Bir devleti ayakta tutan sadece ordusu, ekonomisi ya da teknolojisi değildir. Devleti asıl güçlü kılan, adalet sistemine duyulan güvendir. Eğer vatandaş, mahkemeye çıktığında karşısındaki hâkimin yalnızca vicdanına ve hukuka bağlı olduğuna inanıyorsa, o ülkede huzur vardır. İşte bu yüzden yargının kendi içindeki yanlışlarla mücadele etmesi, en az suçlularla mücadele kadar önemlidir.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in, “Kimsenin makamına, unvanına veya nüfuzuna bakmıyoruz” sözleri, sadece bir bürokratik açıklama değil; hukuk devletinin temel ilkesinin yeniden ilanıdır. Çünkü hukuk, yalnızca vatandaşı denetleyen bir mekanizma değildir. Hukuk, önce kendi uygulayıcılarını denetleyebildiği zaman gerçek anlamına kavuşur.
2026 yılında Hâkimler ve Savcılar Kurulu İkinci Dairesi tarafından 525 hâkim ve Cumhuriyet savcısı hakkında işlem yapılması, bunlardan 84’ünün meslekten çıkarılması, yargı teşkilatının kendi iç muhasebesini yapabildiğini gösteren önemli bir tablo ortaya koyuyor. Üstelik meslekten çıkarılan 84 kişiden 69’unun daha önce başka dosyalardan da aynı cezayı almış olması, disiplin süreçlerinin uzun incelemeler sonunda işletildiğini ve ağır yaptırımların rastgele değil, birikmiş dosyalar üzerinden uygulandığını gösteriyor.
Tarih bize şunu öğretiyor: Adalet çöktüğünde, en güçlü görünen devletler bile ayakta kalamamıştır. Roma İmparatorluğu’nun hukuk sistemi, yüzyıllar boyunca dünyanın en gelişmiş düzenlerinden biri olarak kabul edildi. Ancak siyasal nüfuzun mahkemelere hâkim olmaya başlamasıyla devletin temelleri de sarsıldı. Osmanlı Devleti’nin yükseliş döneminde ise “Kadı satın alınamaz.” anlayışı, devlet otoritesinin en önemli dayanaklarından biri olarak görülüyordu. Fatih Sultan Mehmet’in, bir Rum mimarın açtığı davada kadı huzurunda sıradan bir vatandaş gibi yargılanması, hukuk önünde makamın değil hakkın üstün tutulduğunu anlatan en güçlü sembollerden biri olarak hafızalarda yer aldı.
Bugün de toplumun beklentisi farklı değildir. İnsanlar kusursuz bir yargı istemiyor; yanlış yapanın kim olduğuna bakılmaksızın hesap verdiği bir yargı görmek istiyor. Hâkim de olsa, savcı da olsa, siyasetçi de olsa ya da herhangi bir vatandaş… Hukukun terazisi herkes için aynı tartıyorsa, işte o zaman adalet duygusu güçlenir.
Elbette hiçbir kurum tamamen hatasız değildir. Önemli olan, o kurumun hatayı örtmeye mi çalıştığı, yoksa üzerine cesaretle mi gittiğidir. Dünyanın gelişmiş hukuk sistemlerine bakıldığında da yargı mensupları hakkında disiplin soruşturmalarının yürütülmesi olağan kabul edilir. Çünkü hesap verebilirlik, yargının bağımsızlığını zayıflatan değil; tam tersine onu güçlendiren en önemli unsurlardan biridir.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in ortaya koyduğu yaklaşım da bu açıdan önemlidir. “Kimsenin makamına, unvanına veya nüfuzuna bakmıyoruz” ifadesi, hukukun kişilere göre eğilip bükülmeyeceği yönünde verilmiş güçlü bir mesajdır. Bu mesajın uygulamada da aynı kararlılıkla sürdürülmesi, yargıya duyulan güveni daha da artıracaktır.
Çünkü adalet, sadece karar vermek değildir; gerektiğinde kendi yanlışını da düzeltebilmektir. Bir ülkenin hukuk sistemi, suçluları cezalandırdığı kadar, kendi içindeki yanlış yapanları da ayıklayabiliyorsa güçlüdür. Cübbenin sağladığı dokunulmazlık değil, hukukun sağladığı eşitlik esas olduğunda devlet büyür, milletin adalete olan inancı da sağlamlaşır. Gerçek hukuk devleti, hiç kimsenin isminin, makamının ya da nüfuzunun adalet terazisinin kefesine ağırlık koyamadığı devlettir.