Almanya’nın yeniden inşası ve savaşın yaralarını sarmak üzere ucuz iş gücü transferi böylece başlamış oldu. Bu tercihte Almanya’nın savaş sırasında genç iş gücünü kaybetmesi etkili olmuştu. Üstün vasıflı olup olmadıklarına bakılmaksızın sağlıklı yüzbinlerce Türk işçisi biranda kara trenlere binip dedelerinin at sırtında geçtikleri Tuna’yı, sonu belli olmayan bir gurbet hüznü ile geçtiler.

İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden yaklaşık 15 yıl sonra, 1961 yılında Bonn’da Türkiye-Almanya “İşgücü Alımı Anlaşması”yla 2500 işçiyle başlayan süreçle bugün Türk sayısı sadece Almanya’da üç milyona ulaştı. Türkiye’de “gurbetçi”, “Alamancı”, gibi adlarla vasıflandırılan ekmeğinin peşindeki bu insanlar, Almanya’da artık büyük bir nüfusa erişerek Almanlardan sonra ikinci gurubu oluşturmaya başladılar.

İzleyen yıllarda benzeri gelişmeler Fransa, Hollanda, Belçika, İsviçre, Avusturya, Norveç ve birçok Avrupa ülkesinde de izlenerek Doğudan ucuz işgücü transferi devam etti. Bu yolculukta artık sadece Türk vatandaşları yoktu. 1960’lardan itibaren Fransa’da Kuzey Afrikalı Araplar; 1990’lardan sonra ise Doğu Blokunun dağılmasıyla Doğu Avrupa’nın genç nüfusu Batıya taşınıyordu.

Göç eden artan işçi sayısıyla birlikte Batı Avrupa’nın bugün gündemine ağır bir şekilde oturan ve sandıkta seçmen tercihlerini açıkça yönlendiren yeni bir tablo ortaya çıkmış oldu: Yabancı Düşmanlığı olarak çevirebileceğimiz Senefobya (Xsenephobia)…

Aslında ilk öncü olan Almanya’daki Türk işçileri yabancı bir ülkede çalışan bir kimsenin yaşayabileceği bütün problem ve uygulamalara doğrudan doğruya muhatap kalan öncü ilk kitleydi. Onlar, dillerini, inançlarını, kültürünü bilmedikleri uzak bir ülkede “yabancı” olmanın bütün sıkıntılarıyla yüzleştiler.

1960’ların Türkiye’sinde henüz elektriğin, suyun evlere bağlanmadığı köylerinden veya tutunacak bir iş bulamadıkları stabilize yollu ilçe ve şehirlerinden çıkan; tahsil durumlarına göre değil, pazu güçlerine göre toplanan cefakar Anadolu insanı tehlikeli, bulunan sevilmeyen ve tercih edilmeyen bütün ağır işlerin aranan elemanları olmuştu. Henüz Anadolunun saf özelliklerini taşıyan, yorulmak bilmeyen, işinde hile yapmayan, hiyerarşiye uyan ve sadakatle çalışan Türk işçileri ilk zamanlar memnuniyetle karşılanırken zamanla işin rengi değişmeye başladı. Her şeyden önce kırsal kültürden çıkarken Türkiye’de bir şehir görmeden Almanya’da bulunmak başlı başına bir kültürel zorluktu.

Memleketlerinden ailelerini getirmeleri, gittikleri ülke oranlarına göre daha fazla çocuk sayısı, kültürel farklılıkların gün yüzüne çıkmaya başlaması ve hepsinin ötesinde çok uzun süre devam eden dil engeli. Türkler, yabancı dili öğrenmekte yaşadıkları ancak “yabancı” kabul ettikleri ülkenin dilini öğrenmekte ilk zamanlar ağırken; korunma psikolojisiyle mümkün olduğunca kendi kabuklarına çekilerek hayatlarını sürdürmeyi denediler.

Zamanla, kendi dini topluluklarını, camii, cemiyet ve mahallelerini oluşturmaya başladıklarında, kısa süreli misafirler olmadıkları, bulundukları ülkenin ekonomisi bakımından da kolaylıkla vazgeçilemeyecek uzun süreli asli bir unsur ve artık iş sahipleri oldukları ortaya çıktı. Bunun doğurduğu ekstra rahatsızlıkla da boğuşmak zorunda kaldılar.  

Bugün, başta Almanya, Fransa, Belçika ve Avusturya olmak üzere Türk işçileri ve onların artık üçüncü ve dördüncü kuşak olan çocuklarının hukuki korunması konusunda yeterli desteği verip veremediğimiz sorusuyla başlayan bir dizi problem akla geliyor.

Devamı nasipse yarın…