınırların ötesine taşıdı. İsveç'te Bofors, Hollanda'da Siderius ve Sovyet Rusya'daki Lipetsk ile Kama merkezli gizli işbirlikleri, Alman araştırma ve geliştirme (AR-GE) kapasitesinin paravan şirketler, teknik ortaklıklar ve örtülü ağlar üzerinden sürdürülmesine imkan verdi. Bu nedenle 1918-1945 arası dönem, "Totaler Krieg" yani "Topyekun Savaş" kavramından hareketle "Topyekun Kruppizm Çağı" olarak tanımlanabilir. Bu dönemde savunma sanayisi, yalnızca diplomasinin destek unsuru olmaktan çıkarak devletlerin ekonomik, bilimsel ve toplumsal kapasitesini kendi potasında eriten devasa bir savaş ekonomisinin merkezine yerleşmiştir. 1930'lardan itibaren totaliter rejimlerin yükselişiyle bu miras daha ideolojik, agresif ve kuşatıcı bir karakter kazanmıştır. Bu bağlamda savunma sanayisi de topyekun savaş devletinin taşıyıcı kolonlarından birine dönüşmüştür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kruppizm bu kez iki kutuplu bir "Bloklar Kruppizmi"ne evrildi. Soğuk Savaş'ta bir ülkenin kullandığı tüfekten uçağının radar frekansına kadar her unsur, sistemsel bir Silah Kardeşliği (Waffenbrüderschaft) üretiyordu. Aynı silah sistemini kullanmak kriz anında mühimmat, yedek parça, bakım ve eğitim hatları üzerinden üretici merkeze bağlanmak anlamına geliyordu.</p>

<p>Nitekim Washington bu bağımlılık ilişkisini NATO bünyesindeki standardizasyon mekanizmalarıyla derinleştirirken, Moskova Varşova Paktı içinde katı bir lojistik hiyerarşi inşa etmiştir. Bugün ise bu model, gücün namlu çapından çok yapay zeka algoritmaları, otonom sistemler, elektronik harp, veri linkleri ve kaynak kodları üzerinden tanımlandığı "Neo-Kruppist Çağ"a bırakmıştır. Çok kutuplu dünyada savunma sanayisi, jeo-ekonomik rekabetin organik bir bileşenidir. AR-GE, finans, diplomasi, ham madde güvenliği ve tedarik zinciri yönetimi artık savaşa hazırlık kapasitesinin ana omurgasını oluşturur. Devasa savunma bütçelerine rağmen bağımsız askeri rasyonalite geliştiremeyen ve dış güvenlik şemsiyelerine bağımlı kalan aktörlerin kırılganlığı, salt silah tedariki odaklı analizlerin yetersizliğini göstermektedir.</p>

<h2>Ayrı yürü, birlikte vur</h2>

<p>Bu noktada savunma sanayisi ile dış politikanın senkronizasyonu belirleyici hale gelir. Savunma sanayisi, yüksek AR-GE maliyetleri ve ölçek ekonomisi nedeniyle yapısal olarak ihracata bağımlıdır. Dolayısıyla bir ülkenin savunma ürünlerinin küresel pazarlarda kalıcı olabilmesi, yalnızca mühendislik başarısıyla açıklanamaz. Askeri platformların ihracatı bakım, eğitim, mühimmat, finansman, siyasi güven ve diplomatik süreklilik gerektirir. Bir başka ifadeyle savunma sanayisinin sürdürülebilir başarısı, dış politikanın jeopolitik etki alanıyla doğrudan bağlantılıdır.</p>

<p>Moltke'nin savaş meydanı için geliştirdiği "Getrennt marschieren, vereint schlagen" yani "Ayrı yürü, birlikte vur" ilkesi, bu ilişkiyi anlamak için güçlü bir model sunar. Savunma sanayisi kendi mühendislik rasyonalitesiyle, diplomasi ise siyasi ve hukuki dinamikleriyle ilerlemelidir. Ancak kritik eşikte bu iki alan aynı stratejik hedefe yönelmelidir. Teknik başarı geçici bir muharebeyi kazandırabilir fakat kalıcı jeopolitik etki, diplomasinin bu teknik başarıyı siyasi koruma, ömür devri yönetimi ve kurumsal doktrin uyumuyla tahkim etmesiyle doğar.</p>

<p>Harp tarihi muazzam teknolojik asimetrilere ve yerel/kısa vadeli başarılara rağmen, bütüncül bir makro-strateji eksikliği nedeniyle trajik şekilde çökmüş devletlerin ve sistemlerin örnekleriyle doludur. Bir savunma ürününün küresel pazarda kalıcı bir yer edinmesi ve jeopolitik bir nüfuz alanı yaratması, bir başka ifadeyle muharebeyi kazanıp bütüncül bir savaşı kaybetmemesi bu senkronizasyon yeteneğine bağlıdır.</p>

<h2>Ham madde tedarikinin önemi</h2>

<p>Bu jeopolitik senkronizasyonun en hayati parametrelerinden biri de kritik ham maddelere erişim güvenliğidir. En üst düzey mühendislik ve tasarım kabiliyetlerine sahip olunsa dahi, tedarik zincirinde yaşanacak olası bir kırılmanın yaratacağı krizler, ikamesi ve telafisi neredeyse imkansız stratejik zafiyetler doğurur. Dolayısıyla bu asimetrik riskler ancak proaktif bir diplomasi ağının ve çok taraflı ticaret diplomasisi enstrümanlarının eş zamanlı devreye girmesiyle yönetilebilir. Nitekim günümüz "Neo-Kruppist Çağı"nda, akıllı mühimmatların güdüm sistemlerinden insansız platformların motor bloklarına kadar her kritik askeri mimarinin görünmez donanım omurgasını Nadir Toprak Elementleri (NTE) oluşturmaktadır. "Klasik Kruppist Dönem"de Kıta Avrupası jeopolitiği ve özellikle Almanya için Alsas-Loren bölgesinin zengin kömür ve demir havzaları neyi ifade ediyorsa bugün Çin'in nadir toprak elementlerinde özellikle ayrıştırma, rafinaj ve kalıcı mıknatıs üretimi gibi kritik halkalarda yüzde 90'a yaklaşan hakimiyeti de küresel piyasalarda benzer bir stratejik veto gücü üretmektedir. Gelinen noktada ham madde savaşları, en azından şimdilik, fiziki sınır aşımı veya konvansiyonel toprak ilhakıyla değil, tedarik hatlarının felç edilmesi, ihracat kotaları ve akıllı ambargolar gibi rafine jeo-ekonomik enstrümanlarla icra edilmektedir.</p>

<h2>Türkiye'nin savunma sanayisi ekosistemi</h2>

<p>Bu dönüşüm matrisinde Türkiye'nin son yıllarda geliştirdiği savunma sanayisi ekosistemi ayrıca dikkati çekicidir. BAYKAR'ın insanlı ve insansız hava aracı (İHA-SİHA) sistemleri, HAVELSAN'ın komuta-kontrol ve yazılım çözümleri, ASELSAN'ın elektronik harp, radar ve haberleşme kabiliyetleri, ROKETSAN'ın füze ve mühimmat ailesi, TUSAŞ'ın hava platformları, STM'nin deniz platformları, TEI ve Kale Grubu'nun motor ve alt sistem çalışmaları Türkiye'yi silah ithal eden bir aktör olmaktan çıkararak güvenlik mimarisi ihraç edebilen bir ülke konumuna taşımaktadır. Bu ekosistemin stratejik değeri, tekil platformların başarısından ziyade, eğitim, bakım, mühimmat, veri linki, yazılım, elektronik harp ve diplomatik temaslarla birlikte alıcı ülkelerde uzun vadeli güvenlik ortaklıkları oluşturabilmesidir. Bu yönüyle Türkiye'nin savunma sanayisi hamlesi, "Neo-Kruppist Çağ"da teknik kabiliyetiyle dış politika aklının birlikte hareket ettiği ölçüde kalıcı jeopolitik etki üretebilecek bir örnek olarak var olacaktır.</p>

<p>Sonuç olarak savunma sanayisi, salt ekonomik rasyonaliteyle işleyen, ticari kar odaklı klasik bir üretim sektörü olmanın çok ötesindedir. Savunma sanayisi, doğası gereği doğrudan egemenlik alanıyla illiyet bağı bulunan, devletlerin küresel sistemde asimetrik bağımlılık ilişkileri kurmasını ve uluslararası ölçekte stratejik etki üretme kapasitesi olan jeopolitik mimarinin ana taşıyıcı kolonudur. Ancak bu kapasitenin kalıcı jeopolitik değere dönüşebilmesi için "endüstriyel rasyonalite", "diplomatik esneklik", "ham madde güvenliği" ve "askeri gereklilik" arasında hassas bir denge kurulmalıdır. Aksi halde en gelişmiş platformlar bile geçici başarılar üretir. Kalıcı etki ise ancak savunma sanayisi ile dış politikanın "ayrı yürüyüp birlikte vurduğu" yerde doğar.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/kruppist-cagdan-bugune-savunma-sanayiinin-donusumu</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/kruppist-cagdan-bugune-savunma-sanayisinin-donusumu.jpg" type="image/jpeg" length="50449"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Jeopolitik riskler altın fiyatlarını nasıl etkiliyor?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/jeopolitik-riskler-altin-fiyatlarini-nasil-etkiliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/jeopolitik-riskler-altin-fiyatlarini-nasil-etkiliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yüksek enerji fiyatları ve enflasyon endişeleri sıkı para politikası (faiz artırımı) beklentilerini besleyerek, altın fiyatlarında düşüşe sebep olmuştur...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Finans ve Bankacılık Bölümü Başkanı Prof. Dr. Güven Delice, küresel jeopolitik risklerin altın fiyatlarına etkilerini kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Altın, rezerv varlık, yatırım aracı, mücevherat ve teknoloji/endüstriyel (özellikle elektronik) alanlarda kullanıma konu olan bir emtiadır. Herhangi bir kurum tarafından ihraç edilmeyen, dolayısıyla değeri ihraç edenin ödeme gücüne bağlı olmayan bir varlık olarak altın, merkez bankalarının uluslararası rezervlerinin önemli bir bileşenidir. Altın, kredi veya karşı taraf riski taşımadığı için güvenilir bir finansal araç olarak görülür ve bu da onu en önemli rezerv varlıklarından biri yapar. Merkez bankasındaki altın rezervlerinin büyüklüğü, ulusal finansal sisteme olan güven konusunda önemli bir işlev görür.</p>

<p>Altının güvenli liman özelliği nedeniyle, siyasi belirsizlik ve istikrarsızlık dönemlerinde merkez bankalarının talepleri artmaktadır. Diğer taraftan, portföy çeşitlendirmesi, enflasyona karşı korunma ve risk yönetimi açısından ilgi gören altın, özellikle stresli zamanlarda yatırımcılar açısından tercih edilen bir varlıktır. Yatırımcılar için altın psikolojik bir çapa görevi görmektedir. Finansal varlıkların değer saklama işlevi, getiri sağlama işlevinden daha önemli hale geldiğinde altına talep artmaktadır.</p>

<h2>Altın fiyatlarının seyri</h2>

<p>Merkez bankalarının altın alımlarının artmasında 2008 küresel finans krizi, Avrupa borç krizi ve 2022'de Rusya-Ukrayna Savaşı'nın başlaması dönüm noktaları olmuş, bu dönemlerde fiyatlar da hareketlenmiştir. Özellikle 2022'den itibaren artan talebin etkisiyle altın fiyatlarında rekor artışlar ortaya çıkmıştır. Bu dönemde merkez bankalarının talebindeki artışlar, altın fiyatlarındaki artışın katalizörü olmuş, doların zayıflaması ve artan güvenli liman talebi fiyatlardaki artışı desteklemiştir. Dünya Altın Konseyinin verilerine göre ons başına fiyatlar 2024'te istikrarlı bir yükseliş trendine girmiş ve bu trend 2025'te artarak devam etmiş, Ocak 2026'da tüm zamanların en yüksek seviyesi olan 5 bin 400 doların üzerine çıkmıştır.</p>

<p>Diğer taraftan, ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarının başlamasından bu yana altın fiyatlarında anormal bir seyir ortaya çıkmış, savaşla birlikte gerileme başlayan fiyatlarda Mayıs ayının son iki haftasındaki artışların ardından Haziran ayı başında yeniden düşüş söz konusu olmuştur. Mart ayı başlarında 5 bin 313 dolar olan altın fiyatları yüzde 18'e yakın bir düşüş yaşayarak 2 Haziran itibarıyla 4 bin 503 dolara gerilemiştir. Bu dönemde savaşın enerji fiyatları üzerinden ortaya çıkardığı enflasyonist baskılar ve başta ABD hazine tahvilleri olmak üzere reel getirilerdeki artışlar altına yönelik talepte bir gerileme oluşturmuştur. Yüksek enflasyon altına talebi artırırken, enflasyonla mücadele kapsamında faiz oranlarının artırılması ters yönde etki yapar. Bu çerçevede yüksek enerji fiyatları ve enflasyon endişeleri sıkı para politikası (faiz artırımı) beklentilerini besleyerek altın fiyatlarında düşüşe sebep olmuştur. Satış dalgasına kaynaklık eden bir başka husus savaş nedeniyle likidite ihtiyacının artmasıdır. Fiyatlardaki gerileme, altının stratejik varlık ve güvenli liman özelliklerinin zayıflamasının değil, likidite ihtiyacının arttığının göstergesi olarak değerlendirilebilir.</p>

<h2>Merkez bankalarının altın alımları</h2>

<p>2022 sonrasında altın fiyatlarındaki artışta etkili olan faktörler arasında merkez bankalarının fiziki altın alımları ve yatırımcıların altına dayalı borsa yatırım fonu (ETF) ve benzeri ürünlere yönelik artan talepleri dikkat çekmektedir. Bu süreçte, finansal yaptırım kaygıları, ABD başta olmak üzere birçok ülkede borç yükündeki artışlar ve enflasyon konusundaki endişeler önemli rol oynamıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dünya Altın Konseyinin tahminlerine göre merkez bankası alımları 2022 öncesi tarihsel ortalamaların oldukça üzerine çıkmış, bu yıldan itibaren yıllık ortalama 1000 tonun üzerinde altın alımı gerçekleştirilmiştir. En fazla altın biriktiren ülkelerin genellikle jeopolitik gerilimlere en çok maruz kalan ülkeler olduğu dikkat çekmektedir. Fiyat dalgalanmalarına rağmen, jeopolitik riskler nedeniyle merkez bankaları kaynaklı altın talebi artmaya devam etmektedir. Bazı ülkelerin, artan harcamalar, döviz baskıları ve savaş kaynaklı likidite sorunları nedeniyle satış pozisyonu almaları bu eğilimi tersine çevirmemiştir.</p>

<h2>Merkez bankaları neden fiziki altın stoklarını artırmaya çabalıyorlar?</h2>

<p>Merkez bankalarının rezerv yönetiminde jeopolitik riskler giderek daha belirleyici bir rol oynamaktadır. Jeopolitik gerilimlerin artmasıyla birlikte, merkez bankası rezervlerinde ABD dolarının payının azaltılması çabaları, altın alımlarının artması ve yurt dışındaki rezervlerin önemli bir kısmının geri getirilmesiyle küresel rezervlerde altın ikinci sıraya yerleşmiştir. Kısa vadeli fiyat dalgalanmalarından bağımsız olarak, dolar varlıklarının yaptırıma tabi tutulabileceği, el konulabileceği veya değer kaybedeceği endişeleri öne çıkmış, bu da varlık çeşitlendirmesi amacını öncelikli konuma yükseltmiştir.</p>

<p>Rezerv yönetiminde dolar hala güvenli liman olarak görülürken, ABD'nin ticari ve finansal politikaları bu güveni ciddi biçimde sarsmaya başlamıştır. ABD'nin öncülük ettiği ticaret savaşları, 2022'de ABD öncülüğünde Rusya'ya yönelik uygulamaya konulan sert finansal yaptırımlar ve bu kapsamda ülkenin yurt dışındaki varlıklarının dondurulması, doların silah olarak kullanılması gibi hususlar merkez bankalarının altına yönelmelerinin önemli nedenleri arasında yer almaktadır.</p>

<p>Gelişmekte olan ülkelerin önemli bir kısmında merkez bankalarının altın talebindeki artış, esas olarak finansal yaptırımlar konusundaki endişelerden ve/veya uluslararası para sistemindeki olası değişiklik beklentilerinden kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan, ekonomi anlayışı sıfır toplamlı bir bakış açısına dayanan ABD Başkanı Donald Trump'ın ekonomik faaliyetleri canlandırmak için Fed'e yönelik baskıları Bankanın bağımsızlığı konusunda endişelere ve finans piyasalarında tedirginliğe yol açmakta, bu da altın talebine yansımaktadır. Bu hususlar, doların küresel para sisteminin nominal çıpası olarak güvenilirliğini zayıflatmaktadır. Dolardan uzaklaşma, beraberinde altına yönelik ilgiyi artırmaktadır. Diğer güçlü para birimleri küresel ölçekten yoksun oldukları için, merkez bankaları siyasi olarak tarafsız, el koymaya karşı dirençli bir rezerv varlık olarak altına yönelmektedirler.</p>

<p>Özetle, merkez bankalarının altına yönelik talep artışı, esas olarak, ekonomik belirsizliklerin ve jeopolitik gerilimlerin kaynaklık ettiği finansal koruma arayışının tezahürü niteliğindedir. Bu bağlamda, belirsizlikler devam ettiği sürece altına yönelik talebin artacağı, jeopolitik faktörlerin altın talebini yönlendirmede belirleyici olmaya devam edeceği söylenebilir. İsrail/ABD-İran savaşıyla birlikte fiyatlarda ortaya çıkan düşüşler 2023 sonrası ivme kazanan yükseliş trendini tersine çevirecek düzeyde gözükmemektedir. Merkez bankalarının devam eden alımları nedeniyle talep güçlüdür. Halihazırda piyasayı yönlendiren en önemli faktör ABD-İran müzakereleridir. Müzakerelerin olumsuz sonuçlanması jeopolitik riskleri artırıp, güvenli liman arayışlarını hızlandırabilecektir. Orta vadede, yüksek küresel borç yükleri, ABD'deki ticari ve mali açıklar, merkez bankalarının rezerv çeşitlendirme ve dolardan uzaklaşma çabaları altın talebinin azalmasını engelleyecek faktörler olarak yerini korumaktadır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/jeopolitik-riskler-altin-fiyatlarini-nasil-etkiliyor</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/jeopolitik-riskler-altin-fiyatlarini-nasil-etkiliyor.jpg" type="image/jpeg" length="11429"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye-Suudi Arabistan stratejik bağlantısallık hamlesi Orta Doğu'yu nasıl dönüştürebilir?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/turkiye-suudi-arabistan-stratejik-baglantisallik-hamlesi-orta-doguyu-nasil-donusturebilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/turkiye-suudi-arabistan-stratejik-baglantisallik-hamlesi-orta-doguyu-nasil-donusturebilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yeni dönemde, Türkiye-Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan (Umman) demir yolu hattı projesinin Suriye ve Ürdün kesimlerinde demir yolu altyapısının kurulmasına yönelik çalışmaların hız kazanması öngörülebilir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi (AYBÜ) Uluslararası Ekonomik Entegrasyon Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Kenan Aslanlı, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında imzalanan lojistik ve demir yolu mutabakatlarının bölgesel bağlantısallık ve ticaret koridorları açısından olası sonuçlarını kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Türkiye bir süredir stratejik öngörü ve vizyonla Basra Körfezi, Umman Denizi, Kızıldeniz ve Akdeniz arasında adım adım yeni bir stratejik bağlantısallık mimarisi kurgulamaktadır. Bu stratejik tasarım tedarik hatlarında yaşanabilecek aksaklıklara karşı daha dirençli alternatifler oluşturmaya ve Körfez-Türkiye-Avrupa Birliği (AB) aksında kesintisiz taşımacılığı sağlamaya yöneliktir. Bu kapsamda öncelikle Kasım 2025'te Türkiye ve Umman arasında “Denizcilik Alanında İşbirliğine Dair Anlaşma” ve “Ulaştırma, Ulaştırma Koridorları, Haberleşme ve Bilgi Teknolojileri Alanlarında Mutabakat Zaptı” imzalandı. Burada Türkiye ve Umman’ın çok modlu taşımacılık, kara yolu taşımacılığı, liman işletmeciliği ve lojistik koridorları dahil olmak üzere geniş bir yelpazede işbirliği tescillendi.</p>

<p>Ardından, bölgesel stratejik bağlantısallık tasarımının bir sonraki aşamasına geçildi. Türkiye ve Umman arasındaki 3 ülkeyle (Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan) yeni ulaştırma koridorlarının inşasına yönelik adımlar atıldı. Bu çerçevede, Şubat 2026'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a resmi ziyareti sırasında, ulaştırma ve lojistik alanlarında mevcut işbirliğinin daha da güçlendirilmesinde mutabık kalındı. Ardından, Nisan 2026'da Suudi Arabistan ile varılan mutabakat sonucunda, Türk tır şoförlerinin Körfez ülkelerine geçişini kolaylaştıran 15 günlük transit vize uygulaması başlatıldı. Nisan 2026'da Türkiye, Suriye ve Ürdün ulaştırma bakanları arasında ulaştırma işbirliğine yönelik Mutabakat Zaptı imzalandı. Burada özellikle bu ülkelerin kara yolu, demir yolu ve deniz yolu imkanlarının entegrasyonu ve senkronizasyonu, Akabe Limanı üzerinden Kızıldeniz bağlantısının kurulması ve "Hicaz Demiryolu"nun canlandırılması stratejik hedefleri belirlendi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Nihayet, 9 Haziran 2026'da Türkiye ve Suudi Arabistan Ulaştırma Bakanlarının imzaladıkları “Demiryolu Sektörü Alanında İşbirliğine İlişkin Mutabakat Zaptı” ve “Lojistik Hizmetleri Alanında İşbirliğine İlişkin Mutabakat Zaptı” ile 2025'ten itibaren ivme kazanan yeni koridor inşası sürecinin somutlaştırılması açısından kritik faza girilmiş oldu. Bu anlaşmaların ortak lojistik merkezlerin inşasından demiryolu sektöründe kapsamlı işbirliğine kadar geniş yelpazede içerik sunduğu görülmektedir. Ayrıca söz konusu anlaşmalar modern ve genişletilmiş Hicaz Demiryolu Projesi olarak nitelendirebileceğimiz ve sonraki aşamada Umman’a kadar uzatılabilecek jeostratejik öneme haiz Türkiye-Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan demir yolu hattı projesi için gerekli ortak siyasi iradenin, kurumsal çerçevenin ve teknik işbirliği mekanizmalarının oluşturulması yönünde de zemin hazırlamaktadır.</p>

<h2>Ülkelerin altyapı çalışmaları ve mikro temeller</h2>

<p>Bağlantısallık projelerinin uygulanabilirliği yalnızca jeopolitik değerlendirmelere değil, aynı zamanda teknik altyapı özellikleri, sosyoekonomik parametreler ve finansal boyutlar gibi kritik mikro temellere (microfoundations) de bağlıdır. Türkiye-Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan demir yolu hattı projesinin gerçekleştirilmesi açısından önemli bir avantaj, Türkiye'de Suriye sınırına kadar ve Suudi Arabistan'da Ürdün sınırına kadar uzanan işlevsel demiryolu altyapısının mevcut olmasıdır. Türkiye Nisan 2026’da Suriye sınırı boyunca 350 kilometrelik demiryolu hattında yenileme çalışmalarını tamamladı. Bu mevcut hattın Irak sınırına kadar uzatılmasıyla birlikte Kalkınma Yolu Projesi ile de entegrasyonu sağlanacaktır. Yani Türkiye'nin bölgesel bağlantısallık vizyonunda Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan güzergahı ve Kalkınma Yolu tamamlayıcı ve bütünleşmiş ağlar olarak yer almaktadır. Suudi Arabistan'ın demir yolu ağı ise Ürdün sınırındaki Al Haditha bölgesine kadar uzanmaktadır.</p>

<p>Dolayısıyla yeni dönemde yapılması gereken önemli çalışmalar Ürdün ve Suriye’de demir yolu altyapısının yeniden kurulmasıdır. Ürdün, kuzeyden güneye hem Suriye sınırına hem de Akabe Limanı yönünde demir yolu altyapısının kurulmasına yönelik planlara sahiptir. Suriye’de ise ülke genelinde demiryolu altyapısının iç savaştan etkilenmesinin yanı sıra bazı teknik detaylar da söz konusudur. Şam’dan Ürdün’e kadar olan bölümdeki Hicaz Demiryolu’nun ray açıklığı (1050 mm) ile Şam’dan kuzeydeki standart demir yolu ağının ray açıklığı (1435 mm) farklıdır. Suriye’nin demiryolu ağı, ülkenin Lazkiye ve Tartus limanlarıyla Şam ve Halep gibi ekonomik merkezlerin bağlantısı üzerine kurgulanmıştır ve şu an sınırlı hizmet sunmaktadır. Suriye genelinde demir yolu altyapısının işlevsel hale getirilmesinin yanı sıra, Şam'dan güneye ve kuzeye doğru uzanan demir yolu ağlarında ray açıklığının standartlaştırılması da sağlanmalıdır.</p>

<p>Tüm bu çalışmaların yapılabilmesi için güçlü siyasi irade ve olumlu bölgesel konjonktüre ek olarak finansman kaynaklarına da ihtiyaç vardır. Türkiye ve Suudi Arabistan, özellikle Suriye özelinde, demir yolu ve otoyol altyapısının yeniden yapılandırılması için ortak bir finansman mekanizması geliştirebilir. Ama burada vurgulamamız gereken önemli bir husus daha var. Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve "Aden Körfezi-Babül Mendep Boğazı-Kızıldeniz" rotasına yönelik tehditlerin devam etmesi, Körfez ülkeleri için alternatif ulaştırma ve enerji koridorlarının önemini göstermiştir. Örneğin, Suudi Arabistan'ın doğudaki Abqaiq Petrol Tesislerini Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu Terminali'ne bağlayan, bin 200 kilometre uzunluğunda ve günlük 7 milyon varil kapasiteye sahip Doğu-Batı Petrol Boru Hattı, alternatif güzergahların stratejik önemini ortaya koymuştur. Bu örnek, yalnızca enerji arz güvenliği açısından değil, gübre, petrokimya ürünleri, inşaat malzemeleri ve gıda ürünleri gibi fosil yakıt dışındaki malların ticaretinde de alternatif ulaştırma koridorlarının önemini ortaya koymuştur. Tüm bunları göz önünde bulundurarak Körfez ülkelerinin halihazırda yaklaşık 5 trilyon dolar değerinde varlıkları kontrol eden varlık fonlarının (sovereign wealth funds) 2030'a kadar olan kritik dönemde bölgesel ulaştırma ve altyapı projelerinin finansmanına daha fazla öncelik verecekleri beklenebilir.</p>

<h2>Yeni dönemin öncelikleri ve eğilimleri</h2>

<p>Yeni dönemde Türkiye-Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan (Umman) demir yolu hattı projesinin Suriye ve Ürdün kesimlerinde demir yolu altyapısının kurulmasına yönelik çalışmaların hız kazanması öngörülebilir. Bunun yanı sıra, Türkiye ile Suudi Arabistan arasında Suriye, Ürdün ve Irak üzerinden düzenli kara yolu bağlantısının sağlanabilmesi için, başta Suriye olmak üzere ilgili ülkelerdeki otoyol altyapısının iyileştirilmesine yönelik çalışmalar hızlandırılabilir. Sınır kapılarında geçiş süreçlerinin dijital çözümler ve çeşitli kolaylaştırılmış prosedürlerle hızlandırılması öncelikler arasında yer alabilir. Türkiye-Suudi Arabistan Koridoru içerisindeki entegrasyon ve senkronizasyonun yanı sıra, Türkiye’nin merkezi aktör olarak yer aldığı Kalkınma Yolu, Orta Koridor ve onun bileşeni olan Zengezur Koridoru gibi ulaştırma koridorlarının da birbiriyle tamamlayıcı niteliğinin öne çıkarılması önemlidir.</p>

<p>Tüm bunların sorunsuz gerçekleşmesinin ön şartları ise bölgesel bağlantısallık mimarisi ile bölgesel güvenlik mimarisinin eşzamanlı olarak inşa edilmesi ve 2030'a kadarki kritik dönemde koridorların bileşeni olan bölge ülkelerinin iç siyasi ve sosyoekonomik istikrarının korunmasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/turkiye-suudi-arabistan-stratejik-baglantisallik-hamlesi-orta-doguyu-nasil-donusturebilir</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/turkiye-suudi-arabistan-stratejik-baglantisallik-hamlesi-orta-doguyu-nasil-donusturebilir.jpg" type="image/jpeg" length="54997"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yapay zeka kontrolden çıkıyor mu?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/yapay-zeka-kontrolden-cikiyor-mu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/yapay-zeka-kontrolden-cikiyor-mu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Özyinelemeli yapay zeka kapasitesi, geleceğin güç mimarisinde yalnızca bir araç değil, doğrudan gündem kurucu bir jeopolitik kapasite haline dönüşebilir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA araştırmacısı Prof. Dr. Erman Akıllı, yapay zekada kendi kendini geliştiren sistemlerin geleceğin güç dengeleri ve dijital egemenlik anlayışı üzerindeki etkilerini kaleme aldı.</p>

<p>***</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yapay zeka teknolojisi geliştiricilerinden Anthropic, geçtiğimiz günlerde yayımladığı “When AI Builds Itself” (Yapay zeka kendini inşa ettiğinde) başlıklı yazıyla yapay zeka teknolojilerinin geleceğine dair önemli bir uyarıyı kamuoyuyla paylaştı. Yazının merkezinde, Türkçeye “özyinelemeli kendini geliştirme” olarak çevirebileceğimiz “recursive self improvement” kavramı bulunmaktadır. Anthropic bu kavramı, bir yapay zeka sisteminin insan müdahalesi olmaksızın kendisinden daha yetenekli bir halefi tasarlayıp eğitebilmesi olarak tanımlamaktadır. Şirket, henüz bu eşiğe ulaşılmadığını ve böyle bir sonucun kaçınılmaz olmadığını vurgulasa da söz konusu gelişmenin pek çok kurumun ve devletin hazırlıklı olduğundan çok daha erken gerçekleşebileceği uyarısında bulunmaktadır.</p>

<h2>Yapay zekada yeni eşik</h2>

<p>Bu uyarıyı önemli kılan husus, söz konusu gelişmenin soyut bir gelecek tasavvurundan değil, bizzat şirketin kendi faaliyetlerinden hareketle dile getiriliyor olmasıdır. Anthropic’in açıkladığına göre, kurumun kod tabanına eklenen kodun yüzde sekseninden fazlası Mayıs 2026 itibarıyla Claude tarafından yazılmaktadır. İki yıl önce yalnızca birkaç puan düzeyinde olan bu oran, bugün şirketin yapay zeka geliştirme sürecinin önemli bir kısmının yine yapay zeka tarafından yürütüldüğünü göstermektedir. Bir başka ifadeyle, yapay zekayı inşa eden insan eli giderek geri çekilmekte, yapay zekânın kendi gelişim sürecindeki payı ise hızla artmaktadır.</p>

<p>Asıl can alıcı mesele tam da burada başlamaktadır. İnsan artık yalnızca üreten değil, yönlendiren, izleyen ve son aşamada doğrulayan bir konuma doğru itilmektedir. Bu ilk bakışta verimlilik artışı gibi görülebilir. Nitekim yapay zekanın kod yazması, araştırma süreçlerini hızlandırması, bilimsel keşiflere katkı sunması ve sağlık gibi alanlarda insanlığa büyük faydalar sağlaması mümkündür. Ancak aynı süreç, insanların yapay zeka sistemleri üzerindeki denetimini kaybetme ihtimalini de beraberinde getirmektedir. Anthropic’in açıklamasını önemli kılan da tam olarak bu “dürüstlüktür (!)”. Şirket, kendi geliştirdiği teknolojinin yalnızca imkânlarını değil, denetlenemez hale gelme riskini de açıkça kabul etmektedir.</p>

<h2>Teknolojik rekabetin ötesinde, tekelleşme riski</h2>

<p>Eğer özyinelemeli kendini geliştirme bir gerçekliğe dönüşürse, bu teknolojiye ilk ulaşan aktörlerin elindeki üstünlük yalnızca geçici bir avantaj olarak kalmayacak, aynı zamanda kalıcı ve telafisi güç bir dijital asimetriye dönüşecektir. Çünkü kendi halefini inşa edebilen bir yapay zeka sistemi, her yeni gelişim döngüsünde rakipleriyle arasındaki mesafeyi daha da açma potansiyeline sahip olacaktır. Bu durum, klasik anlamda teknolojik rekabetin ötesinde, yeni bir güç yoğunlaşması ve tekelci kapasite üretimi anlamına gelecektir. Zira bu aşamada belirleyici mesele artık kimin daha iyi bir model geliştirdiği değil, kimin kendi kendini geliştiren zeka döngüsünü önce kurduğu meselesi olacaktır.</p>

<p>Bu noktada mesele, uluslararası ilişkiler teorisi açısından da son derece kritik bir boyut kazanmaktadır. John Mearsheimer’in saldırgan (ofansif) realizm anlayışında vurguladığı üzere, uluslararası sistemde güç yalnızca sahip olunan kapasite değil, aynı zamanda aktörlerin gündem belirleme ve diğer aktörlerin davranış alanını sınırlandırma kabiliyetidir. Benzer biçimde, yapay zeka çağında kendi kendini geliştiren model döngüsünü kuran aktör, yalnızca teknolojik üstünlük elde etmiş olmayacak, aynı zamanda uluslararası alanın stratejik gündemini de şekillendirme imkânına kavuşacaktır. Başka bir ifadeyle, özyinelemeli yapay zeka kapasitesi, geleceğin güç mimarisinde yalnızca bir araç değil, doğrudan gündem kurucu bir jeopolitik kapasite haline dönüşebilir.</p>

<h2>Meşru, denetlenebilir ve çok katmanlı bir küresel yönetişimin gerekliliği</h2>

<p>Devletler adına diğer bir risk alanı ise dijital asimetrinin epistemik bağımlılığa dönüşmesidir. Bilgiyi üreten, işleyen, sınıflandıran ve onaylayan altyapının belirli teknoloji merkezlerinde yoğunlaşması, geri kalan aktörleri yalnızca teknolojinin değil, o teknoloji aracılığıyla üretilen bilginin, kararın ve anlam dünyasının da bağımlı tüketicileri haline getirebilir. Bu nedenle özyinelemeli kendini geliştirme ihtimali, yalnızca daha güçlü yapay zeka modellerinin ortaya çıkması anlamına gelmez. Aynı zamanda egemenliğin veri, algoritma, hesaplama kapasitesi ve bilişsel altyapılar üzerinden yeniden tanımlandığı yeni bir uluslararası düzenin habercisidir. Dolayısıyla dijital otonomi artık teknik bir kapasite meselesi değil, egemenliğin yeni eşiği olarak görülmelidir.</p>

<p>Anthropic’in önerdiği küresel koordinasyon çağrısı da meseleyi doğrudan uluslararası siyasetin merkezine taşımaktadır. Şirketin bu eşik aşılmadan önce gelişmeyi yavaşlatma ya da geçici olarak durdurma seçeneğinin elde tutulması gerektiğini savunması, yapay zeka denetiminin artık yeni bir silah kontrolü meselesi olarak ele alındığını göstermektedir. Ancak yapay zeka alanındaki denetim sorunu, nükleer silah kontrolünden çok daha karmaşık bir karaktere sahiptir. Bir eğitim sürecini gizlemek, füze rampalarını saklamaktan daha kolaydır. Veri merkezleri, çipler, yazılımlar ve model mimarileri hem sivil hem de stratejik amaçlarla kullanılabilir. Dahası, bu alanda sessizce kuralı ihlal ederek öne geçmenin getirisi son derece yüksektir. Bu nedenle yalnızca iyi niyete dayalı gönüllü yavaşlama rejimleri yeterli olmayacaktır. Asıl ihtiyaç, devletleri, teknoloji şirketlerini, uluslararası kuruluşları, akademiyi ve toplumları kapsayan meşru, denetlenebilir ve çok katmanlı bir küresel yönetişim mimarisidir.</p>

<h2>Türkiye'nin milli egemenlik ve dijital diplomasi hamlesi</h2>

<p>Türkiye açısından bu tablonun ortaya koyduğu sonuç son derece açıktır. Yapay zekanın geleceğine dair kuralların, normların ve denetim mekanizmalarının yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye’nin bu tartışmanın yalnızca izleyicisi olması düşünülemez. Tam aksine, Türkiye bu sürecin hem ahlaki hem diplomatik hem de stratejik boyutlarında aktif bir rol üstlenmek zorundadır. Çünkü mesele yalnızca teknolojik rekabete ayak uydurmak değildir. Mesele, insanlığın geleceğini etkileyecek bir alanda kimin söz söyleyeceği, kimin norm üreteceği ve kimin meşruiyet zemini inşa edeceği meselesidir.</p>

<p>Türkiye’nin farklı bloklar, bölgeler ve medeniyet havzaları arasında köprü kurabilen diplomatik tecrübesi, bilişsel diplomasi çağında önemli bir stratejik imkâna dönüşmektedir. Küresel kuzey ile küresel güney arasında, Batı ittifakı ile yükselen güç merkezleri arasında ve devlet merkezli uluslararası düzen ile teknoloji merkezli yeni güç yapıları arasında denge kurabilen Türkiye, yapay zeka yönetişiminde daha adil, kapsayıcı ve meşru bir düzenin norm girişimcisi olabilir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “daha adil bir dünya mümkün” vizyonu, bu noktada yalnızca klasik uluslararası siyaset için değil, dijital çağın yönetişim mimarisi için de anlamlı bir rehber niteliği taşımaktadır. Zira yapay zekanın geleceği sadece teknolojinin geleceği değil; aynı zamanda hakikatin, egemenliğin ve adaletin de geleceğidir.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/yapay-zeka-kontrolden-cikiyor-mu</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/antropic.jpg" type="image/jpeg" length="76638"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye'nin PISA karnesi ne söylüyor?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-pisa-karnesi-ne-soyluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-pisa-karnesi-ne-soyluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye yalnızca kendi içinde bir ilerleme kaydetmiyor, aynı zamanda küresel ölçekte rekabet ettiği ülkeler karşısında da konumunu güçlendiriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Medipol Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi'nde Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi alanında Öğretim Üyesi Doç. Dr. Faik Tanrıkulu, Türkiye’nin Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’ndaki (PISA) konumunu ve bu durumun ne ifade ettiğini kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Türkiye’de eğitim meselesi, kamuoyunun en fazla tartıştığı alanlardan biri. Zaman zaman sosyal medyada, televizyon tartışmalarında veya gündelik siyasi polemiklerde eğitim sistemi üzerinden sert eleştiriler yapılıyor. Elbette eğitim gibi toplumun tamamını ilgilendiren bir alanda eleştiri doğaldır, hatta gereklidir. Ancak eğitim politikalarını değerlendirirken kısa vadeli gözlemlerle, münferit örneklerle ya da sosyal medyada öne çıkan olumsuzluklarla hüküm vermek bizi çoğu zaman eksik ve yanıltıcı sonuçlara götürebilir.</p>

<p>Çünkü eğitim; sağlık, ulaştırma veya altyapı gibi alanlardan farklı olarak sonuçları hemen görülebilen bir politika sahası değil. Bir hastane yatırımı, yol, köprü, havaalanı ya da şehir hastanesi yapıldığında bunun topluma yansıması kısa sürede görülür. Vatandaş hizmete erişir, fiziki kapasiteyi fark eder, somut değişimi günlük hayatında hisseder. Oysa eğitimde yapılan bir müfredat değişikliğinin, öğretmen niteliğine yönelik bir yatırımın, dijital öğrenme platformlarının, mesleki eğitimi güçlendiren politikaların veya erken yaşta beceri gelişimine yönelik adımların sonuçları ancak yıllar içinde ortaya çıkar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h2>Algıların ötesinde bir başarı hikayesi</h2>

<p>Eğitim uzun soluklu bir inşa sürecidir. Bugün yapılan bir yatırımın sonucu, bazen on yıl sonra Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) verilerinde, iş gücü piyasasında, üniversite başarısında, teknoloji üretiminde veya toplumsal hareketlilikte görünür hale gelir. Bu nedenle eğitimde “hemen sonuç” beklentisi çoğu zaman gerçekçi değildir. Asıl mesele, sistemin doğru yönde ilerleyip ilerlemediğini anlamaktır. İşte burada uluslararası karşılaştırmalar, özellikle de Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve PISA verileri önemli bir ayna işlevi görmektedir.</p>

<p>Nitekim OECD Genel Sekreteri Mathias Cormann’ın Türkiye’ye ilişkin son açıklaması, eğitim tartışmalarında çoğu zaman gözden kaçan bu uzun vadeli perspektifi hatırlatması bakımından son derece önemlidir. Cormann, Türkiye’nin PISA sonuçlarına atıfla, “son on yılda doğru yönde eğilim gösteren az sayıdaki ülkeden biri” olduğunu belirtmiş ve bir sonraki PISA için gelen verilerin de Türkiye’deki olumlu eğilimin devam ettiğini gösterdiğini ifade etmiştir. Daha da önemlisi eğitimin gelirleri, verimliliği ve yaşam standartlarını iyileştirmenin en etkili yollarından biri olduğunu ancak bu alandaki olumlu değişimin etkisini göstermesinin uzun zaman aldığını vurgulamıştır.</p>

<p>Bu açıklama, Türkiye’de eğitim alanında yapılan tartışmalara daha serinkanlı ve veri temelli bakmamız gerektiğini gösteriyor. Çünkü kamuoyunda çoğu zaman sadece sorunlar konuşuluyor. Ancak uluslararası verilerde görülen iyileşme eğilimi yeterince tartışılmıyor. Oysa OECD’nin kendi değerlendirmesi de Türkiye’nin on yıldan uzun bir süre boyunca çoğu alanda PISA sonuçlarını iyileştiren az sayıdaki ülkeden biri olduğunu ortaya koyuyor. OECD’ye göre Türkiye’nin PISA 2022 sonuçları matematik ve fen alanlarında PISA’da şimdiye kadar ölçülen en yüksek seviyeler arasında yer almaktadır. Özellikle matematik ve fen performansı 2006 ve 2015 sonuçlarına göre daha iyi görünmektedir.</p>

<h2>PISA verilerinde Türkiye’nin yükselen grafiği</h2>

<p>Uluslararası ölçümler, eğitimdeki gelişmeleri ideolojik tartışmaların ve gündelik algıların ötesinde, daha objektif bir zeminde değerlendirme imkanı sunmaktadır. PISA gibi karşılaştırmalı araştırmalar, ülkelerin eğitim performansını belirli aralıklarla, ortak ölçütler ve standart yöntemler üzerinden ortaya koyar. Bu nedenle Türkiye’nin eğitimdeki seyrini değerlendirirken yalnızca kamuoyundaki tartışmalara değil, yıllar içinde oluşan bu ölçülebilir verilere de bakmak gerekir.</p>

<p>PISA 2022’de Türkiye matematikte 453 puan, fen bilimlerinde 476 puan, okuma becerilerinde ise 456 puan elde etti. Aynı testte OECD ortalaması matematikte 472, fen bilimlerinde 485, okuma becerilerinde ise 476 puandı. Evet, Türkiye hala OECD ortalamasının altında. Ancak asıl dikkat çekici olan, farkın yıllar içinde ciddi biçimde azalmasıdır. Matematikte Türkiye ile OECD ülkeleri arasındaki fark 2015'te 70 puan iken 2022’de 19 puana düştü. Fen bilimlerinde 2015’te 68 puan olan fark, 2022’de 9 puana kadar geriledi. Okuma becerilerinde ise 2015’te 62 puan olan fark, 2022’de 20 puana indi.</p>

<p>Bu tablo, yalnızca olumlu bir istatistiksel yükselişe işaret etmemektedir. Aynı zamanda Türkiye’nin eğitim performansında OECD ortalamasına doğru kademeli bir yakınsama eğilimini göstermektedir. Daha da önemlisi, PISA 2022’nin Kovid-19 salgını sonrasında birçok ülkede öğrenme kayıplarının ve performans düşüşlerinin gözlendiği bir dönemde yapılmış olmasıdır. Buna rağmen Türkiye matematikte mevcut seviyesini büyük ölçüde korumuş, fen bilimlerinde ise performans artışı sağlamıştır.</p>

<p>Sıralamalara baktığımızda da benzer bir iyileşme görülüyor. Türkiye, PISA 2018’de matematikte 79 ülke içinde 42. sıradayken, PISA 2022’de 81 ülke içinde 39. sıraya yükseldi. Fen bilimlerinde 39. sıradan 34. sıraya, okuma becerilerinde ise 40. sıradan 36. sıraya çıktı. OECD ülkeleri içinde de matematikte 33. sıradan 32. sıraya, fen bilimlerinde 30. sıradan 29. sıraya, okuma becerilerinde ise 31. sıradan 30. sıraya yükseldi. Yani katılımcı ülke sayısı artarken Türkiye her üç alanda da sıralamasını iyileştirdi.</p>

<p>Burada özellikle altı çizilmesi gereken husus şu: Türkiye yalnızca kendi içinde bir ilerleme kaydetmiyor, aynı zamanda küresel ölçekte rekabet ettiği ülkeler karşısında da konumunu güçlendiriyor. PISA gibi uluslararası ölçümler, ülkelerin eğitim sistemlerinin 15 yaşındaki öğrencileri gerçek hayat problemlerine, eleştirel düşünmeye ve karmaşık sorunları çözmeye ne ölçüde hazırladığını gösteriyor.</p>

<p>Dolayısıyla bu verileri salt bir "sınav başarısı" olarak okumak eksik bir yaklaşımdır. Söz konusu sonuçlar insan sermayesinin, üretkenliğin ve küresel rekabet gücünün geleceğine dair stratejik göstergeler niteliğindedir.</p>

<h2>Temel becerilerde yeni hedef: Daha kapsayıcı başarı</h2>

<p>Şüphesiz ki bu olumlu ivme, eğitim sisteminin tüm yapısal sorunlarından arındığı şeklinde yorumlanmamalıdır. Mevcut uluslararası veriler, kat edilen mesafeyi teyit ederken bir yandan da stratejik müdahale gerektiren gelişim alanlarını net bir biçimde görünür kılmaktadır. OECD Skills Summit 2026’da Andreas Schleicher’in sunumunda dikkat çektiği üzere, Türkiye son yirmi yılda düşük performans gösteren öğrenci oranını azaltabilen ülkelerden biri olsa da hala 15 yaşındaki öğrencilerin yaklaşık yüzde 40’ı PISA temel yeterlilik eşiği olan Seviye 2’nin altında yer almaktadır. Aynı sunumda, Türkiye’nin tüm gençlerini temel beceri düzeyine çıkarabilmesi halinde bunun uzun vadede ekonomiye Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'nın (GSYH) yüzde 261’i düzeyinde katkı sağlayabileceği ve yaklaşık 5,8 trilyon dolar ek ekonomik değer anlamına gelebileceği ifade edilmektedir.</p>

<p>Bu nedenle Türkiye’nin eğitimdeki yeni hedefi yalnızca “OECD ortalamasını yakalamak” olmamalı; her çocuğu asgari yeterlilik düzeyine ulaştırmak ve üst düzey beceri grubundaki öğrenci oranını artırmak olmalıdır. OECD verilerine göre matematikte Türkiye'deki öğrencilerin yüzde 61’i asgari düzey olan Seviye 2'ye ulaşırken (OECD ortalaması yüzde 69), üst performans olan Seviye 5 ve 6'daki öğrenci oranımız yüzde 5'te (OECD ortalaması yüzde 9) kalmıştır.</p>

<p>Bugün yapılması gereken eğitimdeki hiçbir sorunu yok saymadan, uluslararası verilerle ispatlanan bu ilerlemeyi daha da güçlendirmektir. Şimdi asıl mesele, doğru yöndeki bu ivmeyi kalıcı, kapsayıcı ve Türkiye'yi yüksek beceri ekonomisine taşıyacak gerçek bir başarı hikayesine dönüştürmektir.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-pisa-karnesi-ne-soyluyor</guid>
      <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 23:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/egitimde-algilar-ve-veriler-turkiyenin-pisa-karnesi-bize-ne-soyluyor.jpg" type="image/jpeg" length="99162"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Reklamcılığın kurgu ve olgu arasında kalmışlığı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/reklamciligin-kurgu-ve-olgu-arasinda-kalmisligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/reklamciligin-kurgu-ve-olgu-arasinda-kalmisligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Reklamcılıkta esas amaç öncelikle gerçekliğin olduğu gibi bir temsili değil, reklamı yapılan ürünün dikkat çekilerek satışının sağlanmasıdır. Hedef kitlenin hassasiyetleri ve değerlerinin farkında olmak, reklamcılar açısından son derece önemlidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mahmut Hakkı Akın, reklamcılığın dijital dönüşümünü, tüketiciye ulaşmada kültürel değerlerin önemini ve toplumsal kodlarla uyuşmayan kurguların yol açtığı iletişim kazalarını kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Reklamcılığın tarihi antik medeniyetlerdeki duvar ilanlarına, sokaklarda ve pazarlarda tellallara kadar götürülse de matbaanın icadı reklamcılık tarihi için bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Bugün bilindiği anlamda reklamcılık daha çok sanayi üretimi ve kitleselleşme dolayısıyla gelişmiştir. Reklamcılığın temel mantığı üretilen bir ürünün pazarlanması üzerine kuruludur. Bu nedenle de pazarlama ve satış odaklı bir iş olmasının yanında bir iletişim süreci olma özelliği de taşır ve iletişimin temelini teşkil eden kaynak, mesaj, kanal, alıcı ve geri bildirim gibi unsurlara bağlı olarak gerçekleştirilir. Bu iletişimin esas amacı, satılan ürün her ne ise onu satın alma yönünde bir davranışın gerçekleşmesini sağlamaktır.</p>

<p>Reklamcılık, kapitalist ekonomik sistemin vazgeçilmez iletişim mekanizmalarından biridir. Öyle ki üreticiler sadece ürettikleri ürünün özellikleri üzerinde değil aynı zamanda onun alıcılara nasıl ve hangi yollarla sunulacağı üzerine de mesai harcamak zorunda kalmışlardır. Hatta bazen ürünün nasıl sunulduğu ürünün kendisinden bile daha önemli hale gelmiştir. İlk olarak gazete ve radyo, daha sonra televizyon ve şimdi ise dijitalleşme ile birlikte reklamcılık başka bir boyuta ulaşmıştır. Bugün sosyal medya platformlarında yüksek takipçi sayısına sahip olan birisi, birçok firma için cazip bir reklam aracısı olarak görülmektedir. Truman Show filminde gündelik hayatın içinde en sıradan iletişim anlarında bile reklamlara yapılan vurgular, bugün sosyal medya üzerinden benzer bir anlayışı sürdürmektedir. Hatta eskiden bir futbol takımı formasının sadece ön yüzünde görülen reklamlar, artık ayrı şirketlere ait olarak formanın sırtında numaraların üstünde ve altında, sağ ve sol kollarda ve şortlarda bile yer almaktadır. Reklam, bugün dünyadaki ekonomik sistemin vazgeçilmez bir unsuru olmaya devam etmektedir.</p>

<h2>Bayramlar, semboller ve hikayeler</h2>

<p>Reklam bir iletişim süreci olduğu için ve her iletişim de sosyal ve kültürel bir gerçeklik bağlamında gerçekleştiği için reklamcılar sosyal ve kültürel unsurları dikkate alırlar. Küresel çapta üretim yapan firmaların, farklı ülkelerde ve farklı dönemlerde kültürel temalara başvurarak ürün satmaya çalıştıkları bilinir. Bu tercih, bir şekilde ürün satılacak insanların kültürel gerçekliği ile bir bağ ve yakınlık kurmak ve onlara ulaşmakla ilgilidir. Bayramlar, kutsal günler, toplum tarafından değer atfedilen semboller ve isimler farklı hikayeleştirmelerle reklamların araçları haline getirilebilir. Kurgular, hikayeler ve araçlar değişse de esas olan hedef değişmez. Önemli olan tüketiciyi uyarmak ve tüketmesini sağlamaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anneler Günü, Sevgililer Günü gibi modernleşmeyle birçok toplumun hayatına dahil olan ya da edilen özel günler yaklaştığında da bu günler için hazırlanan reklamlar dikkati çekmeye başlar. Türkiye’de öteden beri Anneler Günü'nde beyaz eşya ve mutfak aletleri üreticilerinin reklamlarında bir artış gözlemlenir. Bu temsilin en önemli sebeplerinden biri, toplumun büyük çoğunluğu için annelik ile mutfak arasındaki yakın ilişki olmuştur. En azından toplumun önemli bir kesiminin hafızasında mutfakta bir annenin ciddi bir karşılığı vardır, beyaz eşya ya da mutfak aletleri üreten firmalar için reklam yapan ajanslar da bu sosyal ve kültürel gerçeklik bağlamını dikkate alarak reklam kurguları yapmışlardır.</p>

<h2>"Evcil hayvan annesi" reklamı neden kaldırıldı?</h2>

<p>Yakın zamanda evcil hayvanının bakımı için elektrikli bir temizlik aleti alan ve reklamın kurgusu gereği kendisini evde beslediği köpeğinin annesi olarak tanıtan bir kadın kurgusuyla hazırlanan reklamın ciddi tepkiyle karşılandığına şahit olduk. Reklamı veren firma, reklamı televizyonlardan ve diğer dijital mecralardan kaldırmıştı. Bu reklamın temsili açısından birkaç husus özellikle dile getirilmişti. Türkiye’de evcil hayvanlarına "oğlum" ve "kızım" şeklinde hitap eden insanlar olsa da annelik ya da babalık gibi kavramların tarihsel, sosyal ve kültürel gerçeklik bağlamı başka bir anlam taşımaktadır. Diğer taraftan Türkiye’de demografik tartışmalar ciddi bir şekilde yoğunlaşmakta ve çocuk sahibi olmak yerine evcil hayvan sahibi olmak yeni ve hatta aile kurumuna karşı bir tavır gibi görülebilmektedir. Elbette böyle bir karşıtlığın her olay için geçerli olmasa da bu olay özelinde anneliğe yüklenen anlam ve bu anlamın temsili noktasında bir iletişim kazası olduğu görülmüştür.</p>

<p>Türkiye’de annelik yanında ailenin temsiliyeti konusunda da bazen sosyal ve kültürel gerçeklik dışına çıkıldığı ve reklamların tepki görerek yayından kaldırıldığı vakalar daha önce de yaşanmıştır. Reklamcılıkta esas amaç öncelikle gerçekliğin olduğu gibi bir temsili değil, reklamı yapılan ürünün dikkat çekilerek satışının sağlanmasıdır. Hedef kitlenin hassasiyetleri ve değerlerinin farkında olmak, reklamcılar açısından son derece önemlidir. Genelde aile sofrasının temsili, büyükanne ve büyükbabaya saygının öncelendiği reklamlar toplumsal gerçekle uyumu dolayısıyla karşılık bulabilmekte ve yeni kurgularla tekrarlanmaktadır.</p>

<p>Bugün, çalışan bir anne tipinin reklamlardaki temsili ya da ev işlerinde eşine yardım eden bir baba tipinin temsili tepki çekmeyecektir. Değişen gerçeklik, kurumlarda ve rollerde de değişime sebep olmaktadır. Ancak temsiliyetin değerlerle ilişkisi son derece önemli ve hassas bir konudur. Ayrıca temsil edilenlerde istisna olanın genellenmesi de başka bir risktir ve iletişim kazalarına sebep olabilir. Dinamik ve değişime açık bir sektörde çalıştıkları için reklamcıların başka ülkelerde nasıl reklamlar yapıldığını takip etmeleri gerekir. Ancak başka bir kültürel gerçeklikteki değer ve anlam bağlamı göz önünde bulundurulmadan hareket edilmesi iletişim kazalarına sebep olacaktır. Kurgulanan reklamın toplumsal gerçeklikle uyumu, değerler açısından hassasiyeti yüksek olan aile ve annelik gibi konularda özellikle önemlidir. Ancak bütünüyle sosyal ve kültürel gerçekliği ve değerleri hassasiyetle yansıttığı düşünülen bir reklamın bu değer alanının yeniden üretilmesine ne kadar katkı sağladığı ise daha derin ve esaslı bir mesele olmaya devam edecektir.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/reklamciligin-kurgu-ve-olgu-arasinda-kalmisligi</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 23:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/reklamciligin-kurgu-ve-olgu-arasinda-kalmisligi.jpg" type="image/jpeg" length="70445"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye'nin sıfır atık diplomasisi ve yeni küresel vicdan arayışı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-sifir-atik-diplomasisi-ve-yeni-kuresel-vicdan-arayisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-sifir-atik-diplomasisi-ve-yeni-kuresel-vicdan-arayisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye'nin yükselttiği Sıfır Atık diplomasisi, çevresel etkileşimin dışında, aynı zamanda vicdani bir diplomasi modelidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sıfır Atık Vakfı Başkanı ve COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu Samed Ağırbaş, Sıfır Atık Haftası çerçevesinde Sıfır Atık Hareketi'ni ve Türkiye'nin bu konuda attığı adımları kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>İnsanlık, tarih boyunca medeniyetlerini suyun etrafında inşa etti. Bugün ise geleceğini atığın gölgesinde yeniden tanımlamak zorunda kalıyor çünkü çağımızın en büyük sorunu yalnızca iklim değişikliği değildir. Asıl sorun, sınırsız tüketimi refah zanneden anlayışın, emaneti sahiplik olarak görmesidir. Bu anlayış sorgulanmadıkça çevreye dair atılan her teknik adım eksik kalmaya mahkumdur.</p>

<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliği ve eşi Emine Erdoğan'ın himayelerinde yürütülen Sıfır Atık Hareketi, tam da bu küresel kırılma döneminde dünyaya yeni bir bakış açısı sunmaktadır. Emine Erdoğan'ın uzun yıllardır kararlılıkla vurguladığı israf karşıtı yaşam anlayışı, bugün yalnızca Türkiye'de değil uluslararası çevre platformlarında da güçlü bir karşılık bulmaktadır çünkü Sıfır Atık yaklaşımı, çevre politikalarını teknik hedeflerin ötesine taşıyarak insanın tabiatla ilişkisini yeniden vicdani bir zeminde ele almaktadır.</p>

<p>Dünya, bugün sadece sıcaklık artışlarıyla değil vicdan aşınmasıyla, ölçüsüz üretimle, gıda kayıplarıyla, plastik bağımlılığıyla ve adaletsiz kaynak paylaşımıyla da karşı karşıyadır. Küresel sistemin en dikkat çekici çelişkilerinden biri şudur: Bir bölgede milyonlarca ton gıda çöpe giderken başka bir bölgede çocuklar, açlık nedeniyle yaşamını yitiriyor. Bir tarafta aşırı tüketim ekonomisi büyürken diğer tarafta kuraklık, göç, yoksulluk ve sosyal kırılganlık derinleşiyor. Özellikle dezavantajlı gruplar, düşük gelirli toplumlar, kırılgan bölgelerde yaşayan insanlar ve çocuklar, iklim krizinin sonuçlarından en ağır şekilde etkileniyor.</p>

<p>Bu nedenle iklim meselesi, çevresel bir başlık olmanın ötesinde aynı zamanda ahlaki, insani ve toplumsal bir meseledir.</p>

<h2>Türkiye’nin Sıfır Atık Hareketi: Adil ve sürdürülebilir dönüşümün örneği</h2>

<p>Tam da bu noktada Türkiye'nin ortaya koyduğu Sıfır Atık yaklaşımı, dünyaya sadece teknik bir çevre politikası değil yeni bir medeniyet perspektifi sunmaktadır. Bu inisiyatif, atık yönetiminden önce bir bilinç yönetimidir. İsrafı reddeden, nimeti koruyan, emaneti gözeten bir yaşam anlayışıdır.</p>

<p>Bugün dünyada çevre politikaları çoğunlukla karbon hesapları üzerinden şekillenirken Türkiye, çok daha güçlü bir kavramsal yaklaşım ortaya koymaktadır: Kaynağı yalnızca ekonomik değer olarak değil gelecek nesillerin hakkı olarak görmek. İşte bu yaklaşım, Türkiye'nin küresel iklim diplomasisinde giderek daha etkili bir aktör haline gelmesini sağlamaktadır.</p>

<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda (BMGK) kabul edilen 30 Mart'ın "Uluslararası Sıfır Atık Günü" olarak kutlanması kararı, aslında salt diplomatik bir başarı değildir. Bu karar, Anadolu'nun yüzyıllardır taşıdığı tasarruf kültürünün, paylaşma ahlakının ve kanaat medeniyetinin küresel ölçekte görünür hale gelmesidir çünkü bizim kültürümüzde ekmek kutsaldır, su emanettir, nimet özen ister. İsraf ise yalnızca ekonomik kayıp değil bereketin azalmasıdır.</p>

<p>Bugün dünyanın ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: Yeni teknolojiler kadar güçlü bir ahlak dili çünkü iklim krizinin temelinde sadece sanayi emisyonları bulunmuyor, kontrolsüz tüketimi teşvik eden küresel ekonomik paradigma da yer alıyor. Daha fazla üretmeyi ilerleme, daha fazla tüketmeyi özgürlük olarak gören sistem, doğayı yalnızca kullanılacak bir kaynak olarak değerlendirmektedir. Oysa insan tabiatın sahibi değil emanetçisidir. Bu anlayış yeniden inşa edilmeden sürdürülebilir bir gelecek mümkün olmayacaktır.</p>

<h2>Sıfır Atık Haftası: Bir farkındalık değil medeniyet dilinin tezahürü</h2>

<p>İşte 1-7 Haziran tarihlerinde idrak edilen Sıfır Atık Haftası da tam bu nedenle sadece bir farkındalık takvimi değil bu yeni medeniyet dilinin yüksek sesle ilan edildiği bir buluşmadır. 2026 yılı için hafta boyunca yürütülecek etkinliklerin merkezinde ise iki tarihi organizasyon yer alıyor. 4-7 Haziran tarihlerinde İstanbul Atatürk Havalimanı'nda düzenlenecek Sıfır Atık Festivali, gençleri, aileleri, sanatçıları, akademisyenleri ve sivil toplumu israfa karşı ortak bir bilinç etrafında bir araya getirecek. Bir zamanlar uçakların yükseldiği bu alanın bugün sürdürülebilirliğin sembolü bir buluşma merkezine dönüşmesi, başlı başına Türkiye'nin dönüşüm iradesini anlatan güçlü bir mesajdır.</p>

<p>Festivalin hemen ardından, 5-7 Haziran tarihlerinde yine aynı alanda gerçekleştirilecek Sıfır Atık Forumu ise bu vizyonu küresel bir zemine taşıyacak. 180'den fazla ülkenin katılımıyla toplanacak forum, dünyanın dört bir yanından karar vericileri, bakanları, uluslararası kuruluş temsilcilerini, yerel yöneticileri, özel sektör liderlerini ve sivil toplum aktörlerini ortak bir vicdan zemini etrafında buluşturacak. 5 Haziran Dünya Çevre Günü ile aynı takvime denk gelen bu organizasyonlar, sadece farkındalık etkinlikleri değil yeni bir küresel yaşam anlayışının inşa edildiği önemli buluşmalardır çünkü artık mesele yalnızca iklim değişikliğiyle mücadele etmek değildir, insanlığın tüketim alışkanlıklarını yeniden sorgulamasını sağlamaktır.</p>

<p>Bugün küresel sistemin en büyük açmazlarından biri, iklim krizine neden olanlarla krizden en fazla etkilenenlerin aynı toplumlar olmamasıdır. En düşük karbon salımına sahip ülkeler, kuraklık, afet ve gıda krizlerinden en ağır şekilde etkilenmektedir. Bu tablo, iklim krizinin aynı zamanda bir adalet krizi olduğunu açık biçimde göstermektedir.</p>

<p>Bu nedenle Türkiye'nin yükselttiği Sıfır Atık diplomasisi, çevresel etkileşimin dışında aynı zamanda vicdani bir diplomasi modelidir. Türkiye, iklim adaletini savunurken sadece kendi geleceğini değil Küresel Güney'de sesi yeterince duyulmayan toplumları, kırılgan toplulukları ve dezavantajlı kesimleri de temsil etmektedir. Afrika'dan Asya'ya, kırılgan ada devletlerinden kuraklık tehdidi altındaki bölgelere kadar birçok ülke için kaynak verimliliği artık çevresel bir tercih değil yaşamsal bir zorunluluk haline gelmiştir. İstanbul'da 180'den fazla ülkenin aynı masa etrafında buluşacak olması da bu sessiz çoğunluğun sesini yükseltme iradesinin somut bir göstergesidir.</p>

<h2>COP31 ve Sıfır Atık Hareketi</h2>

<p>Önümüzdeki süreçte COP31'e giden yol, yalnızca yeni hedeflerin konuşulacağı bir müzakere zemini olmayacaktır. Aynı zamanda insanlığın hangi değerler etrafında yeniden birleşeceğinin de tartışıldığı tarihi bir eşik olacaktır. Eğer dünya gerçekten sürdürülebilir bir gelecek istiyorsa üretim kadar tüketimi, teknoloji kadar ahlakı, büyüme kadar adaleti de konuşmak zorundadır. İstanbul'daki Sıfır Atık Forumu, bu büyük müzakerenin vicdani zeminini hazırlayan kritik bir durak olacaktır.</p>

<p>Türkiye, tam da bu noktada özgün bir model ortaya koymaktadır çünkü bizim medeniyet perspektifimiz, insanı merkeze alırken doğayı dışlamayan, kalkınmayı savunurken vicdanı ihmal etmeyen bir denge anlayışına dayanmaktadır. Sıfır Atık Hareketi'nin küresel ölçekte karşılık bulmasının nedeni de budur.</p>

<p>Bugün çevreyi korumak, sadece çevreci bir refleks değil ekonomik istikrarın, toplumsal huzurun ve küresel barışın temel şartıdır. İsrafın hakim olduğu bir dünyada ne adalet sürdürülebilir olabilir ne de refah kalıcı hale gelebilir çünkü tüketim çılgınlığı yalnızca doğal kaynakları tüketmez, aynı zamanda insanın değer dünyasını da tüketir.</p>

<p>Bu nedenle önümüzde yeni bir sorumluluk bulunmaktadır: Çocuklarımıza daha fazla tüketen bir dünya yerine daha bilinçli yaşayan bir dünya bırakmak, daha büyük atık dağları değil daha güçlü vicdanlar inşa etmek.</p>

<p>Türkiye, çevre diplomasisinde ortaya koyduğu vizyon, Emine Erdoğan'ın küresel ölçekte yankı uyandıran liderliği ve Sıfır Atık Hareketi'nin oluşturduğu güçlü toplumsal bilinç sayesinde, önümüzdeki dönemde dünyanın sürdürülebilirlik hafızasında çok daha merkezi bir konuma yükselecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Artık mesele, yalnızca atığı azaltmak değildir. Mesele, insanlığın yeniden dengeyi, sorumluluğu ve vicdanı hatırlamasıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/turkiyenin-sifir-atik-diplomasisi-ve-yeni-kuresel-vicdan-arayisi</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 23:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/turkiyenin-sifir-atik-diplomasisi-ve-yeni-kuresel-vicdan-arayisi.jpg" type="image/jpeg" length="44659"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Pentagon-Silikon Vadisi ilişkileri ve yapay zekanın askerileşmesi]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/pentagon-silikon-vadisi-iliskileri-ve-yapay-zekanin-askerilesmesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/pentagon-silikon-vadisi-iliskileri-ve-yapay-zekanin-askerilesmesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Silikon Vadisi’nin önemli aktörlerinin ABD güvenlik nizamıyla çalışmaya daha açık ve istekli hale gelmesi, yapay zekanın hem ticari rekabetin hem de askeri kapasite üretiminin merkezine yerleştiğini gösteriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Küme Teknoloji Politikaları Programı Araştırmacısı Mehmet Akif Ezerbolatoğlu, Pentagon ile Silikon Vadisi arasında derinleşen yapay zeka işbirliğinin güvenlik ve etik boyutunu kaleme aldı.</p>

<p>***</p>

<p>Pentagon’un yapay zeka alanında büyük teknoloji şirketleriyle yaptığı anlaşmalar, son zamanlarda kamuoyu tarafından daha sıkı takip edilmeye başlandı. Bu ayın başında Pentagon’un Google, OpenAI, Microsoft, Amazon Web Services, Nvidia, SpaceX ve Reflection gibi şirketlerle teknolojilerinin gizli askeri ağlarda kullanılması için anlaşmalar yapıldığını duyurmasına ek olarak Meta’nın da ortakları arasında bulunduğu Scale AI ile yapılan anlaşmanın değerini 100 milyon dolardan 500 milyon dolara çıkardığını duyurması dikkati çekti.</p>

<h2>Yeni güvenlik-teknoloji düzeni</h2>

<p>Tüm bunlar, ABD’nin uzun süredir tahkim etmeye çalıştığı teknoloji-savunma ekosisteminin yeni safhasına işaret ediyor. Burada esas belirleyici olan ise bugün Pentagon ile Silikon Vadisi arasında giderek kurumsallaşan karşılıklı bağımlılık ilişkisinin ortaya çıkması. Devlet, özel sektörün geliştirdiği yapay zeka, bulut bilişim, yarı iletken, uydu ve veri işleme kapasitesini güvenlik mimarisine entegre etmeye çalışırken teknoloji şirketleri de savunma bütçeleri, stratejik erişim imkanları ve devletin sağladığı meşruiyet üzerinden kendi konumlarını güçlendiriyor. Bu nedenle son dönemde yapılan anlaşmalar, münferit tedarik adımlarından ziyade, kamu ile özel sektörün birbirini beslediği yeni güvenlik-teknoloji düzeninin parçası olarak okunmalı. Nitekim Silikon Vadisi’nin önemli aktörlerinin, ABD güvenlik nizamıyla çalışmaya daha açık ve istekli hale gelmesi, yapay zekanın hem ticari rekabetin hem de askeri kapasite üretiminin merkezine yerleştiğini gösteriyor.</p>

<p>Bu dönüşümün seyrini anlamak bakımından Project Maven, kritik bir ara durak olarak öne çıkıyor. İlk etapta dron görüntülerini yapay zeka desteğiyle analiz etmek için kurgulanan proje, zamanla tam teşekküllü veri toplama projesine dönüştü. Google’ın Pentagon’un ortağı olarak bu projeye dahil olması, 2018’de şirket içinde ciddi tepkilere yol açmıştı. Çalışanların itirazları ve istifalar sonrasında Google, sözleşmeyi yenilememe kararı almıştı. Google yerine projenin büyük bir parçası haline gelen şirket ise Palantir oldu. O dönemde büyük teknoloji şirketleri, askeri projelerle kurdukları ilişkiyi daha temkinli ve mesafeli bir çerçevede sunma ihtiyacı hissediyordu. Bugün ise bu tablo, belirgin biçimde değişmiş durumda. Yapay zeka, artık tekil bir proje ya da sınırlı bir tedarik ilişkisi olmaktan çıkarak ABD güvenlik mimarisinin merkezine yerleşen ve Silikon Vadisi’nin başlıca aktörlerini aynı hatta toplayan daha merkezi, daha kapsamlı ve daha kurumsal bir sürecin taşıyıcısına dönüşüyor.</p>

<p>Silikon Vadisi-Pentagon işbirliğinin merkezindeki kurumlardan biri, CDAO (Chief Digital and Artificial Intelligence Office) idi. Temmuz 2025’te Anthropic, Google, OpenAI ve xAI’ya ulusal güvenlik misyonlarına yönelik ajan tabanlı yapay zeka iş akışları geliştirmeleri için her biri 200 milyon dolara kadar çıkabilecek sözleşmeler verilmesi, CDAO'nun öne çıktığı önemli adımlarından biriydi ancak yeni yapılan anlaşmaların daha kritik eşik teşkil ettiği söylenebilir. Bu anlaşmalar, Pentagon’un AI Acceleration Strategy ve GenAI.mil genişlemesi kapsamında yapay zeka kabiliyetlerini gizli IL6 ve IL7 ortamlarına taşımayı hedefliyor. Bu bağlamda yapay zeka sistemleri, hassas devlet verileriyle çalışabilecekleri gizli ağlara taşınarak istihbarat analizi, veri sentezi, planlama, karar destek mekanizmaları ve muharip unsurların günlük iş akışları içinde kullanılabilecek operasyonel araçlara dönüştürülüyor. Bu yönüyle süreç, yapay zekanın Pentagon bürokrasisinde yardımcı bir teknoloji olmaktan çıkıp askeri karar alma ve uygulama süreçlerinin altyapısal bileşeni haline geldiğini gösteriyor. CDAO, bu dönüşümde Pentagon’un veri ve yapay zeka ölçeklendirme ofisi olarak merkezi rol üstleniyor.</p>

<h2>Değer söyleminden güvenlik söylemine</h2>

<p>Mevzunun bir diğer boyutu da ABD Başkanı Donald Trump döneminde teknoloji elitleri, savunma bürokrasisi ve ulusal güvenlik söylemi arasında daha yakın bir hat kuruluyor olması. Bu girişimlerin arkasında Çin başta olmak üzere rakiplere karşı teknolojik ve askeri üstünlüğü muhafaza etme isteği bulunuyor. Pentagon açısından yapay zeka, karar alma hızını artıran, belirsizliği azaltan ve rakibe karşı stratejik avantaj sağlayabilecek altyapı olarak görülüyor.</p>

<p>Fakat bu durum ciddi bir gerilime yol açmakta. Google, OpenAI ve benzeri şirketler, kendilerini uzun yıllar boyunca şeffaflık, sorumlu teknoloji, insanlığın ortak faydası gibi kavramları merkeze alan anlatılarla meşrulaştırdı. Askeri anlaşmalar söz konusu olduğunda bu evrenselci teknoloji dilini koruyabilmek pek mümkün gözükmüyor. Bu nedenle şirket çalışanları olmak üzere birçok kesimden çeşitli tepkiler yükseldi. Maven Projesi'nden Gazze’de yürütülen soykırımdaki işbirliklerine, Rusya-Ukrayna Savaşı'ndan İran’a yönelik saldırılara kadar pek çok kez şirketler, çalışanları ile karşı karşıya geldi ancak zamanın ruhu, kar istenci ile ulusal güvenliğin ahlaki hassasiyetlere üstün geldiği bir tablo ortaya çıkıyor. Nitekim Google, Maven Projesi'nde çalışan tepkisi nedeniyle sözleşmeyi yenilememişken bugün yapay zekayı askeri amaçlarla kullanmama taahhüdünden resmi olarak caymış durumda. Dolayısıyla değer merkezli teknoloji anlatısının giderek mevzi kaybettiği görülmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Esasında her yeni askeri teknoloji, etik sorgulamalara konu olmuştur. Dronlar, siber operasyonlar, uydu gözetimi, biyometrik sistemler ve otonom platformlar da benzer soruların muhatabı oldu. Yapay zekayı farklı kılan ise onun silah olmaktan öte karar alma sürecine doğrudan dahil olan hatta tam otomasyon durumunda başat aktör olmasıdır ancak şimdilik tam otomasyon yapay zeka, askeri teknoloji kullanımında ana akım haline gelmedi.</p>

<p>Tüm bu gelişmeleri savaşın tamamen yapay zekaya devredilmesi olarak okumak için oldukça erken. Yapay zeka, savaşın karakterine dair esastan bir değişime en azından şimdilik sebep olmuş değil. Bu süreçte askeri doktrin, insan kapasitesi, siyasi karar alma, sahadaki belirsizlik, istihbarat ve veri kalitesi hala oldukça belirleyici. Değişimi daha çok savaşın icra süratinde görmek mümkün. Karar alma süreçlerinin, normalde haftalar boyunca sürecek olan farklı operasyonların aynı anda icra edilmesine imkan verecek kadar hızlanmasının tesirleri bundan sonra daha çok görülecektir yani karar alma süreçlerinin giderek algoritmikleştiği yadsınamasa da savaş, makinelerin insafına bırakılmış değil. Bu sistemleri kodlayanlar ve anlaşmalar imzalayarak onları savaş için araçsallaştıranlar hala insanlar. Dolayısıyla sorumluluk da hala insanların.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/pentagon-silikon-vadisi-iliskileri-ve-yapay-zekanin-askerilesmesi</guid>
      <pubDate>Mon, 01 Jun 2026 23:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/06/pentagon-silikon-vadisi-iliskileri-ve-yapay-zekanin-askerilesmesi.jpg" type="image/jpeg" length="62394"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ekonomik darboğazda yön arayışı: Üretimden tüketime kayışın fotoğrafı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/ekonomik-darbogazda-yon-arayisi-uretimden-tuketime-kayisin-fotografi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/ekonomik-darbogazda-yon-arayisi-uretimden-tuketime-kayisin-fotografi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Son yıllarda küresel ekonomide yaşanan daralma, jeopolitik gerilimler ve bölgesel çatışma riskleri sadece finansal dengeleri değil, iş yapma biçimlerini de kökten değiştirmektedir...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>MUHAMMET ALİ ÖZ / DİRİLİŞ POSTASI ÖZEL</strong></em></p>

<p>Son yıllarda küresel ekonomide yaşanan daralma, jeopolitik gerilimler ve bölgesel çatışma riskleri yalnızca finansal dengeleri değil, iş yapma biçimlerini de kökten değiştirmektedir. Türkiye gibi üretim ve ticaret eksenli büyüyen ekonomilerde bu değişim daha sert hissedilmektedir.<br />
Bugün sahada gözlemlenen çarpıcı bir gerçek var: Sanayici üretimden uzaklaşıyor, sermaye hizmet sektörüne kayıyor.<br />
Tekstilci bir araya gelip kafe açıyor. Sporcu restoran işletiyor. İmalat yapan firma, üretim hattını büyütmek yerine zincir kafe yatırımı planlıyor.</p>

<p>Bu bir tesadüf değil. Bu bir refleks.</p>

<p><strong>NEDEN HERKES CAFE AÇIYOR? (ACIMASIZ GERÇEKLER)</strong></p>

<p>Bu sorunun cevabı “kolay para” değil. Daha derin:</p>

<p><strong>1. Nakit Akışı Krizi</strong></p>

<p>Sanayi uzun vadeli sabır ister. Hammadde al → üret → stok → satış → tahsilat.<br />
Bu döngü artık kırılıyor. Tahsilatlar uzuyor, finansman maliyeti artıyor.<br />
Kafe? Günlük nakit. Anında tahsilat. Sıcak para.<br />
Bu yüzden insanlar kaçıyor. Bu bir tercih değil, bir hayatta kalma refleksi.</p>

<p><strong>2. Risk-Getiri Dengesinin Bozulması</strong></p>

<p>Bugün bir üretim tesisinde:<br />
Kur riski var<br />
Enerji maliyeti var<br />
İşçilik baskısı var<br />
Regülasyon yükü var<br />
Ama getirisi belirsiz.<br />
Kafe açtığında:<br />
Daha az regülasyon<br />
Daha hızlı geri dönüş<br />
Daha düşük karmaşıklık<br />
Yani insanlar “daha az riskli görünen” alana yöneliyor.</p>

<p><strong>3. Sanayinin Cazibesini Kaybetmesi</strong></p>

<p>Gençler üretim görmek istemiyor.<br />
Çünkü:<br />
Uzun çalışma saatleri<br />
Yüksek stres<br />
Düşük marj<br />
Onun yerine:<br />
Marka kurmak<br />
Mekan işletmek<br />
Sosyal görünürlük<br />
Bu daha cazip geliyor.<br />
Bu noktada acı gerçek şu: <strong>Gençlik tembel değil, rasyonel davranıyor.</strong></p>

<p><strong><img alt="Image-306" height="500" src="https://dpcdn.tebilisim.com/uploads/2026/05/image-306.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="948" /></strong></p>

<p><strong>ASLINDA TEHLİKE NE?</strong></p>

<p>Kafe açmak sorun değil. Sorun şu:<br />
Herkes aynı işi yaparsa ekonomi çöker.<br />
Ülke ekonomisi üç temel sütun üzerine kurulur:<br />
Üretim (sanayi)<br />
Ticaret (lojistik, dağıtım)<br />
Hizmet (kafe, restoran, turizm)<br />
Şu an dengesizlik var.<br />
Herkes hizmete kayarsa:<br />
Üretim düşer<br />
İhracat zayıflar<br />
Döviz girdisi azalır<br />
Cari açık büyür<br />
Bu da doğrudan ekonomik kırılganlık demektir.</p>

<p><strong>ASIL SORU: SUÇ KİMDE?</strong></p>

<p>Kolay cevap: “İş insanları üretimden kaçıyor.” Ama bu eksik ve yüzeysel.<br />
Gerçek şu:<br />
Sistem, üretimi zorlaştırıyor.<br />
Finansmana erişim pahalı<br />
Uzun vadeli plan yapmak zor<br />
Belirsizlik yüksek<br />
Bu ortamda kimse romantik davranmaz.</p>

<p><strong>GENÇ NESİL NEREYE GİDİYOR?</strong></p>

<p>Gençler artık “usta-çırak sanayici” modelini takip etmiyor.<br />
Onlar:<br />
Hızlı sonuç istiyor<br />
Daha esnek iş modeli istiyor<br />
Marka ve görünürlük peşinde<br />
Bu kötü mü? Hayır.<br />
Ama yönlendirilmezse: Üretim kültürü kopar.</p>

<p><strong>NE YAPILMALI? (NET VE GERÇEKÇİ)</strong></p>

<p>Bu iş sloganla çözülmez. Sistem gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>1. Sanayiye Nakit Akışı Koruması</strong></p>

<p>Tahsilat garantili sistemler<br />
Tedarik zinciri finansmanı<br />
Uygun kredi mekanizmaları</p>

<p><strong>2. Gençler İçin Yeni Nesil Üretim Modeli</strong></p>

<p>Dijital üretim<br />
Otomasyon<br />
Küçük ama yüksek katma değerli üretim<br />
Sanayi “kirli ve zor iş” algısından çıkarılmalı.</p>

<p><strong>3. Hizmet Sektörü Gerçeğiyle Yüzleşmek</strong></p>

<p>Şu anda herkes kafe açıyor ama:<br />
3 yıl sonra %70’i kapanacak.<br />
Çünkü:<br />
Pazar doygun<br />
Farklılaşma yok<br />
Yönetim zayıf<br />
Yani bu da sürdürülebilir değil.</p>

<p><strong>SONUÇ: GERÇEKÇİ OLALIM</strong></p>

<p>Türkiye üretmeden büyüyemez. Ama mevcut şartlarda üretim yapanın ayakta kalması zor.<br />
Bu yüzden:<br />
İnsanları suçlamak kolay<br />
Sistemi düzeltmek zor<br />
Bugün yaşanan şey bir “kaçış” değil, zorunlu yön değişimi.<br />
Ama bu yön kalıcı olursa, yarın sadece kahve içen bir toplum oluruz, üretemeyen bir ekonomiyle.<br />
23 Nisanı kutlarken, Geleceğimize sahip çıkalım.</p>

<p><br />
<img alt="Edb2" height="1603" src="https://dpcdn.tebilisim.com/uploads/2026/05/edb2.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="959" /></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/ekonomik-darbogazda-yon-arayisi-uretimden-tuketime-kayisin-fotografi</guid>
      <pubDate>Sun, 17 May 2026 21:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2026/05/ekonomi2.jpg" type="image/jpeg" length="15694"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Öcalan'ın Bahçeli yalanı! Yalanın da bir haysiyeti olmalı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/ocalanin-bahceli-yalani-yalanin-da-bir-haysiyeti-olmali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/ocalanin-bahceli-yalani-yalanin-da-bir-haysiyeti-olmali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Ersoy Dede Terörsüz Türkiye yolunda Öcalan'ın Bahçeli için söylediği iddia edilen sözleri yalanlansa da masaya yatırdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dirilip Postası Genel Yayın Yönetmeni Ersoy Dede'nin bugün kaleme aldığı YALANIN DA BİR HAYSİYETİ OLMALI makalesi</strong></p>

<p>Türkiye, 40 yıllık terör belasından kurtulmak için tarihî bir eşiğe girmişken; siyasetten dışlanınca kulis uydurarak hayatta kalmaya çalışan eski bir siyasetçinin ortaya attığı ucube iddia, devlet ciddiyetine yapılmış açık bir saldırı niteliğindedir.</p>

<p>İddiayı hatırlayalım. Sözde Abdullah Öcalan demiş ki ; ‘..süreç başarısız olursa MHP içinde Bahçeli’ye bir darbe yapılacak…”<br />
DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit çıktı ve meseleyi tek cümlede bitirdi:<br />
“Öcalan böyle bir laf etmedi. Bu manipülasyonu yapanı herkes biliyor.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Öcalan böyle bir şey elbette demedi.. Ama diyelim ki dedi… Ne olur? Ne değişir?</strong></p>

<p><strong>Burası Türkiye Cumhuriyeti.</strong><br />
MHP gibi 55 yıllık çelik disipline sahip bir siyasi hareketin kaderi, bir terör elebaşının ağzından çıkacak kelimeyle mi şekillenecek?</p>

<p>MHP’nin genel başkanlık koltuğunu, Bahçeli’nin liderliğini, ülkücü hareketin omurgasını…<br />
Öcalan’ın ağzından çıkacak bir cümle mi tehlikeye sokacak?</p>

<p><strong>Bu akıl dışı iddiayı ortaya atanlar, aslında kendi niyetlerini ele veriyorlar:</strong><br />
MHP içinde bir kriz görüntüsü üretmek, Bahçeli’nin liderliğini zayıf göstermek ve Terörsüz Türkiye sürecini baltalamak.</p>

<p><strong>Yani problem Öcalan’ın bir şey söyleyip söylememesi değil…</strong><br />
Bu sözün “söylenmiş gibi” yayılmasının hangi karanlık amaca hizmet ettiği…</p>

<p>Bu iddiayı kim servis ettiyse, kim dolaşma soktuysa çok açık ki Türkiye’nin huzur bulmasını istemeyen servislerin etki ajanı olmuş demektir</p>

<p>Ve buradan açık konuşalım:</p>

<p><strong><a href="https://www.dirilispostasi.com/yalanin-da-bir-haysiyeti-olmali">YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN</a></strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Nusret Odabaş</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/ocalanin-bahceli-yalani-yalanin-da-bir-haysiyeti-olmali</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Dec 2025 08:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/12/yan30-14.jpg" type="image/jpeg" length="95262"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Peki bu şartlarda lig devam edebilir mi?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/peki-bu-sartlarda-lig-devam-edebilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/peki-bu-sartlarda-lig-devam-edebilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Ersoy Dede futbol gündemine bomba gibi düşen bahis soruşturmasını masaya yatırdı. Peki bu şartlarda lig devam edebilir mi?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'de milli hafta için ara verilen ligde bahis soruşturması gündemini koruyor. Futbolcular, yöneticiler, para patronları ve büyük şirketler. Ardı arkası kesilmeyen iddialar. Peki şimdi ne olacak? Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Ersoy Dede bahis soruşturmasını kaleme aldı. Peki bu şartlarda Süper Lig devam edebilir mi? Ya da alt ligler...Bu sorunun cevabı....</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong><a href="https://www.dirilispostasi.com/yeni-baslayanlar-icin-bahis-ve-sike-sorusturmasi">YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN</a></strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Nusret Odabaş</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/peki-bu-sartlarda-lig-devam-edebilir-mi</guid>
      <pubDate>Wed, 12 Nov 2025 11:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/11/meh125.jpg" type="image/jpeg" length="48271"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD’nin ve İsrail'in hedefindeki adam Devlet Bahçeli]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/abdnin-ve-israilin-hedefindeki-adam-devlet-bahceli-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/abdnin-ve-israilin-hedefindeki-adam-devlet-bahceli-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diriliş Postası Yazarı Doğan Çağlar ABD'nin ve İsrail'in hedefinde MHP lideri Devlet Bahçeli olduğunu kaydetti. Çağlar, "Sessiz sessiz, alttan alttan, devletin sigortası Sayın Devlet Bahçeli ve MHP üzerine oynanan haince bir oyun var" diye yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Değerli dostlar, değerli okuyucular son zamanlarda ülkemizde anormal gelişmeler yaşanmakta…</p>

<p>Sessiz sessiz, alttan alttan, devletin sigortası Sayın Devlet Bahçeli ve MHP üzerine oynanan haince bir oyun var!</p>

<p><strong>Diyeceksiniz ki nedir?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Bizim görmediğimiz, bilmediğimiz ne var?</strong></p>

<p>Aslında herkesin baktığı fakat CHP’deki kargaşanın ilk sırayı aldığı bu dağınık gündemde gözden kaçan enteresan olaylar var.</p>

<p>Bana göre Bahçeli, uzun zamandır Evanjelist ABD derin devleti ve siyonist İsrail’in hedefinde.</p>

<p><strong><a href="https://www.dirilispostasi.com/abdnin-ve-israilin-hedefindeki-adam-devlet-bahceli">YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN</a></strong></p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Nusret Odabaş</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/abdnin-ve-israilin-hedefindeki-adam-devlet-bahceli-1</guid>
      <pubDate>Wed, 05 Nov 2025 09:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/11/mad75-3.webp" type="image/jpeg" length="81982"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İstanbul'da Gazze toplantısı: Kalıcı ateşkese giden süreçte son durum ne?]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/istanbulda-gazze-toplantisi-kalici-ateskese-giden-surecte-son-durum-ne</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/istanbulda-gazze-toplantisi-kalici-ateskese-giden-surecte-son-durum-ne" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Toplantının, Gazze’deki ateşkesin geleceğine ilişkin kaygıların yoğunlaştığı ve yeni kurulacak statüye ilişkin somut adımlar atılması gereken bir dönemde gerçekleşmesi dikkati çekti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Başkanı Doç. Dr. Serhan Afacan, İstanbul’da gerçekleştirilen Gazze toplantısının arka planını, bölgesel ve küresel aktörlerin tutumlarını ve kalıcı ateşkese giden süreçte Türkiye’nin rolünü kaleme aldı.</p>

<p>...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İstanbul'da 3 Kasım Pazartesi günü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ev sahipliğinde, Suudi Arabistan, Pakistan, Endonezya ve Ürdün Dışişleri Bakanlarının yanı sıra Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ın temsilcilerinin katılımıyla bir toplantı düzenlendi. Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati ise ülkesi ile ABD arasında Afrika konusunda yapılan bir diyalog toplantısına katılacağı için bu toplantıda yer almadı.</p>

<p>Toplantının, Gazze’deki ateşkesin geleceğine ilişkin kaygıların yoğunlaştığı ve yeni kurulacak statüye ilişkin somut adımlar atılması gereken bir dönemde gerçekleşmesi dikkati çekti. Dışişleri Bakanı Fidan konuşmasında, toplantıya katılan devletlerin ateşkesin devamı ve İsrail soykırımının yeniden başlamaması gerektiği konusunda hemfikir olduğunu söyledi. Ancak konjonktüre ve verilen mesajlara bakıldığında, toplantının asli gündeminin ateşkesin durumunu ele almak olmadığı anlaşıldı. Ateşkes sürecinin başından itibaren sürece dahil olan devletlerin bunu açık şekilde ifade etmemesi, ateşkesle ilgili belirgin kaygılarının olmadığını da gözler önüne seriyor. Dolayısıyla katılımcı devletlerin, ateşkes durumunun süreceğini değerlendirdiği ve geleceğe dönük atılacak somut adımlar üzerinde durduğu görülüyor. Üzerinde durulduğu anlaşılan bir diğer husus da Filistin’de kalıcı bir çözüm arayışı. Ancak iş buraya geldiğinde ilerleme kaydetmeye dair umutlar azalıyor.</p>

<h3><strong>Kalıcı bir uzlaşı mümkün mü?</strong></h3>

<p>Trump yönetiminin 29 Eylül’de Gazze’de ateşkesi içeren barış planını açıklamasının ve 9 Ekim’de ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından 13 Ekim’de Şarm el Şeyh’te birçok ülke liderinin katılımıyla bir zirve düzenlenmişti. Zirvenin ardından açıklanan ve altında Türkiye, ABD, Mısır ve Katar’ın liderlerinin imzasının bulunduğu bildiride hem Filistinlilerin hem de İsraillilerin temel insani haklarının korunduğu ve güvenliklerinin garanti altına alındığı bir “kalıcı barış” vurgusu yapılmış ve şu ifadeler kullanılmıştı: “Gelecekteki anlaşmazlıkların güç veya uzun süreli çatışmalar yoluyla değil diplomatik angajman ve müzakereler yoluyla çözülmesini taahhüt ediyoruz.” Bundan hareketle İstanbul’daki toplantıyı bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.</p>

<p>Dışişleri Bakanı Fidan, yaptığı konuşmada Hamas’ın Gazze’nin idaresini Filistinlilerden oluşacak bir komiteye devretmeye hazır olduğunu, Filistinlilerin idare ve güvenliğinin yine Filistinlilerin elinde olması gerektiğini ve kalıcı çözümün 1967 sınırlarında iki devletli çözümden geçtiğini belirtti.</p>

<p>Ancak tarafların “Filistinlilerden oluşacak komite” konusunda fikir birliğine varması zaman alacaktır. Diğer yandan ABD ve İsrail’in iki devletli çözümden yana olmadığı dikkate alınırsa bu çerçevede kalıcı bir barışa ulaşmak da kısa vadede mümkün görünmüyor. Öyleyse mevcut durumda takip edilecek en makul yöntem, olabildiğince somut adımlar atarak süreci desteklemek olacaktır. Gazze ve buradan hareketle Filistin konusunda anlamlı bir ilerleme ancak böyle sağlanabilir. İstanbul’daki toplantının amacının bunun altyapısını hazırlamak olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<h3><strong>Süreç nasıl somutlaşır?</strong></h3>

<p>Türkiye, Filistin meselesinin Filistin içi dengeler, bölgesel denklem ve küresel güç dengesi gibi farklı etkenlere bağlı, son derece karmaşık bir konu olduğunun farkında. Türkiye’nin farkında olduğu bir diğer husus da ABD Başkanı Donald Trump’ın ifadesiyle barış planının, Gazze’den ibaret olmadığı ve hatta bunun “çok ötesini” kapsadığı için somutlaşmasının kolay olmayacağıdır. Ankara bu nedenle planın 15. maddesinde belirtilen ve bölgede “uzun vadeli bir iç güvenlik çözümü” olması beklenen Uluslararası İstikrar Gücü’ne özel önem atfediyor.</p>

<p>Nitekim Dışişleri Bakanı Fidan, gelen sorular üzerine bu güç üzerinde özellikle durarak bu gücün meşruiyet çerçevesinin belirlenmesi ve görev tanımının yapılması için BM Güvenlik Konseyi kararı gerektiğini belirtti. Fidan, Türkiye’nin ve temas halinde bulunduğu devletlerin bu tanımın içeriğine göre söz konusu güce asker gönderip göndermemeye karar vereceğini söyledi.</p>

<p>ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da 25 Ekim Salı günü düzenlediği basın toplantısında pek çok ülkenin bu güçte yer almaya istekli olduğunu ancak günün yetkisinin, misyonunun, angajman kurallarının ve sorumluluklarının ne olduğunu bilmek istediğini söylemişti. Rubio, “BM aracılığıyla uluslararası bir anlaşma olsun ya da olmasın” çok yakında uluslararası bir misyon oluşturulacağını belirtti. Ancak İstanbul toplantısına katılan devletlerin tutumuna ve şimdiye kadar başka devletlerden gelen açıklamalara bakınca bunun BM onayıyla yapılması gerektiği aşikar.</p>

<p>Uluslararası barış güçlerine önemli katkılar veren ülkelerden biri olan Endonezya’nın Dışişleri Bakanı Sugiono, İstanbul’a gelmeden birkaç gün önce 30 Ekim’de yaptığı açıklamada “BM Güvenlik Konseyi’nden bir yetki belgesi çıkması gerekiyor ve umuyoruz ki çıkar. Şimdiye kadar herhangi bir görüşme olmadı ve henüz herhangi bir ayrıntıyı netleştirmekten çok uzağız.” demişti. Endonezya Devlet Başkanı Prabowo Subianto’nun eylül ayındaki BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada bu güce 20 binden fazla personel gönderme taahhüdünde bulunduğu hatırlanınca Endonezya’nın bu konudaki önemi daha da net ortaya çıkıyor. Benzer bir şey bu güce katılması olası diğer devletler için de geçerli.</p>

<p>Diğer yandan İsrail’in, oluşacak güçte Türkiye’nin yer almasını istemediği, ABD’nin de bu konuda farklı bir tavır takındığı biliniyor. Aksi durumda, süreçte bu kadar inisiyatif alan Türkiye’nin, koşullar oluştuğu durumda, istikrarı sağlamak ve statüyü korumak için bölgeye konuşlandırılacak bir barış gücünde yer almaması çelişkili bir tutum olurdu. Dolayısıyla bu gücün bir an evvel teşekkül etmesi süreci somutlaştırma yönünde atılacak en güçlü adımlardan biri olacaktır.</p>

<p>Süreci somutlaştıracak bir diğer adım da Filistinli tarafları bir mutabakat zemininde buluşturmak olacaktır. Dışişleri Bakanı Fidan, konuşmasında bu noktaya da değinerek katılımcı devletler olarak Filistinlilerin arasında uzlaşı çabalarının bir an önce sonuç vermesini ümit ettiklerini söyledi. Bu bağlamda Fidan’ın tüm sürecin, anlaşmanın arabulucuları ile Filistin tarafı arasında uzlaşı içinde yürütülmesi gerektiğine yaptığı vurgu önemliydi. Dolayısıyla hem Gazze Şeridi ve Batı Şeria birlikte olmak üzere Filistin’in kendi içinde bir bütünlüğe ulaşması hem de Filistin’in uluslararası temsilinin güçlenmesi için bu uzlaşının sağlanması gerekiyor.</p>

<p>Dışişleri Bakanı Fidan, sürecin bu boyutuna katkı sağlamak için toplantıdan hemen önce, 1 Kasım’da, İstanbul’da Hamas Siyasi Büro üyeleriyle bir görüşme yapmıştı. Bu noktada elde edilecek somut sonuçlar sürece önemli bir ivme kazandıracak olsa da Filistinli taraflar arasında mutabakat sağlamak da kısa vadede kolay olmayacaktır.</p>

<h3><strong>Beklenti hangi düzeyde tutulmalı?</strong></h3>

<p>İstanbul’daki toplantının yapıldığı gün, Doha’da düzenlenen Açlık ve Yoksulluğa Karşı Küresel İttifak’ın Birinci Liderler Zirvesi’nde Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi adına bir konuşma yapan Mısır Başbakanı Mustafa Madbuli, Mısır’ın Gazze’ye ilişkin bir konferansa ev sahipliği yapmayı planladığını söyledi. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde İstanbul’da düzenlenen toplantılara benzer buluşmaların sayısının artması beklenebilir. Ancak girişimlerin daha güçlü bir koordinasyon içinde yürütülmesi sürecin sıhhati açısından büyük önem arz etmektedir.</p>

<p>Bu nedenle şu aşamada en isabetli beklenti, Gazze’nin İsrail’in keyfi saldırılarına karşı güvence altına alınması olacaktır. Ancak bu durum, BM kanalıyla oluşturulacak bir askeri güçle sağlanabilir. Bu gücün etkinliği sürece dahil olan devletlerinin sayısı ve niteliğine bağlı olarak artacak, söz konusu devletler, Filistinli taraflarla diyalog kurarak Gazze Şeridi’nde yönetimi üstlenecek aktörü belirlemede etkin rol oynayacaktır. Bu somut adımlar atıldıktan sonra orta ve uzun vadede kalıcı bir uzlaşıdan bahsetmek anlamlı hale gelecektir. Sürecin seyrini tersten işletmenin sonuç getirmeyeceği daha önce defalarca kez görüldüğü için bunu tekrar test etmek vakit kaybı olacaktır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>AA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/istanbulda-gazze-toplantisi-kalici-ateskese-giden-surecte-son-durum-ne</guid>
      <pubDate>Tue, 04 Nov 2025 16:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/11/ed4.jpg" type="image/jpeg" length="75587"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Faşir sonrası Sudan: İki generalin savaşı değil, uluslararası toplumun ahlak sınavı]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/fasir-sonrasi-sudan-iki-generalin-savasi-degil-uluslararasi-toplumun-ahlak-sinavi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/fasir-sonrasi-sudan-iki-generalin-savasi-degil-uluslararasi-toplumun-ahlak-sinavi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[HDK'nin 26-27 Ekim 2025'te Faşir'i ele geçirmesi yalnızca Darfur'da değil tüm Sudan'da otorite ve egemenlik anlayışını kökten değiştiren bir kırılma noktasıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>ORSAM Kuzey ve Doğu Afrika Çalışmaları Koordinatörü Dr. Kaan Devecioğlu,, son günlerde Sudan'ın Faşir kentinde yaşananları ve savaşın geleceğine dair olası senaryoları kaleme aldı.</p>

<p>...</p>

<p>Nisan 2023'te Sudan'da başlayan savaş bugün artık askeri güç mücadelesinden bir devlet çöküşü ve toplumsal yıkım süreci haline gelmiştir. Hızlı Destek Kuvvetlerinin (HDK) 26-27 Ekim 2025'te Faşir’i ele geçirmesi yalnızca Darfur'da değil tüm Sudan'da otorite ve egemenlik anlayışını kökten değiştiren bir kırılma noktasıdır. Nitekim, Faşir'in HDK'nin kontrolüne geçmesi, paralel hükümetle de konsolide edilen bir coğrafi ayrımla ülkenin fiilen iki ayrı otoriteye bölünmesi ihtimalini güçlendirmiştir. Savaşın bu aşamasında siviller hedef haline gelmiş ve insani kriz eşiği aşılmıştır. Uluslararası toplumun etkisizliği ve gecikmiş tepkileri, Sudan'ı bugünkü duruma getiren en temel etken olarak değerlendirilebilir.</p>

<p>Faşir'in kuşatılması süreci bir yıldan uzun sürmüştür. Şehirde açlık, susuzluk ve ilaç eksikliği sistematik biçimde silah olarak kullanılmış ve yardım girişleri engellenmiştir. Birleşmiş Milletler'e (BM) göre 250 binden fazla sivil, yarısı çocuk olmak üzere kentte mahsur kalmıştır. HDK, 56 kilometrelik toprak set inşa ederek şehri dış dünyadan tamamen izole etmiş, gıda ve ilaç girişini engellemiştir. Bu yöntem, savaşın artık salt askeri bir çatışma olmaktan çıkıp, siviller üzerinde baskı ve açlık yoluyla kontrol kurmaya dayalı ahlak dışı bir stratejiye dönüştüğünü göstermektedir.</p>

<p>HDK'nın Faşir'i ele geçirmesinin ardından kentte toplu infazlar, hedefli suikastlar ve sistematik şiddet dalgası yaşandığı rapor edilmiştir. Eski Milletvekili Siham Hasan Husballah Ali'nin öldürülmesi, sivil yardımları koordine eden aktörlerin hedef alınmasının en çarpıcı örneklerinden biridir. Bu durum, HDK'nin yalnızca askeri değil, toplumsal otoriteyi de tekeline almak istediğini ve muhalefeti sivilleştiren her girişimi tehdit olarak gördüğünü göstermektedir. Gazetecilerin gözaltına alınması, iletişim altyapısının çökertilmesi ve hastanelerin bombalanması, sahada bilgi karartması ve korku temelli yönetim modelinin uygulandığına işaret etmektedir.</p>

<p>BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ve çeşitli bağımsız kuruluşlar, HDK savaşçılarının etnik temelli infazlar gerçekleştirdiğine dair kanıtlar elde ettiklerini açıklamıştır. Bu iddialar, Darfur'un 2000'li yılların başında tanık olduğu soykırım tartışmalarını yeniden gündeme taşımaktadır. Tarihsel hafıza, Darfur'da devlet-dışı silahlı yapıların sınırsız otorite kazandığında ortaya çıkan yıkımın ne kadar kalıcı olduğunu göstermektedir. Bugün yaşananlar, "bir daha asla" sözü verilen dönemin tekrarı niteliğindedir.</p>

<p>Sudan ordusu ise bu tablo karşısında giderek pasifleşmektedir. Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı General Abdulfettah el-Burhan, Faşir'den "daha güvenli bir bölgeye çekilme" kararını savunarak geri adımı taktiksel bir hamle olarak çerçevelemiştir. Ancak bu adım, sivillerin korumasız kalması ve orduya olan güvenin sarsılması sonucunu doğurmuştur. Devletin meşruiyet iddiası zayıfladıkça HDK'nin Darfur merkezli bir "bölgesel yönetim" oluşturma hedefi fiili zemin kazanmıştır. Bu durum, Sudan’ın toprak bütünlüğünü tehdit eden paralel bir otorite yapısının inşasına işaret etmektedir.</p>

<h3><strong>Uluslararası toplumun ahlak testi</strong></h3>

<p>Uluslararası tepkiler ise son derece sınırlı kalmıştır. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Faşir'deki gelişmeleri "dehşet verici" olarak nitelendirmiş, Afrika Birliği (AfB), "insanlığa karşı suç" uyarısında bulunmuştur. ABD, Avrupa Birliği (AB), Türkiye ve Mısır gibi aktörler acil ateşkes çağrısı yaparken, Çad sınır güvenliğini artırmış ve yeni bir mülteci dalgasına hazırlanmaya başlamıştır. Ancak bu açıklamalar, sahadaki şiddet dinamiklerini değiştirecek bir kapasiteye sahip değildir. Diplomatik söylemle fiili baskı gücü arasındaki fark her geçen gün büyümekte ve HDK'nin sahadaki kurumsallaşmasını kolaylaştırmaktadır.</p>

<p>Uluslararası sistemin en büyük açmazı, Sudan'daki savaşı hala iki generalin iktidar mücadelesi olarak tanımlamasıdır. Oysa bugün yaşananlar bir elit rekabetinden çok daha derindir. Bu yaşananlar toplumsal gruplar, etnik aidiyetler ve insani değerler üzerinden yürütülen kitlesel cezalandırma sürecidir. Bu nedenle insani felaketin önlenmesi yalnızca siyasi bir müzakere meselesi değil, aynı zamanda uluslararası meşruiyetin sınandığı ahlaki bir testtir.</p>

<h3><strong>Sudan'ın geleceği üzerine senaryolar</strong></h3>

<p>Faşir'in düşmesi, Sudan savaşında yalnızca bir dönüm noktası değil, ülkenin geleceğine dair karanlık senaryoların kapısını aralayan bir gelişmedir. Bugün itibarıyla Sudan'da savaşın sona erdirilmesi için ne sahada yeterli denge ne de masada güvenilir bir diyalog zemini bulunmaktadır. Bu nedenle ülkenin önünde fiili bölünme, zorunlu ateşkes ve yeniden tırmanma olmak üzere üç olası senaryo bulunmaktadır.</p>

<p>İlk senaryo, Sudan'ın fiilen iki otoriteye bölünmesidir. Darfur ve güney hattında HDK'nin, kuzey ve doğuda ise Burhan liderliğindeki ordunun hakimiyet kurması, ülkenin 2011'de Güney Sudan'ın ayrılmasıyla yaşadığı travmanın yeni bir versiyonuna dönüşebilir. Bu durumda ülke, etnik temelli yönetim bölgelerine ayrılmış, silahlı aktörlerin kontrol ettiği gevşek bir konfederasyona sürüklenebilir. Bu senaryo, insani felaketin derinleşmesi ve Darfur'daki etnik temizlik uygulamalarının kalıcılaşması anlamına gelecektir. Devlet otoritesinin parçalanması, Sudan’ı Somali tipi bir çöküş modeline yaklaştırabilir.</p>

<p>İkinci senaryo, uluslararası baskıyla şekillenecek zorunlu bir ateşkes sürecidir. Türkiye, Mısır, Çad, Körfez ülkeleri ve ABD gibi aktörlerin eşgüdümlü baskısı, tarafları geçici bir duraklamaya zorlayabilir. Ancak böylesi bir ateşkes, yalnızca sivillerin korunması ve insani yardım koridorlarının açılması açısından anlamlı olacaktır. Nitekim, bu yöntem kalıcı barışın teminatı değildir. Yine de bu senaryo, “nefes alma aralığı” oluşturarak tarafların diplomatik zemine çekilmesine olanak sağlayabilir. Bu durumda bölgesel aktörlerin, özellikle Afrika Birliği ve Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi'nin (IGAD), yeniden arabuluculuk rolünü üstlenmesi kritik olacaktır.</p>

<p>Üçüncü ve en riskli senaryo ise savaşın başkent hattına doğru yeniden tırmanmasıdır. HDK'nin Faşir'de kazandığı hareket serbestisini doğuya taşıması, Hartum ve Nil Vadisi ekseninde yeni cephelerin açılması ihtimalini artırmaktadır. Bu, Sudan'ı büyük ölçekli bir kent savaşına sürükleyebilir. Hava bombardımanları ve topçu saldırılarıyla desteklenen şehir çatışmaları, hem sivil kayıpları artıracak hem de ülkenin altyapısını geri dönülmez biçimde yok edecektir. Bu senaryo, savaşın "Darfur merkezli bir kriz" olmaktan çıkarak ulusal ölçekte bir yıkıma dönüşmesi anlamına gelir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu üç senaryonun ortak sonucu, Sudan'ın yakın gelecekte merkezi bir otorite altında yeniden birleşme olasılığının son derece zayıf olduğudur. Devletin kurumsal kapasitesi çökerken aynı zamanda ekonominin çöküşü, kitlesel göç ve insani kriz ülkenin sınırlarını aşan bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Bu savaş Çad, Güney Sudan ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi kırılgan komşular için doğrudan istikrarsızlık ithalatı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Sudan'daki çatışma, yalnızca iç mesele değil, "Sahel–Kızıldeniz hattının genel güvenlik mimarisini" etkileyecek bölgesel bir krize dönüşmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak Sudan'ın geleceği, askeri zaferlerin değil, insani vicdanın sınavıdır. Uluslararası toplum, çatışmayı "iki generalin iktidar mücadelesi" olarak görmeye devam ederse Faşir örneği Sudan'ın kalıcı olarak bölünmesinin ve milyonlarca insanın ölümle yaşam arasında sıkışmasının sembolü haline gelecektir. Bundan sonrası Sudan'da barışın yeniden inşasına yönelik diplomatik adımların atılıp atılmayacağına bağlıdır. Çünkü Sudan artık yalnızca bir savaş sahası değil, uluslararası sistemin sorumluluk bilincini ölçen bir aynadır.</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Vildan A.</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/fasir-sonrasi-sudan-iki-generalin-savasi-degil-uluslararasi-toplumun-ahlak-sinavi</guid>
      <pubDate>Mon, 03 Nov 2025 16:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/11/fasir.jpg" type="image/jpeg" length="15994"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Batı’nın vicdanı kül oldu Türkiye artık susmayacak]]></title>
      <link>https://www.dirilispostasi.com/batinin-vicdani-kul-oldu-turkiye-artik-susmayacak-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dirilispostasi.com/batinin-vicdani-kul-oldu-turkiye-artik-susmayacak-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Ersoy Dede Gazze'de soykırıma sessiz kalan dünya devletlerine tepki gösterdi. Dede, "Eğer adalet susuyorsa Türkiye konuşacak" diye yazdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Gazze’de çocuklar yanarken Berlin sessiz, Paris kör, Brüksel sağır.</p>

<p>Avrupa’nın o meşhur “insan hakları bildirgesi” artık bir kül yığınıdır.</p>

<p>Batı, kendi yazdığı değerleri İsrail’in bombardıman uçaklarının altında gömdü.</p>

<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alman şansölyeye verdiği mesajın sertliği kimseyi şaşırtmasın.</p>

<p>Çünkü Batı artık ikiyüzlülüğün zirvesindedir…</p>

<p>Kendi medyasına ifade özgürlüğü, Filistinlilere ölüm sessizliği!</p>

<p>Kendi çocuklarına oyuncak, Gazze’deki çocuklara moloz düşüyor!</p>

<p>Türkiye bu rezaletin seyircisi olmayacak.</p>

<p>Biz, bu çağın suskun çoğunluğu değil, direnen azınlığıyız.</p>

<p>Artık diplomasiyle vicdanı karıştırmayacağız.</p>

<p>Eğer adalet susuyorsa Türkiye konuşacak!</p>

<p>Ve bu ses, yalnız Filistin için değil, insanlığın onuru içindir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Ey Batı! Vicdanını Washington’da, kalbini Tel Aviv’de kaybettin.</p>

<p>Artık karşında susan değil, hesap soran bir Türkiye var!”</p></p><div class="article-source py-3 small border-top ">
                        <span class="reporter-name"><strong>Muhabir: </strong>Nusret Odabaş</span>
            </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz-Yorum</category>
      <guid>https://www.dirilispostasi.com/batinin-vicdani-kul-oldu-turkiye-artik-susmayacak-1</guid>
      <pubDate>Sat, 01 Nov 2025 09:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dpcdn.tebilisim.com/crop/1280x720/uploads/2025/11/ser55-10.jpg" type="image/jpeg" length="57720"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
