Her şey Yılmaz Erdoğan'ın Netflix'te yayınlanan Organize İşler: Karun Hazinesi dizisindeki bir sahneyle başladı. Türklerin İslamiyet öncesindeki inanç geleneğinde önemli bir yere sahip olan kam davulu, uyuşturucu ticaretiyle ilişkilendirilen, suçun ve yozlaşmanın hâkim olduğu bir ortamda gösterildi. Sosyal medya ayağa kalktı. Bazı izleyiciler bu sahneyi Türk kültürüne ve eski Türk inançlarına yapılmış bir saygısızlık olarak değerlendirdi.

Doğrusu, ben de böyle bir sembolün neden özellikle o sahnede tercih edildiğini merak ediyorum. Yılmaz Erdoğan bunu bilinçli bir gönderme olarak mı kullandı, yoksa yalnızca dekoratif bir unsur olarak mı gördü? Bilmiyoruz. Ancak bir sanat eserinde kültürel sembollerin kullanımını sorgulamak başka, sanatçının niyetini herhangi bir kanıt olmadan mahkûm etmek başka..

Fakat benim asıl dikkatimi çeken, bu sahnenin ardından başlayan tartışmanın kendisi oldu. Bir kam davulundan yola çıkıldı, mesele Tengri inancına geldi. Oradan Türklerin İslamiyet'i kabulüne, nihayet gençlerin Müslümanlıktan uzaklaşıp uzaklaşmadığına kadar uzandı.

Ve gördüğüm kadarıyla bu tartışmanın önemli bir bölümü, konunun tarihsel arka planı yeterince bilinmeden yürütülüyor.

Önce şu kam davulunun ne olduğuna bakalım.

Kam, eski Türk topluluklarının bazı inanç geleneklerinde ruhani törenleri yöneten kişiye verilen isim. Kullandığı davul ise sıradan bir müzik aleti değil. Özellikle Altay ve Sibirya Türklerinin geleneklerinde kutsal anlamlar taşıyan, üzerinde güneş, ay, hayvan ve hayat ağacı gibi semboller bulunan bir ritüel aracı.

Antropolog Leonid Potapov'un Altay Türklerinin inanç dünyasına ilişkin çalışmalarında da bu davulun yalnızca bir çalgı olmadığı, törensel biçimde hazırlandığı ve kutsallaştırıldığı anlatılıyor.

Dolayısıyla mesele, ekranda herhangi bir davulun görünmesinden ibaret değil.

Bir topluluğun tarihsel hafızasında kutsallık taşıyan sembolün nasıl temsil edildiğiyle ilgili.

Ama buradan hareketle bütün bir Türk tarihini İslamiyet'le kavga ettirmeye kalkışmak da başka bir yanlış.

Çünkü Tengri, Türklerin İslamiyet öncesindeki inanç dünyasının merkezinde yer alan kavramlardan biri. 8. yüzyılda dikilen Orhun Yazıtları'nda Tengri'den söz ediliyor. Hükümdarlığın meşruiyetinden evrenin düzenine kadar uzanan bir inanç anlayışı var.

Ancak bugünkü sosyal medya Tengriciliğiyle 1300 yıl önceki Türklerin yaşadığı inanç sistemini birebir aynı kabul etmek tarihsel gerçeklerle bağdaşmıyor.

Türklerin İslamiyet'le tanışması da sanıldığı gibi bir gecede gerçekleşmedi. 751 Talas Savaşı önemli tarihsel dönemeçlerden biriydi. 10. yüzyılda Karahanlıların Müslümanlaşmasıyla süreç yeni bir boyut kazandı. Farklı Türk topluluklarının İslamiyet'i benimsemesi ise yüzyıllara yayıldı.

Ve Türkler Müslüman olduktan sonra Türk olmaktan vazgeçmediler.

Dillerini, törelerini, devlet geleneklerini ve kültürel hafızalarını yeni inançlarıyla birlikte yaşattılar. Eski Türkçeden gelen Tanrı kelimesi bile İslamiyet sonrasında Allah karşılığında kullanılmaya devam etti.

Şimdi gelelim bu tartışmanın belki de en önemli tarafına..

Marmara Üniversitesi’nden Melih Çoban'ın 24 Şubat 2026'da Religions adlı uluslararası akademik dergide yayımlanan araştırması tam da bu meseleye ışık tutuyor.

Araştırmanın başlığı, Türkçesiyle, “Köklere Dönüş mü? Günümüz Türkiye'sinde İslam'a Bir Meydan Okuma Olarak Tengricilik.”

Çoban, sosyal medyada Tengricilik içerikleri paylaşan 21 hesabı inceleyerek dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. İncelenen hesapların bir bölümü eski Türk inançlarına odaklanırken önemli bir bölümünde siyasi ve kültürel kimlik tartışmaları da öne çıkıyor.

Araştırmanın temel bulgusu şu: Türkiye'deki güncel Tengricilik görünürlüğü, henüz kitlesel bir din değiştirme hareketi olarak değerlendirilemez. Bununla birlikte belirli çevrelerde siyasi, kültürel ve kimlik temelli tepkilerin ifadesi hâline geliyor.

İşte benim üzerinde durduğum mesele de tam olarak bu.

Acaba gençlerin bir bölümü İslamiyet'i terk ettikleri için mi Tengriciliğe ilgi duyuyor, yoksa kendilerine sunulan din ve kimlik anlatılarını sorguladıkları için mi tarihsel köklerine yöneliyor?

Bu iki sorunun cevabı aynı değil.

Üstelik bir insanın Göktürk tarihine ilgi duyması, Orhun Yazıtları'nı okuması, eski Türk sembollerini kullanması neden mutlaka İslamiyet'e karşı bir tavır olarak değerlendirilsin?

Türk tarihini İslamiyet'le başlatmak ne kadar yanlışsa İslamiyet'ten sonraki bin yılı Türk tarihinden çıkarmaya çalışmak da o kadar yanlış.

Bilge Kağan bizim tarihimizde. Satuk Buğra Han da..

Orhun Yazıtları bizim kültürel mirasımız. Kutadgu Bilig de..

Ahmet Yesevi de bu milletin tarihinde, Yunus Emre de..

Birini sahiplenebilmek için diğerini reddetmek zorunda değiliz.

Fakat bir başka gerçeği de görmezden gelmeyelim.

Gençlerin dinle kurduğu ilişki değişiyor. Bazı gençler dinî otoriteleri daha fazla sorguluyor, geleneksel dindarlık biçimlerine mesafe koyuyor. Bununla birlikte Allah'a inanmaya ve kendisini Müslüman olarak tanımlamaya devam eden geniş bir kesim de var.

Bütün bunları tek bir “gençler dinden uzaklaşıyor” cümlesine sığdırmak mümkün değil.

Belki de asıl sormamız gereken soru şu:

Gençler İslamiyet'ten mi uzaklaşıyor, yoksa kendilerine sunulan din anlayışından mı?

Din adına konuşanların davranışları, siyasetin dinle kurduğu ilişki, gençlerin sorularına verilen cevaplar ve kültürel kimlik arayışları bu tartışmanın dışında tutulabilir mi?

Bence tutulamaz..

Bir de sosyal medyanın yanıltıcı etkisini hesaba katmak gerekiyor. Bir düşüncenin çok konuşulması, milyonlarca insan tarafından benimsendiği anlamına gelmiyor. Birkaç bin kişinin oluşturduğu dijital görünürlükten hareketle bütün bir genç kuşağın inanç değiştirdiği sonucuna ulaşamayız.

Yılmaz Erdoğan'ın dizisindeki kam davulu sahnesine geri dönersek..

Elbette eleştirilebilir. Hatta kültürel sembollerin rastgele kullanılmasının neden rahatsızlık yarattığı da konuşulmalı. Ama bu tartışmayı bir sanatçıyı linç etmenin ya da Türk tarihini ikiye bölmenin aracına dönüştürmemek gerekiyor.

Çünkü bizim tarihimizde Tengri de var, İslamiyet de..

Ve bu iki tarihsel dönemin birbirine nasıl bağlandığını anlayabilmek, birbirini yok saymaktan çok daha fazla bilgi gerektiriyor.

Sonuçta bir kam davuluyla başlayan tartışma, bizi aslında çok daha önemli bir sorunun eşiğine getirdi.

Biz gençlere kendi tarihimizi yeterince anlatabildik mi? İslamiyet öncesi Türk kültürünü de, bin yılı aşan İslam medeniyeti tecrübemizi de bütünlüğü içinde öğretebildik mi?

Yoksa bir bölümünü görmezden gelip diğer bölümünü kutsallaştırırken, gençleri kendi tarihlerini sosyal medyanın birkaç dakikalık videolarından öğrenmek zorunda mı bıraktık?

Bence kam davulundan çıkan asıl ses bu..

Ve o sesi duymamız gerekiyor.