Şüphesiz ki Allah’ın bütün peygamberleri Allah’a davetçidir. Onlar Allah’ın, kulları arasından seçtiği müstesnâ kişilerdir.

Onlara ait olan şu güzel sıfatları hatırlayalım o zaman:

1-Sıdk: Onlar, insanların en doğru, en dürüst olanıdırlar. Asla yalan söylemezler.

2-Emanet: Güvenilir, emanete riâyet eden şahsiyetlerdir. Peygamberimize bu sıfatı sebebiyle Muhammedü’l-Emîn adı verilmiştir.

3-Tebliğ: Allah’tan aldıkları vahyi insanlara aynen iletirler. Bunun için onlar âlim kimselerdir. Âdem (as) yaratıldığı zaman; “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara 31) buyurulur Kur’an-ı Kerim’de. Hatta meleklerle imtihan edilir ve Âdem a.s kazanır. Bu konuda ayetler vardır. İşte insanlığa ilim de böylelikle ondan geldi. Bu ayet de bu gerçeğe işarettir.

4-Fetânet: Akıllı, zekî, anlayışı kuvvetli, kıvrak ve keskin zekâlıdırlar.

5-İsmet: Hiçbir zaman günah işlemezler. Allah (cc) onları özel olarak korur. Yani mâsumdurlar. Ancak insan oldukları için bazı küçük hatalar işlemeleri mümkündür. (Muhammed Vehbi Dereli, Tam Namaz Hocası, Karatay yay; sh 48, 2010 Konya.)

Bu güzel sıfatlarla muttasıf olan davetçiler hiçbir zaman mahcup olmamışlardır. Yaptıkları bu eşsiz daveti de sadece Allah için yapmışlardır. Çilelere göğüs germişler, acı çekmişler, aç ve açık kalmışlar ama asla davalarından vaz geçmemişlerdir. Hep insanların iyiliğini, hayrını, dünya ve ahiret kurtuluşunu istemişler ve bunun için çabalamışlardır. Bu ne güzel bir haldir.

Düşmanları onlara eziyet ettiği halde onlar daima affı seçmişler ama inadî küfürde olup insanlara zarar verenlerin de cezasını vermekte tereddüt etmemişlerdir ki; bu iki önemli ayrıntıyı hiçbir zaman unutmamamız gerekir.

İnsanlık onlara aslında ne kadar da borçludur. Allah’ın selâmı onların hepsinin üzerine olsun. Müslüman insanlar olarak bizler, bütün peygamberlere inanırız ve birini diğerinden ayırt etmeyiz: "O’nun elçileri arasında ayırım yapmayız." (2 Bakara 285.)

Hepsini sever ve hürmet ederiz. Onlara daima selâm ederiz.

Ne yazık ki Ehl-i Kitap denilen Hristiyan ve Yahudiler öyle değildir. Her fırsatta bizim Peygamberimize saygı göstermek bir yana, hakaret eder dururlar. Haince planlar yaparlar.

Halbuki Rasûllullah’ın gerçek bir Peygamber olduğunu çok iyi bilirler. Ama kin ve gayzları hiç eksilmez. Onlara Rabbimiz şöyle cevap buyurur:

 “De ki: Geberin kininizle. Şüphe yok ki Allah, gönüllerde ne varsa hepsini bilir.” (3 Âl-i İmran 119.)

Bu onların ne kadar samimiyetsiz ve Allah’a da inançsız olduklarının en bariz örneğidir.

Zaten bakın tarihe, İslâm dünyası onların bu hainliğinden çok çekmiştir. Güya inandıkları peygamberler Musa ve İsa’ya (as) çok mu bağlılar?

Asla! Onlara da neler çektirmişler. Kavimlerinden olduğu halde.

TEBLİĞ ÇOK ÖNEMLİDİR

Peygamberlerin sıfatlarından birisinin tebliğ olduğunu bilmekteyiz. Tebliğ; Allah’ın (c.c.) Cebrail (a.s.) vasıtasıyla peygamberlerine, kullarına aktarılmak üzere bildirmiş olduğu vahyi/emir ve yasaklar manzumesini, peygamberlerin insanlara aktarmasıdır.

Bu görev öyle kolay ve altından hemen kalkılacak bir görev değildir. Peygamberler önce kendileri iman etmişler, sonra aldıkları emirleri hayatlarında tatbik etmişler daha sonra da büyük çilelere ve acılara tahammül ederek onları insanlara aktarmışlardır. Çektikleri onca sıkıntıya rağmen davalarından asla taviz vermemişler, kavimleri tarafından öldürülmeye kadar varacak büyük hıyanetlere uğramışlardır.

PEYGAMBERLERİN DAVASI

Onların davası Hak davası idi. Bundan asla vazgeçmemişlerdi. Peygamberlerin Efendisi’nin (sav) müşriklere söylediği o sözler ne kadar da anlamlıdır.

Amcası kendisine müşriklerin o ma’lûm ve abes tekliflerini aktardığı zaman Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, şu kesin ve kararlı cevabı verdiler:

"Vallahi ey amca! Güneşi sağ elime, ay'ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar, yahud da ben bu uğurda canımı veririm."

Bu kesin cevaptan sonra Ebû Talib; "Yeğenim benim," diyerek boynuna sarıldı ve "işine devam et, istediğini yap. Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim" diye konuştu. Bu söz verişten sonra, müşrikler de Ebû Talib'in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle anladılar. (bk. İbn Hişam, es-Sîre, Beyrut, tsz., I/266; İbn Seyyidi’n-nas, Uyunu’l-eser, Beyrut, tsz., I/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviyye, Daru’l-Marife, Beyrut, 1976, I/474.)

Zira o, yıllarca bunun acısını çekmişti. İnsanların Yüce Yaratıcısını unutup da putlara tapması ve onca insanlık dışı zulümler irtikâp etmesi o seçkin insanın acısı, ıstırabı, tasası ve derdi olmuştu. O halde her tebliğci de bu acıyı içinde yaşamalı, bu derdi taşımalıydı.

“ÂLİMLER PAYGAMBERLERİN VARİSLERİDİR”

Evet, her tebliğciden kastımız tabii ki Rasûlullah Efendimiz’in (sav) varisi olan âlimlerimizdir. “Âlimler peygamberlerin varisleridir” (Tirmizî, ilim 19.) hadis-i şerifi bu sahada görev yapan her bir kardeşimizi ilgilendirir. Âlimlerimiz “biz o âlimlerden değiliz,” deme hakkına sahip değiliz. Çünkü bu görev sonuçta Cenab-ı Hakk tarafından bahşedilmiştir. Her hocamızın sorumlu olduğu bir cemaati vardır. Öyleyse herkes en azından bu cemaatinden mes’uldür. Hatta ilmini artırmak için çalışması, hizmetini hem daha verimli hem de daha kapsamlı hale getirmesi kendi sorumluluğundadır. Tebliğci olan müftü, vaiz, imam, müezzin, öğretmen ve akademisyen her kim olursa olsun bu sorumluluğun altındadır. Hiç kimse asla kendisini bundan müstağni sayamaz.

İRŞAD

Öteden beri sıkça adını duyduğumuz irşad ise, sözlükte, "doğru yolu göstermek" anlamına gelir. Dinî bir kavram olarak, “insanlara doğru yolu göstermek ve mü'minleri kulluk görevlerini yerine getirmeye çağırmak” demektir. (Komisyon, Vaaz Kılavuzu, DİB Yay, Ankara, 2012, s. 21.) Bu sebeple tebliğ ile iç içedir ve hidâyet kavramı ile eş anlamlıdır.

İrşad eden kimseye mürşid denir. Bir âyet-i kerîmede "...Allah kime yol gösterirse doğru yolu bulan odur ve kimi de sapıklık içinde bırakırsa, artık onun için doğru yolu gösteren (mürşid) bir dost, bir koruyucu bulamazsın," (18 Kehf 17.) buyurulmak suretiyle, gerçek irşad edicinin Allah (cc) olduğu belirtilmektedir.

Peygamber Efendimiz’in (sav)  Hz. Ali'ye (ra), "Ya Ali! Senin aracılığınla bir tek kişinin Müslüman olması sana en değerli malların (kızıl develerin) verilmesinden daha hayırlıdır," (Buhârî, fezâilü'l-ashâb 9, meğâzî 38; Müslim, fezâilü's-sahâbe 34.) buyurması, İslâm'da irşad faaliyetinin önemini ortaya koymaktadır. (Komisyon, Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB Yay, Ankara, 2006, “irşad” md.)

Allah’ın Peygamberlerini gönderişindeki asıl maksad, insanların irşadını sağlamaktır. İşte bu çerçevede yapılan her hizmet ve ortaya konulan her çalışma da irşad faaliyeti olarak görülür. Bütün bunlar ise ancak insana lûtfedilen konuşma yani hitabet tekniği ile ortaya çıkar. O halde hitabet, irşadın en belirgin yöntemidir.

TEBLİĞİN ANA UNSURU

Tebliğin ana unsuru Emr-i bi’l ma’rûf, Nehy-i ani’l-münker’dir. Va’z-u nasihatin özü de budur. Yüce Rabbimiz bütün peygamberlerine bu vazifeyi vermiştir.

Emr-i bi’l-ma’rûf, Nehy-i ani’l-münker o kadar önemli bir görevdir ki o, sadece peygamberlerin, âlimlerin değil, yerine göre bütün mü’minlerin görevidir. Zira o, gerçek iman etmişlerin, salih kişilerin önemli bir vasfı olarak zikredilir Kur’an-ı Kerim’de:

"-(O kimseler ki;) Allah'a ve âhiret gününe inanırlar. İyiliği emredip kötülükten nehyederler ve hayır işlerinde yarışırlar. İşte bunlar, salih kişilerdendir." (3 Âl-i İmran 114.)

Bunun zıddı ise münafıkların sıfatıdır:               

"-Erkek olsun, kadın olsun, bütün münâfıklar birbirlerine benzerler. Kötülüğü emredip iyilikten men ederler." (9 Tevbe 67.)  

Burada önemli bir nokta dikkatimizi çekmektedir. Tebliğin ana hedefi sadece iyiliği emirle kalmamaktadır. O, aynı zamanda, kötülüğe de mani olmaktır. Hatta her ikisi birden hadis-i şerifte zikredilirken, ihmal edilmesi halinde büyük bir belânın geleceği belirtilmektedir:

"-Nefsimi kudret elinde tutan Zât'a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülüğe mani olursunuz ya da Allah'ın, katından umumî bir bela göndermesi yakındır. O zaman yalvarır yakarırsınız da duanız kabul edilmez." (Tirmizi, fiten 9.)

“BİR KÖTÜLÜK GÖRÜRSENİZ”

Bizden evvelki pek çok ümmet bu büyük ve önemli görevi ihmal ettiklerinden dolayı, Allah'ın yolundan sapmışlar ve helâk olmuşlardır. İyileri de kötüleriyle bir olup sükût ettikleri için, acı bir son onlara ulaşmıştır. İşte bunun delili olan bir ayet-i kerime:

"-Keşke âlimleri, fakihleri onları günah söylemelerinden ve haram yemelerinden vazgeçirmeye çalışsalardı ya. Herhalde yapmakta oldukları bu şeyler ne kötü!" (5 Mâide 63.)

Hz. Zeynep (r.anh) Annemizden rivâyete göre O, Peygamberimize şöyle sorar:

"Ey Allah'ın Râsûlü! İçimizde iyi kimseler bulunduğu halde helâk olur muyuz ?

Allah'ın Rasûlü buyururlar ki: "Evet, kabahat (günahlar) çoğalırsa!" (Buharî, enbiyâ 7.)

Kötülüğe mani olma konusunda putları reddediş en başta gelir. Tevhid akidesi de ancak bu hakikatle gerçekleşir. Cenab-ı Hakk’ın ilk inen ayetlerde sıklıkla bu manaya vurgu yapmasının temelinde bu gerçek vardır. Arkasından ise küfre, nifaka, isyana ve günaha dair her şeye engel olma gelecektir. Hatta bu engel olmanın sırasına göre de kişinin iman kuvveti şekillenir:

"-Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı, imanın en zayıf mertebesidir." (Müslim, iman 78.)

Şair ne güzel der:           

Allah aşkına çağırmaktır, en güzel hizmet,

Bundan gayrısı faydasız, olur sadece zulmet.