Reklamı Kapat

Bir kitap, bir hayat...

Bu yazımda sizlere Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun edebiyatımıza ve bizlere kattıklarını anlatmaya çalışacağım… Peyami Safa'nın şaheserlerinden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Türk edebiyatında “insan ruhunun derinliklerinde ve labirentlerinde dolaşan ilk roman” olması ve hasta bir insanı ve onun psikolojisini ele alması bakımından önemli bir yere sahip.

Hazırlayan: İstanbul Fatih Uluslararası Anadolu İmam Hatip Lisesi Öğrencileri

Birçok araştırmacı ve yazar tarafından Türk edebiyatında bir ilk kabul edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Tanpınar dediği gibi, “Acının ve ıstırabın yegâne kitabı” olarak hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından başka hiçbir eser olmasa da Türk romanının var olduğuna delil gösterilebilecek kudrette bir eserdir. Romanın genç kahramanı, ayağındaki rahatsızlıktan kurtulabilmek için sayısız doktora görünür ve en nihayetinde havadar bir ortamda, stresten uzak bir istirahat dönemi geçirmesi gerektiğine ikna edilir. Ancak, gerek akrabaları olan bir Paşa'nın Erenköyü'ndeki köşkünde misafir kaldığı dönemde, gerekse kendi evi ve hastaneye gidiş gelişlerinde şuurunu adeta bir facia atmosferinde yoğurur. Peyami Safa'nın çocukluk ve gençlik dönemlerinden fazlasıyla izler taşıyan roman hem umudu ve umutsuzluğu hem de sevinci ve felaketi aynı sayfalara sığdırabilmiş olması bakımından insanın eşsiz bir tarifini sunuyor.

SEVİNCİ VE FELAKETİ AYNI SAYFALARDA

Ömrünün çoğu hastanelerde geçen genç kahramanımız bacağı her gün daha da kötüye gitmektedir, bu durumunu annesinden ve ailesinden saklamaktadır. Tedavisi için sürekli farklı doktorlara da görünse değişen bir durumun olmuyor, her doktor aynı şeyleri söylüyordu. Bir gün akrabaları olan Paşa’nın yanına onun tanığı bir doktora görünmek için gider. Kahramanımız bir yandan da paşanın kendisinden yaşça büyük olan kızana âşıktır, ona duygularını açıklayamamış onun da ne hissettiğini bilmemektedir. Paşa’nın evinde kaldığı günlerde akşamları Paşa’nın kızıyla muhabbet etmektedir. Paşa uyuduktan sonra gecelerce uzun uzadıya sohbetler etmektedirler. Bu sohbetler sırasında kızı gideceği doktorun istediğini öğrenir. Kahramanımız bu duruma bozulsa da bir şey diyemez ancak bir gün muhabbet ettikleri sırada paşanın kızını öper. Kız bu duruma çok şaşırır. Zaman içerisinde Paşa’nın kızı artık onunla konuşmaları azaltır. Bir gün akşam Paşa’nın evine doktorun annesi gelmiş ve aileyle evlilik mevzularını konuştuklarına şahit olmuş. Bunun üzerine üzüntüden ne yapacağını bilemeyen kahramanımız son gittiği doktorun ameliyat olma çığırası aklına gelmişti ilk başlar doktor bacağını kesileceğini söylese de ameliyat ile farklı bir şey olabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Kahramanımız tüm riski göze alarak bunu kabul eder ve hastanede üç aylık uzun bir kalış dönemi başladı. Yattığı oda hastanenin Dokuzuncu Hariciye Koğuşu idi burası kahramanımız için hapishaneden farkı olmasa da sonunda kurtulacaktı rahatsızlığından. Ameliyattan sonra bacağının üstüne basamıyordu ancak bacağı kesilmemişti. Sevdiği kızın evlendiğini öğrenmiş pek umursamamış, artık daha aklı başında bir hayat yaşama kararı almıştı. Hayaller ile yaşamayı bıraktı...

"KENDİMİ EN ÇOK SEVDİĞİM AN,  KENDİME EN ÇOK ACIDIĞIM AN!"

"Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyorum."

"...Bu sefer demir parmaklıklı kapıdan bahçeye girerken, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’na doğru, ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürken... "

İsimde koğuş geçince hapishane ile ilgili bir kitap diye düşünüyordum. Hâlbuki koğuş oda demekmiş. Hariciye de tıpta dış hastalıklar anlamında kullanılıyormuş bunu öğrendim. Kitabı okurken ve paylaşmak istedim.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, genç yaşta yakalandığı ve tüm hayatını etkilediği hastalığı olan bir gencin çektiği acıları ve yalnızlığını, yaşadığı aşk acısı ile harmanlayarak psikolojik tahlil ve betimlemelerle ele almış olduğu bir eser, diyebilirim. Hastane sahnelerdeki betimlemeler ve genç hastanın psikolojisinin aktarımı o kadar iyi ki hastanenin kokusunu ve çektiği acıyı ta içinizde hissediyorsunuz. İlgi çeken bir diğer durum ise romanda geçen yoğun betimlemelerdir. Yazar olayı bizzat yaşadığı için daha samimi geliyor. Sanki karşınızda biri varmış ve o anlatıyormuş gibi oluyorsunuz kitabı okurken.

İKİ HASTA KADAR BİRBİRİNE YAKIN HİÇ KİMSE YOKTUR

Peyami Safa bu eseri eski kadim dostu Nazım Hikmet Ran'a ithaf etmiş.

Ve kitabın arkasında da bulunan Nazım Hikmet'in kitap ile ilgili düşünceleri şöyledir:

"Ben Peyami'nin bu son romanını üç defa okudum, otuz defa daha okuyabilirim ve okuyacağım. Bu kitabın karşısında ben, yıldızlı göklerin sonsuzluğuna bakanve k layetenahi (sonsuz) alemde yeni pırıltılar, o zamana kadar hiçbir gözün görmediği acayip, fakat hakiki alemler keşfeden müneccimin hayranlığını duymaktayım. Eğer ıstırabı, azabı ve nefleyi coşkun bir ciddiyetle duyan öz ve halis halk kitleleri okuma yazma bilselerdi, bu romanın on bin, yüz bin, hatta bir milyon satması işten bile değildir."

Bu eser aynı zamanda bir otobiyografidir. Peyami Safa'nın küçük yaşta "Kemik Veremi" hastalığına yakalanması ve romandaki karaktere isim vermemesi bu ihtimali güçlü kılar. Aşağıdaki alıntı da bu eserin otobiyografi özelliğini gösteriyor.

"Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler. İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur. Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar!"

TARIK KÖRÜR / 9-B/917

 ***

Kelimeler ve hayatımıza etkileri...

 İyi sayılan bir söz ve bir bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha iyidir.  

   İyilik... Bu kelimeyi duyduğunuzda aklınızda canlanan ilk eylem nedir? Hayır kurumlarına bağış yapmak mı? Yoksa fakirleri doyurmak mı? Kan bağışlamak mı?  Ben söyleyeyim mi? Eğer öyle düşünüyorsanız çok aptalsınız. Evet, bu yaklaşımınız çok akılsızca hatta çok cahilce bir yaklaşım… Keşke bu harfler fotoğraf çekebilseydi de ‘aptal’ kelimesini okurken yüzünüzdeki ifadeyi görebilseydim. O beş harflik kelimeyi okurken muhtemelen önce bir şaşırdınız sonra şaşkınlığınıza hafif bir öfke eklendi ve okuduğunuz kelimelere, o kelimeleri yazana (yani bana) kızdınız. Şaşkınlık, kızgınlık ve öfke tüm bu duyguları belki de daha fazlasını o iki heceyi telaffuz ederken yaşadınız. Ama ben o kelimeyi size hakaret etmek için yazmadım, asla. Ben sizin gibi müthiş, akıllı, entelektüel bir okuyucuya sözcüklerin bizi nasıl etkilediğini göstermek için yazdım o kelimeyi.

İYİ KELİMELER İYİLİĞİ BESLER

Bu arada, bazı sözcüklerin neden bu kadar acımasız olduğunu düşündünüz mü hiç? Çok sevdiğiniz bir arkadaşınız öfkelendiğinde ağızından çıkanlar sizi şaşırttı mı hiç? Ya da hayatınızda söylediğinize gerçekten pişman olduğunuz kaç kelime var? Bu kelimeler neden bu kadar keskin ve acımasız?  Neden biliyor musunuz? Çünkü söylediğimiz kötü sözler (sadece kötü sözler) karşımızdakini etkilediği kadar bizi etkilemiyor da ondan. Birine çok güzelsin diyebilmek için o kişinin gerçekten güzel olduğuna inanmanız gerekir (en azından dürüst biriyseniz). Ama birine çok çirkinsin demek için o kişiye karşı biraz nefret gütmeniz yeterli, çünkü eliniz vicdanınıza koyup biraz düşündüğünüzde dünyada kimsenin çirkin olmadığını anlayacaksınız. Peki çirkin kelimesi neden var o zaman? Çok basit, çirkinler kullansın diye. “O halde güzel kelimesini sadece güzeller mi kullanır?” dediniz sanki. Evet, aynen öyle. Güzel kelimeleri sadece güzel insanlar kullanır; çünkü iyi kelimeler, iyiliği besler. İyi kelimeler, bağışlayıcılığı besler. İyi kelimeler; hoşgörüyü, insanlığı, şefkati, saflığı besler. (Aptallık anlamındaki saflık değil gerçek saflıktan bahsediyorum, anlamı çalınan gerçek saflık.) Tabi bunu tam tersi de söz konusu. Özetçe, şahsiyetimiz gün içinde durmadan sıraladığımız kelimelerden barettir. Doğduğumuzdan beri maruz kaldığımız ve de kullandığımız, bizim iyi ya da kötü insan olmamızın en büyük sebeplerinden kelimeler… Kötülüğü telafi edip iyiliğe dönüştürdüğü gibi, en üstün iyilikleri kötülüğe hatta eziyete dönüştürebilen sihirli değneklerdir kelimeler.  

Mahmud ZEYN 

***

Kıbrıs Kahramanı Cengiz Topel...

2 Eylül 1934'te Kocaeli'nin İzmit ilçesinde doğdum memleketim ise Trabzon’du. Lise öğrenimine Haydar Paşa Lisesi’nde başladım ama sonrasında Kuleli Askeri Lisesine devam ettim ve daha sonrasında oradan mezun oldum. Öncelikle kara harp okulunu bitirdim ve asteğmen olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinde göreve başladım. Ama çocukluğumdan beri kuşlar ve uçaklar çok ilgimi çekiyordu. Bu sebeple hava sınıfına girdim ve Kanada'ya pilotaj eğitimi için gönderildim daha sonrasında ilk olarak 1957'de Merzifon 5. Ana Jet Üssü’nde ikinci olarak da 1961'de Eskişehir 1. Hava Ana Jet Üssüne atandım ve 1963'te yüzbaşılığa terfi ettim.

Rum zulmü iyice artmıştı, Rumlar devamlı surette adadaki halkımızı Birleşmiş Milletler Barış Gücünün gözü önünde taciz ediyorlar hatta katlediyorlardı. Özellikle Erenköy'e göz dikmişlerdi çünkü Erenköy'den Mansur Ağa'ya kadar uzanan üç kilometrelik sahil şeridi Kıbrıs ile Türkiye arasındaki nefes borusu gibidir, bu sebeple bölgenin önemi hayati derecedeydi. 1964 yılında Kıbrıslı Türkler mecburen Erenköy'e çekilmişler ve sırtlarını denize vererek savunma hattı kurmuşlar ama denizden de Rum hücum botları Kıbrıslı Türkleri topa tutmuş ve etrafını sararak çember içine almışlar. Civar bölgelerden Rumları kamyonlar ile akın akın tepelere getirerek şunu söylemişlerdir:

VATAN SAĞ OLSUN!

"Görün işte 9 Eylül'ün (İzmir Zaferi) intikamını... Türkleri nasıl denize döküyoruz!"

Kıbrıslı Türkler Ankara'ya bir mesaj çekmişler: "...Durum budur, gelirseniz bizi kurtarırsınız, gelemezseniz de bir sebebi vardır. Vatan sağ olsun!"

Türkiye tarafından iftihar uçuşu yapılacağı bildirildi. Ama Rum tarafı geri çekilmek yerine işi yarın olmadan bitirmek niyetiyle daha yoğun saldırmaya başlayınca bu durumda 14 keşif, 20 bombardıman uçağı Kıbrıs için havalandı ve Rum birlikleri bombalanmaya başlandı bunlar olurken ben ve arkadaşlarım da heyecanla bize görev verilmesini bekliyorduk.

Nihayet emir geldi, hemen hazırlandık ve Kıbrıs semalarına doğru havalandık. Akdeniz semalarındayken içime ihtişamlı bir ruh doldu ve tüylerim diken diken oldu. Bu vakitten sonra ölürsek cennet, kalırsak devlet bizimdir...

KAÇIMIZ CENGİZ TOPEL'İ TANIYOR

Kıbrıs semalarından Rum mevzilerine hücuma geçtik, ilk hücum başarılı olduktan sonra manevra yapıp ikinci hücuma dalacakken bir Yunan uçaksavarı tarafından vuruldum. Hemen uçaktan atlayarak paraşütümü açtım ve iniş yaptım. Biraz sonra Yunan askerler geldi, her ne kadar çatışmaya girsem bile cephanem azdı, sonuç olarak esir düştüm.

Cenevre sözleşmesini ihlal ettiler...

Türlü türlü işkenceler gördüm. Önce işkence ediyorlardı sonra ise daha çok işkence edebilmek için tedavi ediyorlardı. İşkence edile edile şehit oldum, Vatan sağ olsun! Biz sesimizi çıkartmadığımız sürece zulüm dinmez. Bilinçlenmemiz lazım, şuan tam 607 farklı yere Cengiz Topel ismi verildi ama acaba kaçımız Cengiz Topel'i tanıyor...

Recep Talha Sancak

 ***

ŞİİRHANE

Farsça bir şiir…

 

Mezâce eşk bes müşkülpesent est

Gabûle eşk ber câyi bolend est

“Aşkın mizâcı bayağı titizdir,

Aşkı kabullenmek erişelemez bir noktadadır.”

 

Şekâre eşk neboved her hevesnâk

Nebended eşk her seydi be fetrâk

“Aşkı avlamak heves işi değildir

Aşk her tuttuğunu koparmaz.”

 

Taha Hasanniazi / İran...

10 Haz 2021 - 06:06 - Analiz-Yorum


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Diriliş Postası Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Diriliş Postası hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Diriliş Postası editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Diriliş Postası değil haberi geçen ajanstır.




Anket Önümüzdeki Seçimleri Kim Kazanır?