Sabah pazara çıkan emekli, ekonomi programı dinlemiyor.
Televizyondaki büyüme rakamlarıyla da ilgilenmiyor.
Onun hesabı basit:
Bu maaşla ayın sonu gelir mi, gelmez mi?

Cevap belli.
Gelmez.

Bugün emekli maaşları konuşulurken herkes bir şey söylüyor ama kimse gerçeği yüksek sesle söylemiyor.
Bu maaşlar yaşatmak için değil, idare etmek için.

Biraz zam, biraz oran, biraz umut…
Sonra aynı cümle:
“Şartlar zor.”

Şartlar emekli için hep zor.
Ama maaş hesabı yapılırken zor olan hep emeklinin hayatı oluyor, başka şeyler değil.

Açık konuşalım.
Emekliyi insanca yaşamasına imkân sağlayacak bir seyyanen düzenleme dışında hiçbir şey kurtarmaz.
Yani bir defalık, kalıcı, net bir adım.

İnsanca yaşam dediğimiz şey lüks falan değil.
Kirasını ödemek.
Faturayı taksitlendirmemek.
Markette etiket ezberlememek.
Torununa “bir dahaki ay” dememek.

Bugün “en düşük emekli maaşı” diye konuşulan rakam, gerçek hayatla bağını koparmış durumda.
18–19 bin lira maaş alan bir emeklinin şehirde yaşama şansı yok.
Bu rakam, geçim ücreti değil; oyalama ücreti.

En azından yapılması gereken belli:
En düşük maaş 25–26 bin liraya çekilecek.
Ortalama maaşlar 30–35 bin lira bandına taşınacak.

Bu rakamları söyleyince hemen aynı cümle geliyor:
“Bütçe kaldırmaz.”

Bütçe faizi kaldırıyor.
Bütçe israfı kaldırıyor.
Bütçe verimsiz harcamayı kaldırıyor.
Ama sıra emekliye gelince birden “disiplin” hatırlanıyor.

Bu, iktisat değil.
Bu, tercih.

Emekliyi düşük maaşta tutmak, enflasyonla mücadele falan değil.
Bu, en sessiz kesimden tasarruf yapma kolaycılığı.

Oysa emekli bu ülkenin yükü değil.
Bu ülkenin geçmişi.
Alın teri.
Vergisi.
Primidir.

Yıllarca çalış, üret, öde…
Sonra emekli olunca ay sonunu getirmek için hesap makinesiyle yaşa.
Bu denklem bozuk.

Devlet sadaka dağıtmaz.
Devlet hakkı verir.

Ve şu da unutulmasın:
Emekliyi bu hale getiren bir ekonomi,
yarın orta direği de tutamaz.

Çünkü emekli çökerse,
pazar çöker.
Esnaf çöker.
Toplum çöker.

Bu yüzden mesele zam değil.
Bu bir yaşam payı meselesi.

Ve o pay, emekliye şu an verilmiyor.
///////////

YILLARDIR YANLIŞ MI KOŞUYORUZ

Bu hafta KETENPERE filminin galasında eski dostum Şafak Sezer’le uzun uzun sohbet edip hasret giderdik.
Ama sohbetten çok, gözüm bir şeye takıldı.

Adam ciddi biçimde kilo vermiş.

Öyle “ışık açısıdır”, “fotoğraf hilesidir” falan değil.
Bayağı vermiş.
Yüz hatları oturmuş, göbek gitmiş, duruş değişmiş.

Dayanamadım sordum:
“Nasıl yaptın?”

Cevap, bugüne kadar bize anlatılan her şeyin tersiydi.

Ne diyet.
Ne kardiyo.
Ne sabah yürüyüşü.
Ne akşam salata.

Sadece ağırlık çalışmış.

Bu kadar.

Şimdi burada durup düşünmek lazım.
Yıllardır bize ne anlatıldı?
“Koş, terle, aç kal, ekmeği kes, şekeri bırak, saat say.”
Hatta çoğu zaman “kas yapma, şişirir” denildi.

Ama karşımızda başka bir tablo var.
Adam diyet yapmadan, spor salonunda saatlerce koşmadan,
sadece ağırlıkla çalışarak fit hale gelmiş.

Bu bir “mucize” anlatısı değil.
Bu bir ezber bozma meselesi.

Çünkü ağırlık çalışmanın vücutta ne yaptığını hâlâ doğru dürüst konuşmuyoruz.
Kas artıyor, metabolizma hızlanıyor,
vücut “yağ yakmayı” öğreniyor.
Ve en önemlisi:
İnsan aç kalmadan zayıflayabiliyor.

Elbette herkes için tek reçete olmaz.
Kimseye “bunu yapın” demiyorum.
Ama şu kesin:
Bu konu tartışılmalı.

Zira ortada sonuç var.
Ve sonuç konuşur.

Şafak Sezer yıllardır ekran önünde olan biri.
Kamera acımasızdır.
Kilo da saklanmaz.

Bugün geldiği noktada şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Bu iş “biraz irade” değil,
“doğru yöntem” meselesi.

Belki de yıllardır yanlış yerden koşuyoruz.
Belki de çözüm, bize anlatıldığı kadar karmaşık değil.

Kısacası:
Adam çok güzel kilo vermiş.
Ve bunu bildiklerimizin tersini yaparak başarmış.

Bence asıl mesele de burada.
//////////////////

ÇOCUKLARI İNTERNETTEN KORUMAK YASAKLA OLMAZ

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, “çocuklarımızın sosyal medya platformları tarafından ticari bir meta olarak kullanılmasına izin vermemeliyiz” diyor.
Bu cümleye itirazım yok.
Ama çözüm olarak işaret edilen yerle ciddi bir meselem var.

Çocukları sosyal medyadan yasaklayarak koruyamazsınız.
Bu, hem geç kalmış bir refleks hem de meseleyi hiç anlamamış olmanın göstergesi.

Açık konuşalım.
Bugün sosyal medya, çocukların hayatında zaten var.
Yokmuş gibi davranmak, 90’larda “internet geçici bir heves” demekle aynı körlüktür.
Yasakla çözüm arayan her yaklaşım, sadece kontrolü aileden ve devletten alıp algoritmalara bırakır.

Ben sosyal medyayı çocukların kullanımına karşı falan değilim.
Aksine…
Doğru kullanılırsa çocuklar için büyük bir fırsat alanı olduğuna inanıyorum.

Bugün dünyada çocuklar yazılım öğreniyor, içerik üretiyor, dil öğreniyor, bilim anlatıyor, sanat yapıyor.
Bizde ise refleks hep aynı:
“Kapat, yasakla, yaş sınırı koy.”

Bu yaklaşım korkudan besleniyor.
İnsanlar bilmedikleri şeylerden korkar.
Ne yazık ki TBMM’de bu konuyu tartışan koca koca adamların büyük bir kısmının da sosyal medyayı çocuklar kadar bile bilmediğini düşünüyorum.

Sorun sosyal medya değil.
Sorun okuryazarlık eksikliği.

Bugün çocuklar ekran başında saatler geçiriyor ama kimse onlara şunu öğretmiyor:
– Algoritma nedir
– Reklam nedir
– Manipülasyon nasıl çalışır
– İçerik üretmekle tüketmek arasındaki fark nedir
– Dijital ayak izi nedir

Bunları öğretmeden getirilen her yasak, göstermelik olur.
Hatta daha kötüsü:
Çocukları yer altına iter.

Yasaklanan şey cazip olur.
Kontrolsüz olur.
Denetimsiz olur.

Oysa yapılması gereken çok daha net ve çok daha güçlü bir şey var:
Sosyal medya okuryazarlığı seferberliği.

Nasıl ki bir dönem “okuma yazma seferberliği” yapıldıysa,
bugün de çocuklar için, aileler için, öğretmenler için
internet ve sosyal medya okuryazarlığı seferberliği yapılmalı.

Çocuğa “girme” demek yerine
“nasıl girileceğini” öğretmek lazım.

Çocuğu korkutarak değil,
bilgiyle güçlendirerek koruyabilirsiniz.

Sosyal medya şirketlerinin ticari iştahına karşı durmanın yolu da yasak değil;
bilinçli kullanıcı yetiştirmektir.

Çünkü bilinçli çocuk,
en sert yasadan daha güçlüdür.

Yasaklamak kolaydır.
Eğitmek zahmetlidir.

Ama devlet aklı, kolay olana değil, doğru olana bakar.

Çocukları korumak istiyorsak,
önce meseleyi anlamak zorundayız.