İki kare fotoğraf:

İlki Ağrı’nın Bezirhane Köyü’nden… Bahçede arkadaşlarıyla oynarken kaybolan ve hâlâ haber alınamayan 3 buçuk yaşındaki dünya meleği Leyla Aydemir’in çipil çipil mavi gözleriyle objektife yansıyan gülümsemeli yüzü…

İkincisi Sakarya’dan… Dört ayağı kesilmiş bir minik köpeğin sargılar içindeki iç burkultan, öfke kabartan, his donduran görüntüsü…

Leyla bebek kayıp; bulunamıyor…

Ayakları kesilmiş minik köpek maalesef yaşamıyor!

Minik köpek için ayağa kalktık. Gazeteler, televizyonlar, radyolar… Bir suçlu bulundu, cezalandırıldı, kalpler soğutuldu.

Leyla bebekten hâlâ haber yok! Üstelik bu hikâye sadece Leyla bebek ve ailesinin özel meselesi olarak kalmış gibi; bir de yerel öfke ve resmi makamların arama çalışmaları…

İkisi de vahşet! İkisi de kitapsızlık! İkisi de alçaklık! İkisi de…

Ama sanki her gün bu ülkede Leyla bebekler kayboluyor ve sanki biz bunu hep bir filmin aksiyon sahnelerinden biri imiş gibi izliyoruz ve işimize gücümüze dönüyoruz.

Dünya güzeli Leyla bebek hâlâ yok…

Ve ben her gün akşam yoklamalarında daima bir eksik sayıyorum kendimi.

Her trajedi karşısında hayatı boğazında düğümlenenler…

Bir köpeğe, kediye veya herhangi bir Allah varlığına yapılan işkenceye öfkelenip dünyayı ayağa kaldıranlar…

Siz de her gün kendinizi Leyla’sız bir eksik mi hissediyorsunuz?

Mesela Leyla’nın anne ve babasının da en az sizin kadar bir kalbi olabileceğini düşünüyor musunuz?

İnsanların varlıklarıyla, yokluklarıyla, güzellikleri ve çirkinlikleriyle meşgul olduğunuz kadar kalpleriyle de meşgul oluyor musunuz mesela?

Ya da Leyla bebeğin sizin evin en büyük yitiği/eksiği olduğuyla…

Eskiden Nil’e kurban atarlardı; küçük çocukları, bebekleri, kızları…

Şimdi sokaklara çocuklarımızı kurban veriyoruz. Hem de beş baharın tadını, kokusunu, tazeliğini taşıyan çocuklarımızı…

İnsanlık gele gele vahşet çağına mı dönecekti? Onca gelişmeye, onca büyümeye, onca anlamaya ve tanımaya rağmen…

Leyla’nın bir derdi vardı belki: İlgiye, sevgiye, şefkate muhtaçtı.

Bir oyuncağın, bir masalın peşinden gitmişti. Ya da küçücük bir bez parçasıyla aldatmışlardı.

Çocuklar dur-otur bilmezler. Biz de bilmezdik. Leyla’ya, minik köpeğe, daha başka çocuklara kötülük yapanlar da çocukken dur-otur bilmezlerdi. Şimdi yaptıkları kötülükler kendi çocukluk zamanlarında kendilerine yapılmış olsaydı? Ya da şu anda kendi çocuklarına…

Özgürlük en çok çocukların hakkıdır!

Dünyada kendilerinden başka hiç kimse yokmuş gibi davrananlar bunu iyi bilsin. Bunu iyi bilelim.

Çocukların zamansız ve mekânsız olduğunu iyi bilelim. Odalar, evler, balkonlar ne kadar çocuklarınsa, parklar, bahçeler, sokaklar da onlarındır.

Ve bütün çocuklar bizim çocuklarımızdır. Evde, balkonda, odada koruduğumuz kadar sokakta, parkta, bahçede, köy tarlalarında da onları korumak boynumuzun borcudur. Çünkü çocuklar tek ulustur!

Temiz elleri vardır çocukların. Leyla’nın da…

Ne kadar bulansalar da sokakların tozuna-çamuruna yüzleri lekesizdir.

Onları yedi okyanusun yıkayamadığı Ademoğlu’nun lekesi kirletir…

Biz buradayız Leyla…

Sen neredesin?

Dağda, ovada, vadide, düzlükte, yokuşta mısın?

Kaç ırmak, kaç sokak, kaç ev, kaç düzlük geçirdiler seni? Uzadıkça uzadı mı yolun? Çok mu ağladın? Çok mu acıktın? Çok mu üşüdün?

Niçin esir aldı seni yedi denizin ağartamadığı insanlar?

Ne yaptın onlara?

O tahtadan piyade, o ciğersiz, o kalpsiz, o nursuz, o kitapsız, o ahlaksız, o Allahsızlar… Söyle hangi güney bahçelerinde saklıyor seni? Hangi dut ağacının gölgesinde, hangi mahzende?

Söyle, gelip bulalım seni…

Kalbine matkap saklanmış annen…

Yüreği kana bulanmış babanla gelip alalım Leyla…

Fatiha’lar pusulamız…

Kayıp mezarları bulduran Fatiha’lar ile arıyoruz seni…

Beklettiğin yeter, Leyla…

Sen nerdesin?..