İnsan, yaratılışı gereği "din", "ahlâk", "sanat" meselelerine yatkın ve "Yaratıcıya" karşı konulamaz fıtrî bir yönelim içerisindedir. İdrak ve kavrayış, insana özgü ayırt edici bir özelliktir. İdrak kabiliyeti ölçüsünde amel ve eyleme açık olan insan; amelle teslimiyete, eylemle ‘cihada’ -doğruya ve ahlâklı olana- yönelir. İlahi olanı makul bir akılla idrak eden insan, kötü ve yanlış olana da aynı makul ölçü ile muhalefet eder ve bir eylemde/yaptırımda bulunur. Bütün bunlar dinle ilgilidir ve emir-yasak ikilemi içinde biçimlendirilmiştir. İdrak, eylem, fıtrat ve ahlâk, insan ile Yaratıcısı arasında kelime ve söze gerek duyulmaksızın kendine özgü bir dildir.

İsyan da kendine özgü bir dil inşa eder. “İçimizden birtakım dar kafalıların yaptıklarından ötürü bizi yok edecek misin [şimdi]? [Bütün] bunlar Sen’in bir sınamandan başka bir şey değil; ki onunla dilediğinin sapmasına fırsat verir, dilediğini de doğru yola sokarsın” (Kuran: 7/206). İnsan kimi durumlarda tarif etmede ve kendisine izah etmede zorlandığı durumlarla yüz yüze kaldığında hakikat ile temas çabasından mağlup olabilir. O vakitlerde isyanla karışık ama daima fıtrî yönü aktif ahlâklı insanın eylemine dönük bir duruş ve tercihle meseleleri sorgular. İnsan için tövbeyi/özür dilemeyi anlamlı kılan da budur.

Sorgulama, eylem ve teslimiyette olduğu gibi itaat ve rette de tercih yapabilmek önemsenir. Bu, mutlak varlık dışındaki tüm otoritelere/mercilere/güç odaklarına başkaldırmak, onları tanımamak anlamına da gelir. Burada teslimiyeti/tercih hakkını/irade ve idraki tavsiye eden fıtratın Yaratıcısıyla doğru bir dil kurulduğunda "teslimiyet"in adı İslam olarak hayatı düzenler. Bu düzenleme de baştan sona ahlâk, hak ve adalet üzere bir hayat teklif eder.

Bugün din olgusunun bağlamını dindarlık/maneviyatçılık düzeyine indirgeyen ve “ibadetimi yaparım, işime bakarım” tekerlemesiyle ahlâk, hak ve adaletten bağımsız bir hayat tasavvurunu meşru kabul edenler yanılgı içindedir. Aliya İzzetbegoviç'e göre çağ Müslümanlarının tabi oldukları ve din yerine ikame ettikleri maneviyatçılık, ‘Batı edebiyat dilindeki religion teriminin karşılığı olup, materyalizm karşıtı bir anlam taşır.’ Ona göre Doğu mistizmi, gelenek ve dinleri ile Hıristiyanlık ruhbanlığı bu anlamda kardeştir. Maneviyatçılık, dini literatürün gereklerine aykırı olarak ruhçu-maneviyatçı bir zemine oturur ve maddi dünya ile ilişkileri yanlış zemine taşır. Bu da dengeyi bozar. Muhafazakâr çevrelerin dengeyi yitirdiği nokta burasıdır. Maddi zenginlikle edinilen varlığa, mutlak varlığın kitap’la sınırlarını belirlediği çerçeve dışında bir anlayışla yaklaşmak!

Müslümanlar, yaptıkları yeni tanımlar ve bölünmüş yaşamalardan ötürü maneviyatçı bir din anlayışı ile seküler-liberal ekonomik yaşayış arasında bir sıkışmışlığa mahkûm oldular. Kendilerince yaptıkları tercihle dinin ibadetle ilgili buyruklarını ziyadesiyle artırarak yaşarlarken; insanlarla/toplumla dayanışmayı merkeze alan ahlâki ve paylaşımcı anlayışı terk ettiler. Hak kavramı da anlam kaybına uğratılan kavramlara dahil edildi. İbadetin dönüştürücü kudreti meşrulaştırıcı bir gösterge olarak yaygın hale getirildi. Kopuş devam ediyor.

Çelişkiler ve düalite arasına sıkışan hayatımızı ne üzere ıslah edeceğiz? Mesela gökkuşağı renklerini bayraklaştıran bir kesime savaş ilan eden bir medya grubumuz; onlara fikri ve felsefî anlamda destek veren, o grupları meşru kabul eden Batılı bir düşünce insanının eserini yayınlamayı, kütüphane raflarına koymayı ve satmayı meşru görebilmektedir. Bir başka din-dar grubumuz helal ürününü yıldızlı bir otel grubuna satmak için satın alma/tedarik ekibine kasalar dolusu alkollü bir içeceği gönderebiliyor. Bir müteahhitlik şirketi, meşru olmayan bir imar planı değişikliği için belediyenin muhafazakâr/dindar teknik personelini ve o işten sorumlu belediye meclis üyelerini ‘umre’ye götürebiliyor. Neresinden bakarsanız bakın çelişkiler ve çıkmazlarla yaşıyoruz. Yasal olanla helal olan arasına sıkışıp kaldık.

Kendini din-darlık, maneviyatçılık ve muhafazakârlık üzerinden tanımlayan bir toplum, dinle ilişkisini ezan vakitleriyle sınırlı bir aidiyetle sınırlamışsa ve o vakte sığdırdığı ibadet onun istikametini düzeltmiyorsa kendisini gözden geçirmekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğün/sorumluluğun şuurunda olma ilmine de ahlâk diyoruz. Ahlâk anlamını kaybetmişse; hak, adalet, insanlık ve insana saygı kalmamıştır.

Hayata ve kendimize ayna tutma vaktidir. İki bin yirmi üç yılı milat kabul edilip insan ve insanlığa Müslüman olarak bakacağımız ve merhamet duygumuzu ilahi olanla şekillendireceğimiz bir başlangıç ve kutlu yıllara yürüyüş olsun.