Köşe yazılarımı okuyanlar ve beni tanıyanlar bilir, ben olaylara ve durumlara başka açılardan bakmayı seviyorum. Görünenlerin arka planında neler olduğunu araştırmak ve bir başka gözle bakarak gazetecilik yapmanın gerekli olduğuna inanıyorum. Geçen hafta, Halk TV’nin iş ve işlemlerini yürütmek üzere TMSF tarafından şirkete kayyım atandı ve yayınları bir süre kayyım tarafından askıya alındı. Türkiye’de hemen, sanki hiç bu konular daha öncede yaşanmamış gibi birden basın özgürlüğü tartışmaları gündeme geldi. Bir gazeteci olarak bu yaşananlara arka pencereden bakma zorunluluğu da bu nedenle ortaya çıktı.
Halk TV, Cafer Mahiroğlu’nun sahip olduğu şirketler grubu içerisinde bir medya kuruluşu. Daha önce Cumhuriyet Halk Partisi'nin eski genel başkanı Deniz Baykal’ın girişimleriyle kurulan bu medya kuruluşu, daha sonra Mahiroğlu tarafından satın alınmıştı ve uzun süredir yayın hayatındaydı. Geçen hafta MASAK ve savcılık harekete geçerek şirketin ticari işlemlerinde usulsüzlük olduğunu değerlendirdi ve bir soruşturma başlatıldı. Gözaltına alınanlar ve hakkında ev hapsi kararı verilenler oldu. Basında ve kamuoyunda ise hiç vakit kaybetmeden hemen, bir basın özgürlüğü tartışması başlatıldı.
Bu medya kuruluşunun haber alanındaki serbest gazetecilik faaliyetleriyle ilgili yıllardır süregelen bir sorun yok. RTÜK tarafından yapılan uyarılar ve yasal işlemler dışında kuruluşa herhangi bir müdahale de olmadı. Dolayısıyla bu operasyon, kurumun gazetecilik faaliyetleriyle ilgili değil. Öğrendiğim açık kaynak bilgilerine göre, 30 milyar liranın üzerinde mali işlem olduğu ve bunun yaklaşık 1 milyar liralık kısmının tartışmalı olduğu belirtiliyor. Kamu kurumu statüsündeki belediyeler ile yapılan ticari işlemlerde kamu mevzuatına ve ihale yasasına uyulmadığı, usulsüz ödemeler yapıldığı iddia ediliyor. Yani burada konuştuğumuz mesele tamamen ticari bir meseledir, ticaret mevzuatına göre yapılması gereken işlemlerdir. Bu ülkede ticaret yapan herkesin yasalara uymak zorunda olduğu gibi, Halk TV’nin de bu kurallara uyması gerekir.
Aslında Türkiye’de medya sektörünün patronaj yapısı incelendiğinde, bu durumun ilk kez yaşanmadığı açıkça görülecektir. Geçmişte Uzan Grubu’ndan Çukurova Grubu’na, Koza İpek’ten son yıllarda Habertürk, Show TV ve TELE1 gibi pek çok kanalın bağlı olduğu holding yapılarına kadar pek çok medya patronu ve kuruluşu benzer hukuki ve mali soruşturmalarla karşı karşıya kalmıştır. Bu operasyonların birçoğu, medya sahiplerinin arkasına sığındığı basın özgürlüğü kalkanından bağımsız olarak doğrudan şirketlerin ticari faaliyetlerindeki mali usulsüzlükler, borç yapılandırmaları, yasalara aykırı fon transferleri veya kamu ihale mevzuatına aykırılıklar nedeniyle TMSF müdahalesine uğramıştır. Geçmişteki bu örneklerde de görüldüğü üzere, mesele hiçbir zaman gazetecilik faaliyeti olmamış, aksine medya gücünün arkasına saklanarak yürütülen ticari ve mali hukuksuzluklar denetime tabi tutulmuştur.
Olayın bu nedenle basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi yanlıştır. Türkiye’de basın ve medya sektöründe çok sayıda şirket faaliyet göstermektedir. Yabancı ortaklı, sahibi yabancı olan ve hatta hükümete muhalif olan medya kuruluşları da bulunmaktadır. Bu kuruluşlar, basın ilkelerine uydukları sürece özgürce yayınlarını sürdürmektedirler.
Türkiye öyle herkesin kafasına göre, kendi çıkarlarına, isteklerine göre davranacağı, basın yayın arkasına saklanıp her türlü yasa dışı faaliyette bulunabileceği bir ülke olmaktan çıkmıştır. Artık daha çok ve hızlı bir şekilde duyan, bakan, gören, analizini en sağlamasını yapan, araştırmalarını en derinlere kadar yapabilen, bağımsız, egemen ve güven temelli oluşmaya başlayan yasalarla idare edilen bir hukuk devletidir.
Basın artık ahbap-çavuş ilişkilerini, ihale takiplerini ve siyasi yandaşlık avantajlarını bir kenara bırakmak, basın etik ilkelerine sadık kalmak ve ticari işlerini kanunlar çerçevesinde yürütmek zorundadır
Halk TV’ye kayyım atanması, bu temizlenme çabasının bir sonucudur. Ticari işlemlerindeki hatalar nedeniyle faaliyetlerine tamamen son vermek yerine, soruşturma sürecinde bu kuruluşun yaşamasını sağlamak amacıyla alınan bir önlemdir. Aslında burada basın özgürlüğü korunmuş olmuyor mu? Daha önce medya ve gazetecilik üzerine yazdığım yazılarda, medyadaki kirlenmenin tek ilacının yine basın ve gazetecilik olduğunu anlatmıştım. Haber verme işini gerçek gazetecilerin yapması, medyadaki kirlenmenin önüne geçilmesinde kritik öneme sahiptir.
Unutulmaması gerekir ki basın kuruluşları aynı zamanda ticari organizasyonlardır. Sadece basın ilkelerine sadık kalmak yetmez, aynı zamanda ticari işlerde mevzuatlara ve kanunlara uymaları zorunludur. Bu ülkede yaşayan her vatandaş kadar, hatta onlardan çok daha dikkatli bir şekilde kanunlara uymak basının asli görevidir.
Halk TV meselesine ve geçmişteki benzer kanal operasyonlarına da tam bu gözle bakmak gereklidir. Kolaycı yöntemleri seçmek, arka planda yaşananları görmezden gelmek ve meseleleri halının altına süpürmek, Türkiye gibi büyük bir ülkenin asla yapmaması gereken bir hatadır. Unutmayalım ki istisna yaratmak, haklıların hakkını yok eder. Tek istisna, namuslu ve hukuka uygun yaşayan bireyleri ve kuruluşları, usulsüz işlem yapanların karşısında korumak olmalıdır.