Bugün biraz dertleşeceğiz sizinle.. Bilmiyorum nasıl anlatsam, nereden başlasam…
Hayat çok hızlı geçiyor…

İnsan gençken bunu anlamıyor. Zaman bitmeyecek sanıyor. Çocuklar hiç büyümeyecek, anne babalar hiç yaşlanmayacak, aynı sofralar hep kurulacak zannediyor. Sonra bir gün dönüp arkana bakıyorsun… Koca bir ömür geçmiş. Bir sürü şehir, bir sürü insan, bir sürü mücadele, acı, sevinç, kayıp, umut… Ve bütün o karmaşanın içinde bir yüz hep aynı yerde durmuş.
Benim için o yüz Didem’in yüzü oldu.
Tam 26 yıl…
Şimdi yazarken bile insanın içi titriyor. Çünkü 26 yıl dediğin şey yalnızca bir evlilik süresi değil. İçinde gençlik var. İçinde yorgunluk var. İçinde birlikte büyümek var. İçinde yokluk günleri var. Çocukların ateşler içinde sabahladığı geceler var. Birbirine tutunarak ayakta kalınan zamanlar var. Ve bütün bunların içinde hiç eksilmeyen bir kadın emeği var.
Didem…
Ben onu anlatırken hep bir yerde eksik kalacağımı biliyorum. Çünkü bazı insanlar tarif edilemez. Ancak hissedilir. Bir eve girdiğinde hissedersin mesela… Düzeniyle… Kokusu ile… Çocukların konuşma biçimiyle… Sofradaki huzurla… Sessizliğin bile güven vermesiyle…
İşte bütün bunların arkasında Didem vardır.
İnsan bazen yıllar geçtikçe eşine daha çok hayran olur mu?
Olurmuş.
Çünkü Didem yıllar geçtikçe güzelleşen insanlardan biri. Yüzüyle değil sadece… Kalbiyle… Aklıyla… Vicdanıyla… Gücüyle…
Biz erkekler çoğu zaman fark etmiyoruz. Hayatı taşıyan kadınların ne kadar ağır yükler omuzladığını görmüyoruz. Çünkü onlar şikâyet etmiyor. Sessizce yapıyorlar her şeyi. Çocuk hasta olduğunda ilk onlar uyanıyor. Ev dağıldığında ilk onlar topluyor. Herkes yorulduğunda en son onlar oturuyor. Ve çoğu zaman teşekkür bile beklemiyorlar.
Didem tam olarak böyle biri işte…
Bir anne…
Ama öyle sıradan tarif edilen anlamda değil. Çocuk doğuran değil sadece; çocuk yetiştiren bir anne. İki dünya güzeli evladı sadece büyütmedi o… Onlara karakter verdi. İnsan olmayı öğretti. Vicdanı öğretti. Kimseyi küçümsememeyi öğretti. Merhameti öğretti.
Bugün çocuklarımızdan biri üniversitede hoca olduysa… Diğeri hayatına güçlü adımlarla yürüyorsa… Bunun arkasında yıllarca görünmeyen bir kahramanlık vardır.
Bir anne kahramanlığı…
Çünkü annelik bazen herkes uyuduktan sonra başlayan bir meslektir.
Kimsenin görmediği fedakârlıklar vardır annelikte. Kendi hayallerini ertelemek vardır. Çocuk üzülmesin diye kendi gözyaşını içine akıtmak vardır. Yorulsan da belli etmemek vardır.
Didem bunu yaptı yıllarca…
Hem de hiç şikâyet etmeden.
Ama onu özel yapan sadece anneliği de değil…
Didem aynı zamanda gerçek bir sanatçı.
Kendi eşim diye söylemiyorum; Türkiye radyo tarihinin gelmiş geçmiş en iyi radyo şovlarından birini yapıyor. Çünkü radyoculuk sadece konuşmak değildir. İnsan ruhuna dokunabilmektir. Sesin karşı tarafta bir dost gibi hissedilmesidir. İnsanların en yalnız anında bile “Ben yalnız değilim” dedirtebilmektir.
Didem bunu başardı.
Yıllarca insanlar onun sesiyle moral buldu.. Trafikte onu dinledi. Ağlarken ona güldü.. Keyiflendi, iyi hissetti.. Çünkü o mikrofonda “rol yapan” biri olmadı hiçbir zaman. Olduğu gibi kaldı. Samimi kaldı. Gerçek kaldı.
Ve biliyor musunuz?
Gerçek insan çok az kaldı artık…
Sonra fotoğraf…
Allah bazı insanlara başka bir göz veriyor gerçekten. Herkesin baktığı yerde başkasının göremediğini görebilmek… Işığın içindeki hikâyeyi yakalayabilmek… Bir yüzün arkasındaki kırgınlığı hissedebilmek…
Didem’de o göz var işte.
Master yapmış bir fotoğraf sanatçısı. Ama mesele diploma değil. Mesele bakış. Çektiği her karede başka bir duygu saklı. Bazen küçücük bir objeden koskoca bir hikâye çıkarıyor. Konsept fotoğrafları insanın içine işliyor. Çünkü o fotoğraf çekmiyor aslında… Ruh kaydediyor.
Sonra resimleri…
Bazen bir tablosunun karşısında uzun uzun kaldığım oluyor. İnsan sevdiği birinin yeteneğine yeniden hayran olur mu? Oluyor işte. Bazı resimleri insanın içine çocukluk gibi dokunuyor. Bazıları sessiz bir hüzün bırakıyor. Bazılarıysa insanın içindeki kırılmış yerlere değiyor.
Çünkü sanat biraz da insanın ruhunu görünür hale getirmektir.
Didem bunu yapabiliyor.
Ama bütün bunlardan daha kıymetli bir şey var onda:
İyi bir kalp…
Gerçekten iyi bir kalp…
Bugünün dünyasında bu çok büyük bir nimet artık. İnsanların birbirini kırmak için fırsat kolladığı bir çağda o hâlâ merhametini kaybetmedi. Hayvanları sever mesela… Ama öyle sosyal medyada görünmek için değil. Gerçekten sever. Yaralı bir kedi gördüğünde içi parçalanır. Aç bir köpek gördüğünde rahat edemez. İnsanlara yardım ederken bile kimse bilsin istemez.
Çünkü iyiliği gösteriş için yapmaz.
Kalbinden geldiği için yapar.
Ve yıllardır bu ailenin başında bir kartal gibi duruyor Didem…
Gerçekten öyle…
Koruyor.
Kolluyor.
Hissediyor.
Seziyor.
Dağılanı topluyor.
Kırılanı onarıyor.
Herkesin yükünü biraz da kendi sırtına alıyor.
Bazen düşünüyorum da…
Bir evin çatısını aslında kadınlar taşıyor.
Biz erkekler hayatın gürültüsünde bunu çoğu zaman geç fark ediyoruz. Ama bir gün dönüp baktığında anlıyorsun. O evdeki huzurun, düzenin, sıcaklığın tesadüf olmadığını görüyorsun.
Bir kadın emeği var orada.
Bir anne duası var.
Bir eş sabrı var.
Bugün Anneler Günü…
Ve ben bugün sadece çocuklarımın annesinin gününü kutlamıyorum.
Hayatımın en büyük şanslarından birine teşekkür ediyorum.
Çünkü insanın karşısına bazen gerçekten bir ömürlük iyilik çıkıyor.
Benim karşıma Didem çıktı.
İyi ki çıktın…
İyi ki bu evin kalbi oldun…
İyi ki çocuklarımız senin gibi bir annenin evladı olarak büyüdü…
İyi ki hayatın bütün fırtınalarında omuz omuza yürüdük…
Ve iyi ki hâlâ aynı masada oturup birbirimize bakabiliyoruz.
Bu çağda en büyük mucize belki de budur.
Anneler Günün kutlu olsun sevgilim…
Sen bu evin sadece annesi değil…
Ruhu oldun…