Türkiye, kendi öz benliğine dönmeye gayret ettiği, bu yönde büyük mesafeler kat ettiği her dönemde darbelerle karşılaştı. Ülkenin bağımsızlaşması ve refaha kavuşması yönündeki tüm hamleler daima akamete uğradı. Bunun tek istisnası 15 Temmuz kalkışmasına halkın, devletiyle birlikte karşı durması olmuştur. O karanlık günde halk, eğer devletiyle ve devletinin başındaki lideriyle birlik içinde olmasaydı, bugün nasıl bir felaketle karşılaşacağımızı düşünmek bile istemiyoruz…

Ülkemizin sağ-muhafazakâr ve milliyetçi kesimlerini iki yüz yıl sonra ilk defa Milli Bir Duruş etrafında bir araya getiren bu anlayış, kısa süre içerisinde yerli kimliğiyle temayüz eden ve bugüne kadar sağın içinde yer almayan, fakat memleketin bağımsızlığı konusunda tavır sahibi kesimlerin de bu cepheye destek vermesini sağladı.

İki yüz yıldır özlemini çektiğimiz bu buluşma neden önemli?

Yeni Osmanlılar ve sonrasında zuhur eden Jön Türkler, İttihat Terakki’nin kurulmasını sağlamışlardı. Ülkemizdeki Türkçü, Batıcı ve İslamcı düşüncenin temellerini atan bu çevreler, birbirinden farklı gibi görünen bu ideolojileri kurumsallaştırırken, bize de sağcı ve solcu olarak tanımlanan siyasi formülasyonları miras bıraktılar. Bu ideolojilerin teorik altyapısını hazırlayan kişilerin her biri ülkeyi kurtarmak gibi bir misyona sahipti ve görünürde vatanseverdi.

Söylemlerinde devleti yıkmak, ülkeyi sömürgecilere peşkeş çekmek gibi düşünce ima yoluyla dahi yer almamıştı. Ortaklaştıkları nokta Abdülhamid’in idaresinin baskıcı olduğuydu ve meşrutiyet idaresi gelip, padişah tahttan düşürüldüğünde her şeyin yoluna gireceğiydi. Oysaki 1909’da Sultan devrilip, sürgüne gönderildikten sonra işbaşına gelen İttihatçılar beş yıl geçmeden ülkeyi savaşa soktular ve dokuz yıl sonunda ülkeden geriye Anadolu’nun küçük bir kısmından başka bir şey kalmadı. Enver Paşa Turancı, Sadrazam Said Halim Paşa İslamcı, Abdullah Cevdet ise Batıcıydı. Hiç birisinin kötü niyeti yoktu belki ama izledikleri politikanın memleketi getirdiği durum ortadaydı.

Bugün Namık Kemal, Tunalı Hilmi, Ziya Gökalp, Mizancı Murat, Mehmet Akif, Prens Sabahattin, Ahmet Rıza gibi her biri birbirinden farklı bu şahsiyetler eliyle üretilmiş en temelde sağ-sol diyebileceğimiz iki asırlık bir siyasi maceramız var. Abdülhamid’e karşı kimi zaman şiddetli, kimi zaman örtülü sürdürdükleri mücadelenin aslında, Sultan’ın şahsında 1000 yıllık devletin temellerine karşı olduğunu kimi sonradan anladı, fakat enkazın altında kalmaktan kurtulamadılar.

Sultan’a ve dolayısıyla devlete karşı giriştikleri her hamlede “ülkenin çıkarı”nı gözetme iddiasındaydılar. Bunun için kimi Fransa’dan, kimi İngiltere’den kimisi ise Rusya’dan destek istemekte beis görmediler. Hatta Abdülhamid’e karşı Ermeni komitacılarla İT bünyesinde bir araya gelmeyi deneyenler dahi oldu. Dergilerini kimi zaman Fransa’nın, kimi zaman İngiltere’nin kimi zaman da Osmanlı düşmanı Mısır Hidivlerinin desteğiyle sürdürdüler. En temel hataları da burada başlıyor zaten. Devletimizin ya da idarecilerimizin politikalarının düzelmesini, düşman devletlerin memleketimize baskı kurmasında aradılar. Tıpkı bugün Alman Cumhurbaşkanı tarafından taltif edilen Can Dündar örneğinde olduğu gibi. Düşmanlarımızın gölgesinde kurtuluş arayanlar, daima hüsrana uğradılar.

15 Temmuz günü devleti alçak bir saldırıdan kurtararak, uçurumun kenarından döndüren millet, tüm bu ideolojik kavram ve kamplaşmaları da boşa çıkartmış durumda. Artık ne sağ var, ne de sol. Kendi ikbalini değil, vatanın selametini düşünenler, ideolojik kamplaşmaların ya da bu ideolojilerin ister istemez himayedarı durumundaki Batılı ve Doğulu sömürgecilerin tasallutundan kurtulup tek bir cephede buluşmak zorunda.

Bu cepheye bundan dolayı yerli ve milli diyoruz. Çünkü her ne surette olursa olsun, dışarıdan yardım istemeyecek, problemlerini kendi öz gücüyle çözecek, şu ya da bu ideolojinin neferi değil, Anadolu’da inşa ettiği 1000 yıllık devletinin gölgesi altında yaşamayı Karun hazinelerine değişmeyecek insanların ittifakıdır bu.