Dün bir cümle takıldı kafama.
Hani şu günlerde “yeni çözüm süreci” üzerine konuşurken kolayca kurduğumuz cümlelerden biri…
“Barış istiyorsan bunu destekle.”
İyi de…
Ya barışı istiyor, ama bazı şeyleri de sormak istiyorsam?
**
Barışı istiyorum. Hem de bu ülkede uzun yıllar terörün neye mal olduğunu bilen herkes kadar güçlü biçimde istiyorum. Bir daha hiçbir annenin kapısı acı haberle çalınmasın, hiçbir genç dağ başında hayatını kaybetmesin, hiçbir şehir terörün gölgesinde yaşamasın istiyorum. Türkiye kırk yılı aşkın süredir bu meseleye can verdi, para verdi, zaman verdi, gelecek verdi. Dolayısıyla bugün önümüzde gerçekten silahların susacağı, örgütün tasfiye edileceği ve Türkiye’nin bu ağır yükten kurtulacağı bir imkan varsa, buna sırtımızı dönmek akıl işi değildir.
Ben bu süreci destekliyorum.
Ama desteklemek başka şeydir, gözlerini kapatmak başka.
Tam tersine, bence bu sürece gerçekten inananların herkesten daha çok soru sorması gerekir. Çünkü geçmişte yaşananları unutmadık. Türkiye 2013’te de büyük umutlarla yola çıkmıştı. Güzel cümleler kurulmuş, “anneler ağlamasın” denilmiş, toplumun önemli bir bölümü silahların sonsuza kadar susacağına inanmıştı. Sonrasını biliyoruz. Şehirlerde hendeklerin kazıldığı, silahların yığıldığı, çatışmaların yeniden başladığı ağır bir dönem yaşandı. O tecrübenin bize öğrettiği en önemli şey şu oldu: Barış yalnızca iyi niyetle korunmuyor; denetim, devlet aklı ve açık cevaplar da gerekiyor.
İşte bu yüzden bugün sormamız gereken sorular var. Silahların tamamı bırakılacak mı? Bırakılan silahları kim sayacak, kim doğrulayacak? Irak’taki kadroların durumu ne olacak? Suriye’deki silahlı yapılar bu denklemin neresinde duracak? Türkiye’ye dönecek isimlerle ilgili hangi hukuki kriterler uygulanacak? Terör suçuna doğrudan karışmış olanlarla yalnızca örgüt çevresinde bulunmuş insanlar nasıl ayrılacak? Ve en önemlisi, bütün bu süreç devletin egemenlik alanını genişletecek mi, yoksa yeni tartışmaların kapısını mı açacak?
Bunları sormanın barışa karşı olmakla hiçbir ilgisi yok.
Aksine bunları sormak, barışın kalıcı olmasını istemektir.
Tam da bu noktada son dönemde kullanılan bazı ifadeler beni rahatsız ediyor. Süreci eleştirenleri küçümseyen, “Bunu desteklemiyorsanız karşı taraftasınız” havası taşıyan, soruları neredeyse bir sadakat testine dönüştüren bir dil var. Cengiz Çandar’ın bazı açıklamalarında da bu rahatlığı görmek mümkün. Ona atfedilen “beğenmeyen dağa gider” cümlesini doğrulanmış bir kaynak olmadan kendisine mal etmek doğru olmaz. Ama asıl mesele zaten o cümlenin gerçekten kurulup kurulmadığından daha büyük: Türkiye’nin en hassas meselesi konuşulurken insanlara “itiraz etmeyin, sorgulamayın” hissi veren bir siyaset dili oluşması.
İşte bundan kaçınmalıyız.
Çünkü bu sürecin başarılı olmasını isteyenlerin önce toplumun kaygısını anlaması gerekiyor. Bu ülkede evladını teröre kurban vermiş insanlar var. Mayına basıp ayağını kaybetmiş askerler var. PKK baskısıyla köyünden ayrılmış Kürt aileler var. Yıllarca dağlarda operasyon yapmış güvenlik görevlileri var. Çocukluğundan beri ölüm haberleriyle büyümüş milyonlar var. Bu insanlara tepeden bakarak barış kurulmaz. “Geçmiş geçmişte kaldı” diyerek de kurulmaz.
Hafıza, siyasetin emriyle kapanmıyor.
Devlet af çıkarabilir, Meclis yasa çıkarabilir, mahkeme karar verebilir. Ama bir annenin hafızasına kanun çıkmaz. O yüzden yeni dönemin dili, geçmişi küçümseyen değil, geçmişin acısını tanıyan bir dil olmak zorunda.
Buna rağmen bugün önümüzde tarihi bir imkan bulunduğunu düşünüyorum. Eğer PKK gerçekten silah bırakıyor, örgütsel yapısını dağıtıyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanı içinde silahlı siyasetin kapısı tamamen kapanıyorsa, bu yalnızca bir hükümetin değil, bütün ülkenin başarısı olur. Kim iktidarda olursa olsun, Türkiye’nin terör belasından kurtulması milli bir kazanımdır.
Burada yapılması gereken, süreci siyasi bir takım maçına çevirmemektir.
“Destekleyen bizden, sorgulayan karşıdan” diye bir denklem kurulursa hata yapılır. Çünkü bazen en zor soruları soranlar, sürecin düşmanı değil sigortasıdır. Devletin görevi de bu soruları susturmak değil, cevaplamaktır.
Ben bu sürecin başarıya ulaşmasını istiyorum. Hatta Türkiye’nin önündeki en büyük fırsatlardan biri olduğuna inanıyorum. Teröre harcanan enerjinin ekonomiye, eğitime, bilime ve kalkınmaya yöneldiği bir ülke düşünün. Diyarbakır’dan Hakkâri’ye, Şırnak’tan İstanbul’a kadar insanların güvenlik kaygısı olmadan geleceğini planladığı bir Türkiye düşünün. Bunu küçümsemek mümkün mü?
Elbette değil.
Ama tam da bu hayalin değerli olması nedeniyle titiz davranmak zorundayız.
Çünkü kötü yürütülen bir barış sürecinin bedeli, hiç başlamamış bir süreçten daha ağır olabilir. İnsanlar bir kez daha hayal kırıklığı yaşarsa, toplumsal güveni yeniden kurmak çok daha zor olur. O nedenle bu kez devletin de siyasetin de geçmişten ders çıkardığını göstermesi gerekiyor.
Benim çizgim çok açık.
Silahlar bırakılıyorsa desteklerim.
Örgüt tasfiye oluyorsa desteklerim.
Türkiye’nin birliği güçleniyorsa desteklerim.
Anneler artık ağlamayacaksa sonuna kadar desteklerim.
Ama aynı anda sorarım: Silahların tamamı nerede? Suriye ayağı ne olacak? Irak’taki yapı ne olacak? Hukuki sınır nerede başlayacak, nerede bitecek? Devlet hangi konuda asla taviz vermeyecek?
Çünkü ben barışı destekliyorum.
Fakat barış adına hafızamı teslim etmiyorum.
Aslında sağlıklı bir toplumun yapması gereken de tam olarak budur: Hem umudu korumak hem aklı açık tutmak.
Bu sürecin başarıya ulaşmasını istiyorsak insanları susturmak yerine ikna etmeliyiz. Kaygıları küçümsemek yerine cevaplamalıyız. Geçmişi unutturmak yerine ondan ders almalıyız.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı sessiz bir toplum değil.
Silahların sustuğu ama soruların özgürce sorulabildiği bir Türkiye.
İşte gerçek barış belki de tam olarak budur.