Batuhan Gülşah
Siyaset biliminde Latince’den gelen “modus vivendi” adlı bir terim vardır. Türkçe’ye “yaşam biçimi” olarak tercüme edilebilecek olan bu ifade; aslında “anlaşmazlık içindeki iki ülkenin, sorunları gelecekte bilinmeyen bir zamana öteleyerek ‘şimdi’yi işbirliği içerisinde geçirmesi” durumunu anlatır. 19. yy’da İngiltere-Fransa, 1945’ten bu yana Almanya-Fransa ilişkileri en canlı örnekler. Günümüzde Rusya ziyaretine dahi birlikte giden Alman-Fransız liderler, tarihte sayısız kez el değiştiren Alsas-Loren sorununu unutmuş değil.
İKİ TARAF DA HIRÇIN
Dönemin Türk dışişleri bakanı İsmail Cem ve Yunan mevkidaşı Yorgo Papandreu’nun 1999’da fitilini ateşlemesiyle iki ülke arasında da 18 yıldır modus vivendi geçerli. Karasularını 12 mile çıkarmak isteyen Yunanistan ve diğer taraftan bunu 6 mil kabul eden ve herhangi bir artırma girişimini savaş nedeni sayacağını geçmişte duyuran Türkiye, kararlarından vazgeçmiş değil. Üstelik Yunanistan’ın bu savı kuru bir şehvet değil; 1982’de düzenlenen Uluslararası Deniz Hukuku Anlaşması’na dayanarak bunu söylüyor. Ancak bu mutabakatta Türkiye’nin imzası (İngiltere gibi hatırı sayılır bazı ülkeler gibi) yok. Uluslarası hukukun temeli, imza koymadığı anlaşmadan hiçbir devletin sorumlu tutulamamasıdır. Fakat dünyanın pek çok ülkesinin imzasının bulunması hasebiyle de meşruiyeti sağlam… Yani çetrefilli bir mevzu.
Tüm bunlara rağmen, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başbakanlığa gelişiyle birlikte, Türk-Yunan ilişkilerinde ekonomik işbirliğine dayalı yeni bir sayfa açıldı.
İŞTE KARŞILAŞTIRMALI GEREKÇELENDİRMELER
CHP’nin tekrardan gündeme getirdiği “Erdoğan, Ege’deki Türk adalarını sistematik olarak Yunanlar’a verdi” iddiası ve buna karşı kıyının dışişleri bakanı Kammenos’un verdiği “Gel de al” cevabıyla gerilen atmosfer, modus vivendi’yi anlamak için güzel bir şans. Önceki gün Kılıçdaroğlu’nun “2019’da seçilince hepsini geri alacağım” dediği adaların gerçek tanımı kayıtlarda “aidiyeti belli olmayan kayalıklar” olarak geçiyor. 1996’da iki ülke, üzerinde 3-5 keçi otlayan Kardak kayalıkları yüzünden işte tam da bu sebeple savaşın eşiğine geldi. Ayrışmayı şöyle anlatalım:
YUNANİSTAN’A GÖRE: Lozan Anlaşması’nda Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adası Türkiye’ye bırakıldı. Dolayısıyla geri kalan adalar Yunanistan’a kaldı. Türkiye’ye verilen yerlerin açıkça belirtilmiş olması, geri kalanın Atina’ya ait olduğunun ispatıdır.
TÜRKİYE’YE GÖRE: Lozan’da adacık ve kayalıklarla ilgili düzenleme yok. “Adacık” ifadesi, anlaşmanın sadece 15’inci maddesinde geçiyor, orada da Oniki Adalar’a bağlı adacıklar (o dönemde İtalyan kontrolündeydi) kastediliyor. Dolayısıyla hukuksal boşluk var. 152 adanın kime ait olduğu belli değil.
Göründüğü gibi iki taraf da son derece mantıklı temellendirmeler geliştiriyor. CHP’nin “Erdoğan sattı” dediği adacıklar tanımının içine Türkiye’ye 3-4 km uzaklıktaki Kardak da giriyor, ülkemize yüzlerce kilometre uzakta, Girit’in altında, Libya Denizi’nde bulunan Gavdos da dahil oluyor. Bu mantıkla gidersek, Gavdos’un da Türk adası olduğu gibi absürt bir sonuç çıkıyor… Dolayısıyla bu konu, giriftliği nedeniyle, insanların milliyetçi duygularını kurcalayarak oy toplama derdine düşülmesi için uygunsuz. Nitekim Yunan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Katrugalos, Kılıçdaroğlu’nun son çıkışına dün cevap vererek “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ülkemize davet etmemizin ne kadar doğru olduğu ortada. Bir tarafta ülkeyi yöneten Erdoğan, diğer tarafta bu sorumluluktan kaçan ve iç siyasette tüketilmesi için milliyetçi-uç söylemlere sığınan ana muhalefet lideri” dedi.
Şimdilik iki ülkenin de modus vivendi ilkesi ve sağduyu ile ötelediği bu hususun gelecekte bir gün büyük gürültü çıkartacak olması kaçınılmaz gibi görünüyor.





