Türkiye’de yıllardır tekrarlanan bir cümle var: “Hukuk garibana işler, zengine dokunmazlar.”

Bu söz zaman içinde yalnızca bir eleştiri olmaktan çıktı; toplumun adalete ilişkin tartışmalarında neredeyse yerleşik bir kabule dönüştürülmeye çalışıldı. Parası olanın, güçlü çevrelere sahip bulunanın, tanınmış bir soyadı taşıyanın ya da büyük şirketlerin başında oturanların adli mekanizmanın dışında kaldığı ileri sürüldü.

Ancak son dönemde yürütülen soruşturmalara bakıldığında ortaya çıkan tablo, bu ezberin artık ciddi biçimde sorgulanması gerektiğini gösteriyor.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen uyuşturucu ve fuhuş soruşturması bunun dikkat çekici örneklerinden biri.

Dosyada sıradan vatandaşlardan değil; büyük şirketlerin yöneticilerinden, holding sahiplerinden, sanayicilerden, köklü ticaret ailelerinin mensuplarından ve cemiyet hayatında tanınan isimlerden söz ediliyor.

Kimi milyonlarca liralık şirketlerin yönetiminde.

Kimi Borsa İstanbul’da işlem gören bir şirketin başında.

Kimi Türkiye'nin önemli sanayi gruplarıyla bağlantılı.

Kiminin soyadı Ankara iş dünyasında yıllardır biliniyor.

Ama savcılık makamı açısından bunların hiçbiri soruşturmanın önünde bir kalkan oluşturmadı.

Çünkü hukuk devletinde olması gereken tam da budur.

ADALET, GÜÇLÜNÜN KAPISINDA DURUYORSA ADALET DEĞİLDİR

Bir ülkede hukukun üstünlüğünden söz edebilmenin en temel şartlarından biri, kanunun karşısındaki kişinin kim olduğunun önemini kaybetmesidir.

Adliye kapısından içeri girildiğinde kişinin banka hesabının büyüklüğü, oturduğu semt, yönettiği şirket, taşıdığı soyadı veya sahip olduğu sosyal çevre hukukun terazisine ağırlık koymamalıdır.

Bir işçi hakkında suç şüphesi bulunduğunda nasıl soruşturma yürütülüyorsa, aynı hukuki şartlar oluştuğunda bir holding yöneticisi hakkında da yürütülebilmelidir.

Bir vatandaşın evi delil elde etmek amacıyla hukuka uygun biçimde aranabiliyorsa, gerekli şartlar oluştuğunda milyonluk servete sahip bir iş insanının evi de aranabilmelidir.

Bir kişi hakkında yakalama kararı verilebiliyorsa, o kişinin kartvizitinde hangi unvanın yazdığına bakılmamalıdır.

İşte hukuk önünde eşitlik tam olarak burada anlam kazanır.

Eşitlik, yalnızca kanun maddelerinde yazan güzel bir ilke değildir. Eşitlik, gerektiğinde güçlü olana karşı da aynı kanunun uygulanabilmesidir.

ŞÜPHELİ OLMAK SUÇLU OLMAK DEĞİLDİR

Burada önemli bir hukuki çizginin de altını özellikle çizmek gerekiyor.

Bir kişinin gözaltına alınması, tutuklanması veya hakkında soruşturma yürütülmesi onun suçlu olduğu anlamına gelmez. Suçluluğu kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla ortaya konulana kadar herkes masumiyet karinesinden yararlanır.

Dolayısıyla Ankara'daki soruşturmada adı geçen kişilerin suçlu olup olmadıklarına karar verecek makam bağımsız mahkemelerdir.

Fakat tartıştığımız mesele başka.

Mesele, haklarında suç şüphesi ortaya çıktığında devletin “Bu kişi çok zengin, çok tanınmış, çok güçlü; buraya dokunmayalım” deyip demediğidir.

Görünen tablo, böyle bir ayrıcalığın tanınmadığını ortaya koyuyor.

İşte “hukuk herkese işler” cümlesinin anlamı da budur.

Herkesi suçlu ilan etmek değil; herkesin aynı hukuk düzeninin muhatabı olmasını sağlamaktır.

SERVET İMTİYAZ BELGESİ DEĞİLDİR

Demokratik bir hukuk devletinde zengin olmak elbette suç değildir.

Şirket sahibi olmak, büyük bir servete ulaşmak, tanınmış bir aileden gelmek veya toplumda nüfuz sahibi olmak da suç değildir.

Ancak bunların hiçbiri kişiye hukukun dışında kalma hakkı da vermez.

Servet başarı sağlayabilir.

Soyadı kapılar açabilir.

Sosyal çevre insanı güçlü kılabilir.

Fakat hiçbiri adli dokunulmazlık sağlamamalıdır.

Devletin vermesi gereken güvence tam da budur:

Ne fakir olduğu için bir insana daha ağır davranılacak ne de zengin olduğu için başka bir insana daha hafif davranılacaktır.

HUKUKUN GÜCÜ, GÜÇLÜYE UYGULANDIĞINDA ANLAŞILIR

Aslında bir hukuk sisteminin gerçek sınavı, güçsüz insanlara karşı ne kadar güçlü olduğunu göstermek değildir.

Devlet zaten güçlüdür.

Asıl sınav, karşısında ekonomik, siyasi veya sosyal açıdan güçlü kişiler bulunduğunda hukuk kurallarından taviz verip vermediğidir.

Bu nedenle büyük sermaye gruplarına, tanınmış iş insanlarına veya kamuoyunda bilinen kişilere uzanan soruşturmalar yalnızca kriminal dosyalar olarak değerlendirilmemeli.

Bunların hukuk devleti açısından taşıdığı daha geniş bir anlam var:

Hiç kimsenin konumu hukukun üzerinde değildir.

Bu ilke ne kadar görünür hâle gelirse vatandaşın adalete duyduğu güven de o kadar güçlenir.

AYRICALIK DEĞİL, EŞİTLİK

Elbette hukuk önünde eşitlik yalnızca “zenginlerin de gözaltına alınması” ile ölçülemez.

Adil yargılanma hakkından makul sürede yargılanmaya, savunma hakkından masumiyet karinesine kadar hukukun bütün güvencelerinin herkese eşit biçimde sağlanması gerekir.

Dolayısıyla hedef, güçlü insanlara daha sert davranan bir hukuk sistemi değildir.

Hedef; kim olduğuna bakmadan herkese aynı mesafede duran bir hukuk sistemidir.

Fakir için başka, zengin için başka hukuk olmaz.

Muhalif için başka, iktidara yakın olan için başka hukuk olmaz.

Tanınmayan vatandaş için başka, cemiyet hayatının ünlü ismi için başka hukuk olmaz.

Hukuk ya herkes içindir ya da gerçek anlamda hukuk değildir.

ADALETİN TERAZİSİNDE SOYADI YAZMAZ

Ankara’daki soruşturmanın kamuoyuna verdiği en önemli mesaj belki de tam burada yatıyor.

Holding sahibi olmak soruşturulmaya engel değil.

Büyük bir şirketin yönetim kurulu başkanlığı engel değil.

Köklü bir ailenin çocuğu olmak engel değil.

Servet engel değil.

Çevre engel değil.

Şöhret engel değil.

Çünkü adalet terazisinin kefesine kişinin banka hesabı değil, deliller konulur.

Türkiye’de “zengine dokunulmaz” algısının gerçekten tarihe karışmasının yolu da bu anlayışın istisnai operasyonlarla değil, bütün soruşturma ve yargı süreçlerinde kalıcı bir devlet pratiğine dönüşmesinden geçiyor.

Vatandaş adliye kapısına geldiğinde karşısındaki kişinin kendisinden daha zengin veya daha nüfuzlu olmasının sonucu değiştirmeyeceğini bilmelidir.

Zengin de fakir de aynı güvenceye sahip olmalı, aynı kurallara tabi tutulmalıdır.

Çünkü hukuk devletinin en güçlü cümlesi aslında son derece basittir:

Kim olduğuna bakılmaz. Ne yaptığına ve delilin ne söylediğine bakılır.

Adaletin terazisi ancak o zaman gerçekten dengede durur.