Ekonomi bazen rakamlarla değil, fırtınaya nasıl yakalandığınızla ölçülür. Bugün Türkiye’nin içinden geçtiği tablo tam da budur. Etrafımız ateş çemberi. Kuzeyde savaş, güneyde çatışma, doğuda enerji gerilimi, batıda durgunluk… Petrol fiyatları diken üstünde, doğalgaz hattı her an yeni bir jeopolitik kırılmanın eşiğinde. Böyle bir iklimde enflasyonun nisan ayında aylık yüzde 4,18, yıllık yüzde 32,37 gelmesi elbette dikkatle okunmalıdır; ancak bu tabloyu yalnızca manşet rakamdan okuyup hüküm vermek, ekonomiyi değil sadece istatistiği okumaktır.

Asıl mesele şudur: Türkiye böylesi bir küresel yangının ortasında savrulmadan ilerleyebiliyor mu? Evet, ilerliyor. Üstelik bunu tesadüfle değil, son iki yıldır yeniden inşa edilen ekonomi aklıyla başarıyor. Mehmet Şimşek’in göreve gelişiyle birlikte ekonomi yönetimi yeniden rasyonel zemine çekildi. Popülizmin kısa vadeli alkışlarına değil, devlet aklının uzun vadeli direncine yaslanan bir program kuruldu. Bugün o programın en büyük başarısı, enflasyonu bir gecede sıfırlamak değil; küresel şoklara rağmen Türkiye’yi ayakta tutmaktır.

Bu cümle özellikle önemlidir. Çünkü Türkiye uzun yıllar boyunca ekonomik krizleri yalnızca içerideki siyasi tartışmalarla okumaya alıştı. Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz tablo yalnızca Ankara’nın değil, doğrudan dünyanın krizidir. Kızıldeniz’de gemi rotaları değişiyor, Hürmüz’de tankerler diken üstünde, İran-İsrail hattındaki her gerilim enerji maliyetine anında yansıyor. Avrupa sanayisi yeniden enerji alarmı veriyor. Almanya frene basıyor. Fransa daralıyor. İngiltere hâlâ enflasyonun gölgesinden çıkamıyor. Türkiye ise bütün bu tabloya rağmen üretim zincirini koruyor, ihracatı sürdürüyor, piyasayı canlı tutuyor.

Bu direnç tesadüf değildir. Bu, Mehmet Şimşek’in kurduğu ekonomi mimarisinin sonucudur.

Şimşek’in en büyük başarısı, ekonomiyi siyasi sloganlardan çıkarıp yeniden matematiğe teslim etmesidir. Mali disiplin, kontrollü sıkılaşma, rezerv birikimi, ihracat dengesi ve öngörülebilirlik… Bunlar kulağa teknik kavramlar gibi gelebilir ama bugün çarşıyı, pazarı, rafı ve üretim bandını ayakta tutan omurga tam da budur. Türkiye bugün hâlâ raf bulabiliyorsa, sanayi çarkı dönüyorsa, ihracat siparişi alabiliyorsa bunun arkasında kontrolsüz savrulmayı engelleyen bu disiplin vardır.

Elbette toplum yoruldu. Enflasyon sadece tabloda duran bir veri değildir; pazarda eksilen poşet, kasada artan fiş, ay sonunu hesaplayan milyonların gerçeğidir. Bunu en iyi hükümet de biliyor. Zaten Şimşek programının ikinci evresi tam da bu nedenle kritik: şimdi mesele yalnızca enflasyonu düşürmek değil, bu direnci vatandaşa refah olarak geri döndürmektir. İlk evrede yangın kontrol altına alındı. Şimdi ikinci evrede bu istikrarın sokağa yansıması gerekiyor.

Fakat bugün hakkı teslim etmek gerekir: Türkiye, bölgesi yanarken ekonomisini ayakta tutabiliyorsa bu yalnızca piyasa refleksiyle açıklanamaz. Bu, doğrudan devlet kapasitesidir. Ve bu kapasitenin ekonomi cephesindeki adı bugün Mehmet Şimşek’tir.

Türkiye zor bir coğrafyada yalnızca sınırlarını değil, ekonomisini de savunuyor. Böylesi bir çağda ekonomi yönetimi sadece bütçe yapmak değildir; aynı zamanda fırtınada gemiyi yüzdürmektir. Mehmet Şimşek’in yaptığı tam olarak budur. Enflasyon hâlâ yüksek olabilir; ama asıl mesele şudur: Bu yangında ayakta kalabilmek bile başlı başına bir başarıdır. Türkiye bugün tam da bunu başarıyor.

————————-
SİYASETİN GERÇEK SINAVI

Türkiye’de siyaset yeniden hızlanıyor. Ekonomi başlığı kendi mecrasında akarken, dış politika sertleşirken, belediyelere uzanan soruşturmalar genişlerken, Ankara’da herkes aynı soruyu sessizce birbirine soruyor: Sandık ne zaman gelecek? Çünkü Türkiye’de siyaset, ne kadar inkâr edilirse edilsin, en çok sandık yaklaşınca kendini ele verir. Gerçek niyetler, sahici ittifaklar, yapay ayrılıklar ve gizlenmiş hesaplar en net o zaman ortaya çıkar.

Bugün siyasetin en büyük meselesi yalnızca iktidarın ne yaptığı değil, muhalefetin ne yapamadığıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan bütün yıpratma kampanyalarına rağmen hâlâ siyasetin merkezini belirleyen aktör olmayı sürdürüyor. Muhalefet ise hâlâ bir aday, bir omurga, bir yön tayin edebilmiş değil. CHP’nin içi karışık, İYİ Parti yön arıyor, DEM kendi denklemine sıkışmış, merkez sağ ise yıllardır olduğu gibi yine “uygun aday” arayışında. Bu tablo muhalefetin temel krizini bir kez daha açık ediyor: Erdoğan karşıtlığı dışında ortak bir siyasi akıl üretemiyorlar.

Bu yüzden muhalefetin her kritik dönemde aynı ezbere dönmesi tesadüf değil. Yeni isim bulamadıklarında eski isimleri dolaşıma sokuyorlar. Yeni siyaset üretemediklerinde eski Türkiye’yi makyajlayıp yeniden vitrine koyuyorlar. Bir süredir yeniden ısıtılan “yedek aday” tartışmaları da bu yüzden dikkat çekiyor. Türkiye her siyasal sıkışmada aynı senaryoyu izliyor: Kriz büyür, muhalefet dağılır, sonra sistem dışı değil sistem içi ama heyecan üretmeyen bir “denge adayı” sahaya sürülür. Bu bazen teknokrat olur, bazen eski cumhurbaşkanı, bazen merkez sağdan cilalanmış bir vitrin yüzü… Ama sonuç değişmez. Çünkü toplum artık adayın kim olduğundan çok, neyi temsil ettiğine bakıyor.

Bugünün seçmeni 1990’ların seçmeni değil. İsimlere değil kapasiteye bakıyor. Etikete değil kriz anındaki reflekslere bakıyor. Türkiye artık adayın soyadına değil, devlet yönetip yönetemeyeceğine bakıyor. Bu yüzden siyasetin yeni dönemde belirleyici başlığı yalnızca ekonomi ya da dış politika olmayacak. Asıl belirleyici başlık güven olacak. Kim bu devleti yönetebilir? Kim bu coğrafyada Türkiye’yi ayakta tutabilir? Kim kriz geldiğinde dağılmadan durabilir?

Sandık yaklaştıkça seçmenin önüne yine çok sayıda slogan konacak. Yine “değişim” denecek, yine “yeni dönem” denecek, yine parlatılmış vitrinler hazırlanacak. Ama bu millet artık vitrini değil taşıyıcı kolonu arıyor. Çünkü Türkiye bir belediye değil, bir masa koalisyonu hiç değil. Türkiye artık ancak ağır yük taşıyabilen siyasi omurgalarla yönetilebilir.

Önümüzdeki seçim yalnızca partilerin değil, siyaset yapma biçimlerinin de seçimi olacak. Sandık geldiğinde yarış sadece iktidarla muhalefet arasında değil; devlet aklıyla siyasal heves arasında kurulacak. Ve Türkiye bir kez daha tercihini yalnızca kimin konuştuğuna göre değil, kimin taşıyabildiğine göre yapacak.