Televizyonlarda yeni yayın dönemi yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. Kanallar yeni sezonun tanıtımlarını peş peşe yayınlarken, ekran önünde uzun yıllar geçirmiş bir televizyoncu ve yapımcı olarak sektörü ister istemez dikkatle takip ediyorum.
Her yeni sezonda umutlanıyoruz. "Acaba bu yıl televizyon yeniden eski gücüne kavuşur mu?" diye düşünüyoruz. Ancak acı gerçek şu ki, televizyon sektörü artık eski televizyonculuğu yapamıyor.

Bunun tek sebebi ekonomik şartlar değil. Elbette yapım maliyetleri inanılmaz seviyelere ulaştı. Bir programın maliyeti birkaç yıl öncesine göre katlandı. Kanallar da doğal olarak risk almak yerine garanti gördükleri işlere yöneliyor. Yeni projeler azalıyor, aynı formatlar ekrana sürülüyor.
Ama işin bahanesi sadece bütçe olamaz.
Asıl sorun üretmemek...
Asıl sorun farklı olamamak...
Asıl sorun izleyiciyi heyecanlandıracak içerikler ortaya koyamamak...
Çünkü artık insanlar saatlerce televizyon karşısında oturmuyor. Dijital platformlar, internet haberleri ve spor yayınları çok daha fazla ilgi görüyor. İzleyici değişti ama ne yazık ki televizyonların büyük bölümü hâlâ eski alışkanlıklarla yayın yapmaya devam ediyor.
Magazin programlarına baktığımda ise üzülerek söylüyorum ki ortada gerçek anlamda bir rekabet göremiyorum. Bir kameranın çektiği görüntü birkaç dakika sonra bütün kanallarda yayınlanıyor. Aynı haber, aynı görüntü, aynı yorum...
Peki bunun adına rekabet diyebilir miyiz?
Elbette hayır.
Özel haber yok...
Araştırma yok...
Emek yok...
Farklı bakış açısı yok...
Sonra da "Reyting neden düştü?" diye soruyoruz.
Kusura bakılmasın ama izleyiciyi küçümseyen anlayış artık işlemiyor. İnsanlar kaliteli içerik istiyor.

Yeni sezonda dikkatimi çeken olumlu değişimlerden biri ise TV8 ekranlarında yayınlanan "Gel Konuşalım" programı oldu. Geçtiğimiz sezon programa veda eden Ece Erken ve Nur Tuğba Namlı'nın ardından Acun Ilıcalı'nın Hakan Hatipoğlu ve Hanzade Durmuş'u tercih etmesini yerinde buldum.

Hakan Hatipoğlu'nu uzun yıllardır tanırım. Dürüst, mütevazı, ailesine bağlı ve ekip çalışmasını bilen bir isimdir. Uzun zamandır sabah kuşağında bir magazin programını baştan sona izlememiştim. Merak edip izledim. Yayın akıcıydı, tempo hiç düşmedi. Emeği geçen editörleri ve tüm ekibi kutluyor, yeni sezonda bol reyting diliyorum.
Ama burada başka bir gerçeğin de altını çizmek gerekiyor.
Televizyonculukta sadece format yetmez.
Sunucu da en az format kadar önemlidir.
Hatta bazen doğru sunucu sıradan bir formatı zirveye taşırken, yanlış sunucu çok güçlü bir projeyi bile bitirebilir.
Bugün hiçbir kanal yöneticisi ya da yapımcı sadece popüler olduğu için bir isimle çalışmak istemez. Aranan özellik; güvenilir olmak, ekip çalışmasını bilmek, iş disiplinine sahip olmak, öz güvenli olmak ve yaptığı işle gündeme gelmektir.
Çünkü özellikle magazin programı sunuyorsanız çok farklı bir sorumluluğunuz vardır.
Masaya oturup sanatçıları, ünlüleri ve kamuoyunun konuştuğu olayları eleştiriyorsanız, önce kendi hayatınıza dikkat edeceksiniz.
Bugün başkalarının özel hayatını ahlaki yönden eleştirip, yarın aynı olaylarla kendiniz magazin haberlerinin konusu oluyorsanız, söylediklerinizin hiçbir inandırıcılığı kalmaz.
İzleyici bunu görür...
Sektör bunu görür...
Patron bunu görür...
Ve en önemlisi, birlikte çalışacağınız insanlar bunu görür.
Hiç kimse sürekli kendi haberleriyle gündeme gelen, yaptığı polemiklerle programın önüne geçen, ekip arkadaşlarını yoran ya da çalıştığı kuruma zarar veren bir sunucuyla uzun yıllar çalışmak istemez.
Çünkü televizyonculukta güven kaybedildiği anda, ekrandaki koltuk da sallanmaya başlar.
İyi sunucu sadece güzel konuşan kişi değildir.
İyi sunucu; sözüne güvenilen, meslek ahlakına sahip, ekip ruhunu bilen, çalışma arkadaşına saygı duyan ve yaptığı haberle gündeme gelen kişidir.
Kendi yaptığı haberlerden çok kendi özel hayatıyla konuşulan bir ekran yüzünün, başkalarını yargılama hakkı da zamanla sorgulanır.
İşte televizyon yöneticileri artık buna dikkat ediyor.
Çünkü ekran güven ister.
Ekran samimiyet ister.
Ekran karakter ister.
Gelelim bugünün en çarpıcı olayına...
İnanın duyduğumda "Artık bu kadar da olmaz." dedim.
Dolandırıcılar bu kez gözlerini devletimizin en önemli kurumlarından biri olan RTÜK'e çevirmiş.

RTÜK'ün yaptığı açıklamaya göre bazı radyo ve televizyon kuruluşları telefonla aranıyor. Arayan kişiler kendilerini RTÜK Başkanı, Üst Kurul Üyesi ya da RTÜK personeli olarak tanıtıp yardım, bağış ve çeşitli gerekçelerle para talep ediyor.
Bu artık dolandırıcılığın geldiği son noktadır.
Bugüne kadar vatandaşı dolandırdılar...
Emekliyi dolandırdılar...
Yaşlıyı dolandırdılar...
Polis oldular...
Savcı oldular...
Hakim oldular...
Banka görevlisi oldular...
Şimdi ise devletimizin kurumlarını kullanmaya cesaret ediyorlar.
Bu sadece dolandırıcılık değildir.
Bu, devletin itibarına yapılmış açık bir saldırıdır.
Şeytanın aklına gelmeyecek yöntemlerle insanların güvenini sömüren bu organize suç örgütleri artık hiçbir değer tanımıyor.
Devletimizin siber suçlarla mücadele eden ekiplerinin bu şebekeleri en kısa sürede adalet önüne çıkaracağına yürekten inanıyorum.
Ancak bir gerçeği de söylemek zorundayız.
Bu suçların cezaları artık daha ağır olmalıdır.
Çünkü bugün RTÜK'ün adını kullananlar, yarın başka bir devlet kurumunun adını kullanacaktır.
Bu tür suçlara karşı en ağır cezalar verilmediği sürece cesaretleri kırılmaz.
Yeni yayın sezonuna girerken temennim şudur...
Televizyonlarda daha çok emek görelim.
Daha çok rekabet görelim.
Daha çok özel haber görelim.
Daha çok gazetecilik görelim.
Ve ekranlarda sadece reyting hesabı yapan değil, güven veren, örnek olan, meslek ahlakını koruyan insanlar görelim.
Çünkü televizyonculuk sadece kamera karşısına geçmek değildir.
Televizyonculuk, güven mesleğidir.
O güveni kaybedenler ise er ya da geç ekranı da kaybeder.