Güvenliğin önemini ve anlamını kavrama adına stratejiyle ilgili yazdıklarım oldukça önem taşımaktadır. Güvenlik kelimesinin köklerini inceleyen araştırmacılar, güvenliğin çıkış noktasının birey olduğunu ifade ederken, Fransız İhtilali sonrasında güvenlik, devletin amaçları arasında görülmeye başlanmıştır. Kavram, 17. yüzyıl siyasi krizleri sonrası Avrupa’nın yeni yapılanmasında önemli bir değişime uğramıştır. 1648 Vestfalya Antlaşması ile tescillenen, Avrupa’da kral-devletten ulus-devlete geçiş süreci o dönem için yeni bir egemenlik modelini ortaya çıkartmıştır. Bu modelde, bireye atfen kullanılan çoğu kavram gibi güvenlik kavramı da devletle ilişkilendirilerek kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle 18. yüzyılın sonrasında, Avrupa siyasi düşünce hayatında etkili olan milliyetçilik ve eşitlik gibi fikirler ışığında, birey ile devlet arasında kurulan organik bağ, güvenliğin kolektif bir durum olarak görülmesine yol açmıştır.

1929 yılındaki Büyük Buhran sonrasında ise uluslararası ilişkilerin tanımlayıcı bir öğesi olarak ulusal güvenlik, Amerika dış politikasındaki değişimin meşrutiyet kaynağı olup daha önce ulusal çıkarlar çerçevesinde sunulan fikirlerin dayanak noktasını oluşturmuştur. Ulusal çıkarlar, ülkedeki güçlü ulusların alt gruplarının ekonomik çıkarlarını temsil ettiğinden, ulusal güvenlik çıkarı gibi ortak iyiyi çağrıştıran bir kavrama geçiş önemlidir. Bu görüş, uluslararası ilişkiler teorilerini politika belirlemede kullanan ABD ile ilgili olarak güvenliğin evrimini anlamada önemli bir yere sahiptir. Ancak ulusal çıkar yerine kullanılan ulusal güvenlik çıkarı kavramının toplumu ne derece kapsadığı da sorgulanmaya değerdir, çünkü güvenlik, doğası ve gelişimi itibarıyla güçle yakından ilgili bir kavramdır.

II. Dünya Savaşı sonrası küresel sistemin iki kutuplu yapısında güvenlik, ulusal çıkarın geldiği son nokta olarak sorgulanmadan, olduğu gibi ve en son haliyle kullanılmaya devam etmiştir. Bu dönemde yapılan çalışmalar daha ziyade devletlerin birbirlerine nasıl stratejik açıdan üstün gelebilecekleri noktasına yoğunlaşmıştır. Bu stratejik üstünlük çabasında, bloklar arası güvenlik algılarının iki farklı ideolojiden beslendiği söylenebilir. ABD’nin başını çektiği blokta yer alan hükümetlerin ulusal güvenlik politikaları, sermayenin kapitalist süreçlerle birikip artmasının önünde engel olan ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) başını çektiği blokta yer alan hükümetler tarafından benimsenen komünizmi tehdit olarak görmüştür. SSCB’nin ulusal güvenlik politikaları da yine bu ortamda şekillenmiştir. Soğuk Savaş sürecince ortaya konulan güvenlik yaklaşımlarının arkasındaki fikirler bu açıdan ideolojik temellere sahiptir.

Dönemin ulusal güvenlik politikaları, uluslararası ortamda etkili yöneticiler ve bunlarla masaya oturma hedefindeki gelişmekte olan ülkelerin hükümetleri tarafından kaynakların sömürülmesi, silah ve petrol temini ile askeri teknolojinin geliştirilmesi gibi unsurlara dayalı olarak oluşturulduğundan, toplumların farklı güvenlik sorunları siyaset gündeminin üst sıralarında yer bulamamıştır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, hükümetlerde söz sahibi olanlar ile yönetilenlerin güvenlik sorunlarının aynı olmadığıdır. Soğuk Savaş süresince vurgu yapılan askeri ve ekonomik temelli güvenlik sorunlarına yönelik hamleler ülke vatandaşlarının çoğu için olumlu bir gelişme yaratmazken, yönetim kademesindeki kişilerin genellikle endüstriyel iş kollarının desteğiyle koltuklarında oturuyor olmaları önemlidir. Toplumun bazı ayrıcalıklı kesimlerinin güvenlik sorunları, ulusal güvenlik politikasına yansıyarak bir anlamda tüm topluma mal edilmiş olmaktadır. Bu bakış açısıyla irdelendiğinde, geleneksel güvenlik yaklaşımının askeri tehditleri ve güçlü mukavemet gereğini vurgulayan, statüko eğilimli ve devletleri merkeze alan yapısını algılamak daha da kolaylaşacaktır.

Güvenlik uzun yıllar bu şekilde kurgulandığından, uygulanan politikaların eleştirilmesi de bir hayli zorlaşmıştır. Yöneten ile yönetilenin güvenlik sorunları arasındaki çelişki devam ederken, 1990’larda Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yaşanan gelişmeler, güvenlik kavramının önemsel açıdan olmazsa olmazlığını bir kez daha ortaya koymuştur. Bu süreçte güvenliğin genişlemesi iki yönde meydana gelmiştir.

Ulusların güvenliğinden grup ve bireylerin güvenliğine, ayrıca uluslararası sistemin güvenliğine doğru bir gelişme olarak ortaya çıkmıştır. Genişlemeden kasıt, daha liberal fikirler ışığında analiz birimlerinin değişmesi temel alınarak gerçekleşen hızlı, dikey bir genişlemedir.

Güvenliğin kimin sorumluluğunda olduğunun sorgulanmasına bağlı olarak ortaya çıkmış,bu durum yatay genişleme olarak görülmüştür.

Bugün küresel sisteme bakıldığında, devletlerin iç ve dış güvenlikleri için ayırdıkları bütçelerin devasa boyutlara ulaştığı görülmektedir. Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, küresel askeri harcamalar tarihi seviyelere yükselmiş olup, dünya genelinde iç ve dış güvenlikleri için en çok harcama yapan ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Çin, Rusya, Almanya ve Hindistan gelmektedir. Türkiye’de hatırı sayılır bir miktarı güvenlik konusunda gözden çıkarmaktadır ancak, son yıllarda yerli üretim savunma ve güvenlik konularında yürüyen millileşme hareketi bu harcamaları belli bir oranda azaltmıştır. Özellikle ABD, tek başına küresel askeri harcamaların üçte birini gerçekleştirirken, Çin, Rusya ve Avrupa ülkeleri de artan jeopolitik riskler ve tehdit algıları doğrultusunda savunma bütçelerini sürekli olarak katlamaktadır.

Küresel ölçekte yaşanan bu dönüşüm ve geleneksel tehditlerin kabuk değiştirmesi, Türkiye'yi de savunma ve güvenlik mimarisinde köklü yenilikler yapmaya yöneltmiştir. Türkiye, artan bölgesel riskler ve asimetrik tehditler karşısında dışa bağımlılığı en aza indirmek amacıyla yerli ve milli savunma sanayii hamlelerini en üst seviyeye taşımıştır.

Türkiye, savunma ve iç güvenlik kapasitesini tahkim etmek için kaynaklarını güçlü bir şekilde artırmaktadır. Son yıllarda savunma harcamalarını GSYH oranında artırarak NATO'nun öncelikli hedeflerini karşılayan ülkeler arasında yer alan Türkiye, önümüzdeki dönem bütçelerinde de savunma ve iç güvenlik harcamalarına trilyonlarca liralık kaynak ayırmaktadır. Özellikle silah, mühimmat ve kritik bileşen tedarikine yönelik ödeneklerdeki rekor artışlar, yerli seri üretim hatlarının hızlandırılmasına imkan tanımaktadır.

Türk savunma sanayii , insansız hava araçlarında (İHA - SİHA) elde ettiği küresel başarıyı, KIZILELMA, HÜRJET ve çok katmanlı hava savunma sistemimiz olan ÇELİKKUBBE gibi çatı projelerle taçlandırmıştır. Bu sistemler sadece askeri birer güç unsuru değil, aynı zamanda ülkenin teknolojik bağımsızlığının ve bireysel , toplumsal güvenliğinin teminatı olarak konumlanmaktadır.

Türkiye'nin güvenlik alanındaki kabiliyetleri iç talebi karşılamakla kalmamış, savunma ve havacılık ihracatında milyarlarca dolarlık hacme ulaşarak uluslararası alanda stratejik bir aktör olmasını sağlamıştır.

Ortaya atılan bütün kavramlar masaya yatırılıp incelendiğinde, yeni tehdit türlerinin ve dolayısıyla bunları alt etme yöntemlerinin dikkate alınarak üretildiği görülür. Güvenliğe yönelik tehditler artık yalnızca komşu ülkelerin ordularından değil, ekonomik çöküş, politik baskı, kıtlık, aşırı nüfus artışı, terörizm, suç ve hastalıklar gibi durumlardan oluşmaktadır. Tüm bu sorunlar, temelde var olan devletler sisteminden kaynaklanan yapısal sorunlardır.

Yaşanan krizler devletlerin üstünlük mücadelesi olarak yansısa da özünde hükümetlerdeki egemen güçlerin ortaya koyduğu politikaların birer sonucudur. Sorunlara yaklaşımda temele inilmediği müddetçe, uzun yıllar boyunca devletle ilişkili bir kavram olarak geliştirilen güvenliğin özüne müdahale etmeden yatay genişlemeyle birlikte yeni tehditlerden bahsediyor olmak, bireysel güvenlik ve ortak güvenlik gibi kavramların havada kalmasına yol açmaktadır. O nedenle güvenliğin ilkelerinin, hangi amaç ve kaygılarla gerçekleştirildiğinin sorgulanması büyük bir önem taşımaktadır.