“Bizde hasta, cezalandırılması lazım bir kabahatli ve her türlü cefaya layık bir mücrimdir. Tatsız tuzsuz yemekler yemek, iğrenç sıvılar içmek, kapalı odalarda günlerce mahpus kalmak, yığın yığın sargılar taşımak gibi işkencelere bizde ‘tedavi’ ismi verilir. Hâlbuki Almanya’da rejim yemeklerinin tiksinmeyecek hâle gelmesi, fen adamlarının çalışma mevzuunu teşkil ediyor. Koca kimya fabrikaları, ‘hasta yemekleri’ için lazım gelen nitelikli tuzlar, sirkeler, turşular, salçalar, şekerler yapıyor ve hastalığa karşı tahammülü kolaylaştırıyor. Hatta et yiyemeyenler için bir nevi bitkisel et yapıldığını ve bundan fileto, biftek pişirildiğini işitmiştim. Hastane binaları, büyük bahçeler, havuzlar, fıskiyeler ortasında yükselmiştir. Temiz kıyafetli hasta bakıcıların ‘güler yüzlü’ çehreleri çevreyi neşelendirir. Acıyı hatırlatan hiçbir renk, şekil ve koku yoktur. Rahatsız oldum, zira ben bir İstanbul hastası idim!”
*
Yukarıdaki satırlar Ahmet Haşim’in “Frankfurt Seyahatnamesi” isimli kitabından…
Önleri asık suratlı insanlarla dolu muayene odaları, telaşlı insanların koşuşturduğu koridorları, zorla konuşan ‘yarım yamalak’ cümleli görevlileriyle hastaneler konumuz…
*
Yaşları yüzüne vurmuş, tecrübelerinin kırıştırdığı suratlarıyla insanlar, “ümitle” bakıyor muayene odasındaki kapıya… Ara sıra gıcırtıyla açılıp kapanıyor, içerideki floresan lambanın soğukluğu, renksiz badana duvarlara vuruyor.
Tahammüllerin düşürdüğü başlarıyla hastalar, acı ve korkunun birleştirdiği hoşgörüleriyle hiç konuşmuyor; hatta kımıldamıyor, sadece bekliyor.
*
Aralanan muayene odasının içinden dışarıya iyot, eter, ifrazat, ilaç, ter, nem, kan kokusu yayılıyor…
Dışarıdaki hayat ile içeridekini birbirinden ayıran bu koku, adeta hastanelerin ruhu. Ve beyaz gömlekli güçlü bir ses, endişeyle bekleyenlerden birini işaret ediyor. Beklemek azabının bitmesiyle kalabalık arasından “şanslı” biri, muayene odasına yalpalayarak, ağır aksak, yorgun adımlarla giriyor. Birkaç dakika sonra geleceğine dair söylenecek çok önemli şeylerin tahminleriyle, merakıyla…
*
Bütün şehir, bütün sıradan koşuşturmalar, hatta bütün hayat, unutulacak kadar geride kalıyor hastane koridorlarında…
Dış kapıdan içeri bir sedye girdiğinde bir ‘merhamet’ kaplıyor bedenini ve günlük kavgalar, hırslar anlamını yitiriyor hemen.
*
Hasta odalarındaki iki hasta kadar birbirine yakın başka kimse yoktur herhalde. Aynı acıları çekenleri, ne telaşlı yakınları ne de tedavilerinde hastasının psikolojisine yer vermeyen açık sözlü, duygusuz doktorlar anlayabilir. Ağrıların “rengini soldurduğu” yüzündeki bıkkınlık ile hayatta kalmaya direnen hasta, yatağında acıyla küçülür de küçülür.
Hastanelerin rengi soluktur.
Beyaz duvarları, beyaz örtüleri, beyaz masaları, beyaz dolapları, beyaz gömlekleri, beyaz sargı ve beyaz pamuklarına inat…
Bütün bu soğuk beyazlar, nihayetinde sarılacağı beyaz örtüye ön hazırlık belki de…
*
Hasta yatağındaki insan, ızdırap ile ruhunu her zamankinden daha ağır hissediyor. Yine de küçük ümitler iliştiriyor yastığına. Hemşireler, meslekî otoriteleri ve meslekî kokularıyla içeri giriyor. Kapının açılmasıyla, koridordaki insan sesleri, uğultular da odaya sızıyor. Kaburgaları dışarı çıkmış, kolları ve bacakları incelmiş yatağındaki hastanın göğsü, ürpertiyle inip kalkarken, hayatın özeti de tam da burada kendini gösteriyor, “her çare arayan insan bir gün hastalanır ve sonra ölür.”