Azerbaycan Bakü’de gerçekleştirilen “2’nci Avrasya Hukuk Kurultayı” oldukça renkli ve hareketli geçti. Hafta sonu başlayan programımızda Azerbaycan’ın başşehri Bakü bu önemli organizasyona ev sahipliği yaptı. İlki, 2013 Eylül’ünde Saraybosna’da rektörlüğüm sırasında yapılmış olan bu önemli Sempozyumun ikincisine hatırlanarak konuşmacı olarak davet edilmek güzel bir sürpriz oldu.

Azerbaycan ve Türkiye’den ilgili bakanlık yetkililerinin, diplomatik temsilcilerin ve seçkin akademisyenlerin katılımı ile gerçekleşen Sempozyum, insanlığı ortak akla, vicdana ve adalete davet ederken, yapılagelen çifte standartlara akademik gerekçelerle ve örnekleriyle eleştiriler yöneltildi.

Milletlerarası hukukun ve uluslararası teşkilatların birçok noktada düştüğü çaresizliğe dikkat çekilirken Ruanda’dan Arakan’a, Filistin’den Bosna Hersek’e kadar geniş bir coğrafyada yaşanan hukuk ve insan hakları ihlalleri, “milletlerarası hukuk” perspektifi ve ciddiyeti altında ele alındı.

Sempozyum öncesinde, sırasında ve sonrasında farklı ülkelerden meslektaşlarımızla buluşma ve müzakere fırsatı bulmak karşılıklı katkı sunmak için iyi bir fırsat oldu. Bu organizasyonda 22 ülkeden yüzlerce akademisyen ve uygulamacının bildirileri dopdolu ve renkli bir atmosfer sağladı.

Sempozyum sırasında ilginç bir olay da yaşadım: Karabağ konusunda objektif kalemlerin şahitliğiyle bilinen tarihi gerçeklere dikkat çeken konuşmamın giriş kısmı, Azerbaycan Rus Konsolosluğunu rahatsız etmiş. Buna şahıs olarak üzüldüğümü belirtmek istiyorum. Tarihi gerçekler, günlük politikaların üzerinde değiştiremeyeceğimiz gerçeklerdir. Kafkasya bölgesinin demografik yapısının Rusya Çarlığı ve sonrasında defalarca değiştirilmesi gizlenebilecek bir sır değil. Ne Rus halkı ne de Ermeni halkının yöneticilerinin o dönemlerde aldıkları kararlardan tabii ki bu halklar sorumlu değiller. İnsanlar ve milletlerin kaderlerini belirleyen kararlar hele ki o dönem şartlarında Rus veya Ermeni halklarına sorulmamıştır. Fakat o dönemlerin yöneticilerinin karar ve icralarından dolayı belgelerle ispatlanacak şekilde akademik açıdan eleştirilmeleri de akademik özgürlüğün önemli bir parçasıdır.

Bunun yanında, Slav halklarının 1820 öncesinde Kuzey Kafkasya’nın çok uzağında olduğunu ve bölgede sadece otohton (yerli) halkların yaşadığını; “Büyük Kafkas Sürgünü” ve sonrasında yaşanan göç gerçeğine dikkat çekmiş olmam da ayrıca rahatsızlık vermiş olmalı. Fakat Kuzey Kafkasya veya Karabağ örneklerindeki gibi başka ülkeleri işgal ederek halklarını topraklarından sürmek, zamanın unutturacağı bir durum değil. Hangi millet ve dinden olursa olsun nesilden nesile aktarılan unutulmayan tehcir ve göç hatıraları kolay unutulmaz.

Hele ki, topraklarının yüzde 20’si BM kararlarına rağmen işgal altında tutulan Azerbaycan’ın yaşananları unutmasını beklemek veya kendi başkentinde buna dikkat çeken bir konuşma yapmaktan rahatsız olmak da ayrıca rahatsız edici. Karabağ’daki işgal devam ettikçe her gün sürekli olarak tekrarlanan, hukuk diliyle söylersek “temadi halinde” olagelen milletlerarası bir hukuk suçu işlenmeye devam ediyor.

Dünyanın her yerinde dini, dili, etnik kimliği, inançları ne olursa olsun bütün insanların ve halkların barış ve huzur içinde yaşamasını ve barışı şahsen çok arzu ediyorum. Dünyada barış ve huzurun asgari ölçüde sağlanmasının, kan dökülmesinin durdurulmasının yolu, şu anda eli kolu bağlanmış ve içi boşaltılmış milletlerarası hukukun yeninden diriltilmesinden geçiyor.

Bir hukuk alanının amacına uygun şekilde işletilmiyor olması, o hukuk dalının boş ve gereksiz olduğu anlamına gelmez. Bundan, o hukuk alanının yenilenerek ıslah edilerek ve kamuoyu oluşturularak gündemde tutulması gerektiği sonucunu çıkarmalıyız. Milletlerarası hukukun güçsüzlere çifte standartla uygulanması veya hiç uygulanmaması gerçeği, bu hukuka ihtiyaç olmadığı anlamına gelmiyor. Tam aksine, milletlerarası hukuk, uluslararası ilişkiler ve dış politikanın ilke ve kuralları, güçsüzler lehine yorumlanarak uygulanabilmelidir. Bu arayışının mücadelesi verilmezse, güçlüler arasında öteden beri kullanılmakta olan milletlerarası hukukun, ona asıl ihtiyacı olan güçsüz ülkeleri nasıl koruyacağı ve bu önemli konunun gündemde nasıl tutabileceği her zaman askıda kalacaktır.

Ülkemizde birçok hukuk dalı gibi milletlerarası hukuk dalında yetişmiş insan sayısı da iki elin parmaklarını geçmiyor. Hâlbuki Batı Avrupa ülkelerinde, ABD ve Rusya’da konunun uzmanı yüzlerce akademisyeni bulabilirsiniz. Her konuda olduğu gibi işin ehlinin görüşü ve çözüm önerileri isabetli olur. En azından dünyadaki işleyişin böyle olduğunu çok iyi biliyoruz.

Bu vurguyu şunun için yapıyorum: Günlük hayatımızda ceza hukuku davasında ceza hukukunda uzmanlaşmış bir avukatı aramanın haklı bir gerekçesi vardır. Aynı mantık, ticari, davalarda, aile davalarında da geçerlidir. Göz ameliyatı için genel cerraha değil, göz cerrahını tercih ederiz. Uluslararası ilişkilerde, dış politikada ve “milletlerarası hukuk” uyuşmazlıklarında da konunun işin ehli olan uzmanlarca doğru terim ve usullerle tartışılması ve çözümler üretilmesi beklenir.Çünkü Sosyal Bilimlerin herhangi bir alanındaki bir uzmanın, kendi tezim olarak kurduğum “Sosyal Çözümler İçin 5D Değerlendirme Anahtarı”de ifade edilen minimum 5 bileşeni analiz edebilmesi gerekir.

Milletlerarası hukuk, dış politika, uluslararası ilişkiler ve diplomasi gibi alanlarda ülke olarak ne kadar yatırım yaparsanız eliniz o derecede güçlü ve sağlam olur. Aksi halde, ya başkalarının politikalarını izlemek ve inanmak veya uğradığınız haksızlıkları yalnızca söylenmek zorunda kalırsınız.

Bakü sonrasında Antalya’da LASİAD’ın daveti üzerine “Kamu ve Özel Sektör İlişkileri” başlıklı tarama toplantısında dört saat boyunca hukuktan, dış ilişkilere, ekonomiden aileye kadar birçok konuda yöneltilen soruları cevaplamaya çalıştım. Tarama toplantısının verimli bir müzakere olduğunu ve karşılıklı olarak öğrendiğimizi düşünüyorum. Üniversite ile Ticaret ve Sanayinin temaslarının ufuk açıcı ve teoriyi üretmeye yarayacak, aynı zamanda teoriyi test edecek bir zemin oluşturduğuna inanıyorum.

Bu pazar günü ise İstanbul KİYADER’de, hukukun dışında ancak bütün sosyal bilimlerin merkezi araçlarından olarak gördüğüm ve hukuktan sonra ikinci alanım olarak kabul ettiğim “dilbilim” üzerine bir konuşmam olacak. Matematik ve felsefe kadar temel olmasına rağmen “dilbilim”, Türkiye’de uzun yıllar ihmal edilmiş bir alan.

Farklı üniversitelerden dostlarımızın uzun süredir talep ettikleri “dil ve etimoloji” üzerine olacak bu konferansla amacım ilgi duyanlara bu sahada günlük örneklerle yeni kapılar aralamaya çalışacağım. Bütün bilimlerin bir şekilde yararlandığı kelimelerin semantik ve arkeolojik kimliğinden bahsedeceğiz.

Dostlarla bu vesileyle görüşmek üzere…