Bu ülkede siyaset sadece bugünün meselesi değildir. Türkiye, coğrafyası gereği her zaman tarihle birlikte hareket etmek zorunda kalmış bir devlettir. Osmanlı’dan bugüne uzanan çizgide, devlet refleksi dediğimiz şey; günü değil, yarını, hatta yarından sonrasını hesaplama becerisidir. Bu yüzden Türkiye’yi anlamak için sadece bugünün tartışmalarına değil, dünün birikimine bakmak gerekir.
Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset pratiği de tam bu zeminde şekilleniyor. 2000’lerin başından itibaren Türkiye’yi sadece iç politik çekişmelerin içine hapsetmeyen, aksine onu bölgesel ve küresel bir aktör haline getirmeye çalışan bir çizgi… Irak savaşından Arap Baharı’na, Suriye İç Savaşı’ndan Doğu Akdeniz gerilimine kadar uzanan geniş bir hatta Ankara’nın refleksi hep aynı oldu: Devletin bekasını öncelemek. Çünkü bu coğrafyada güç boşluğu, sadece siyasi kriz değil, doğrudan varlık-yokluk meselesidir.
Bugün de tablo farklı değil. Ortadoğu yine kaynıyor, haritalar yine tartışılıyor, aktörler yine sahada. Türkiye bu denklemde sadece izleyen değil, denge kuran bir ülke. Böyle bir atmosferde devletin önceliği bellidir: Sınır güvenliği, bölgesel istikrar ve iç cephede sağlam duruş.
Ama aynı anda içeride başka bir siyaset dili kuruluyor. Özgür Özel’in çizdiği tabloya baktığımızda, odağın bambaşka bir yere kaydığını görüyoruz. Israrla dillendirilen ara seçim çağrıları, tartışmanın merkezine oturtulan Ekrem İmamoğlu dosyası… Bu yaklaşım ister istemez şu soruyu doğuruyor: Türkiye böylesine kritik bir eşikteyken, muhalefetin ana gündemi neden bir kişinin siyasi geleceğine indirgeniyor?
Burada bir tercih farkı var. Bir tarafta devlet aklıyla hareket edip uzun vadeli riskleri yöneten bir yaklaşım… Diğer tarafta ise kısa vadeli siyasi kazanımlar üzerinden pozisyon almaya çalışan bir refleks. Bu sadece bir yöntem farkı değil, aynı zamanda bir vizyon ayrışmasıdır.
Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Büyük devletler, kriz anlarında iç tartışmaları büyütmez, aksine ortak zemini güçlendirir. 1920’lerde Anadolu işgal altındayken mesele seçim değil, bağımsızlıktı. Soğuk Savaş yıllarında ülkeler içerideki rekabeti sınırlandırıp dış tehditlere odaklandı. Çünkü bazı dönemler vardır ki siyaset yapılır ama siyaset öncelik olmaz.
Bugün Türkiye tam da böyle bir dönemden geçiyor. Ve bu dönemde kimin neyi öncelediği, sadece bugünün değil, yarının da kaderini belirleyecek.
Bir taraf, ülkeyi ateş çemberinin dışında tutmanın hesabını yapıyor.
Diğer taraf ise içerideki denklemi yeniden kurmanın peşinde.
Ve asıl soru şu:
Tarih, bu iki yaklaşımı aynı terazide mi tartacak?
Xxxxxxxxxxxxxx
CHP YALNIZLAŞIYOR
ESKİ ORTAKLAR CEPHE ALDI
Siyasette en acı yalnızlık, rakiplerin saldırısı değil, müttefiklerin sessizliğidir. Türkiye son yıllarda çok sayıda ittifak gördü, çok sayıda masa kuruldu, dağıldı. Ama bugün ortaya çıkan tablo, klasik bir siyasi ayrışmadan çok daha fazlasını anlatıyor. Çünkü bu kez tartışma ideolojik değil, doğrudan güven ve meşruiyet ekseninde yürüyor.
Bir dönem aynı masada oturan aktörler, bugün Cumhuriyet Halk Partisi’ni açıktan eleştiriyor. Ahmet Davutoğlu’ndan Ali Babacan’a, Mahmut Arıkan’ndan Müsavat Dervişoğlu’na kadar geniş bir yelpazede aynı eleştiri yükseliyor: CHP’nin son dönemdeki yolsuzluk tartışmaları ve yönetim tarzı ciddi bir güven krizine yol açtı.
Bu tabloyu sıradan bir siyasi mesafe koyma olarak okumak hata olur. Çünkü mesele sadece “yan yana görünmeme” değil; doğrudan mesuliyet almaktan kaçınma refleksi. Dün birlikte yürüyenler, bugün aynı fotoğraf karesine girmek istemiyor. Bu, siyasette en net kopuş göstergesidir.
Üstelik yalnızlaşma sadece eski masa ortaklarıyla sınırlı değil. “Terörsüz Türkiye” söylemi etrafında şekillenen yeni süreçte, CHP’nin net ve güçlü bir pozisyon ortaya koyamaması, HDP tabanında da bir çözülme tartışmasını beraberinde getirdi. Bu durum, CHP’nin yalnızca merkez sağ kökenli müttefiklerini değil, farklı sosyolojik tabanları da aynı anda kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Şimdi asıl meseleye gelelim: Bu şartlar altında CHP kiminle ittifak kuracak?
Siyaset boşluk kaldırmaz. Eğer mevcut aktörlerle bağ kopuyorsa, yeni bir zemin inşa edilmesi gerekir. Ancak ortada ciddi bir sorun var: Güven. Çünkü ittifak dediğiniz şey sadece oy toplamı değil, aynı zamanda karşılıklı itibar transferidir. Bugün CHP ile yan yana gelen her aktör, kendi seçmenine bunu izah etmek zorunda kalacak. Ve görünen o ki, şu an kimse bu yükü taşımak istemiyor.
Bu noktada ortaya üç ihtimal çıkıyor:
Ya CHP tek başına yürümeyi deneyecek…
Ya yeni, daha dar ve daha kırılgan bir ittifak kuracak…
Ya da mevcut krizleri aşmadan hiçbir güçlü ortak bulamayacak.
Ama gerçekçi olalım… Türkiye gibi yüksek gerilimli ve çok katmanlı bir siyasi iklimde, yalnız yürümek kolay değildir.
Dahası, zamanlama da kritik. Bir yanda bölgesel yangın, diğer yanda içeride sertleşen siyasi iklim… Böyle bir tabloda seçmen, sadece söyleme değil, istikrara bakar. Sadece eleştiriye değil, alternatif üretme kapasitesine bakar.
Ve bugün CHP’nin karşı karşıya olduğu en büyük soru tam olarak şudur:
Kendisiyle bile uzlaşmakta zorlanan bir yapı, başkalarıyla nasıl ittifak kuracak?
Siyaset bazen rakiplerle değil, aynaya bakarak kazanılır.
Ve o ayna şu anda CHP için pek de net görünmüyor.
Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
TÜRK FUTBOLUNDA DENGEYİ BOZAN ADAM
Türk futbolu uzun yıllar boyunca güçlü olanın sesiyle şekillendi. Hakemin düdüğünden çok kulüp başkanlarının açıklamaları konuşuldu, saha içinden çok masa başı tartışmalar belirleyici oldu. Böyle bir düzende yönetici olmak, çoğu zaman “idare etmek” anlamına geliyordu. Ta ki İbrahim Hacıosmanoğlu sahneye çıkana kadar.
Bugün ortaya çıkan tabloyu sevmek ya da eleştirmek mümkün. Ama inkâr etmek mümkün değil. Çünkü ilk kez bir federasyon başkanı, bu kadar yoğun baskı altında geri çekilmek yerine daha sert bir refleks gösteriyor. Tepkiler karşısında pozisyon değiştiren değil, pozisyonunu koruyan bir yönetim anlayışı var.
Şunu açık söyleyelim:
Türk futbolunun mevcut yapısı, kırılgan yöneticileri öğüten bir mekanizmadır. Her hafta yeni bir kriz, her maç sonrası yeni bir tartışma… Böyle bir atmosferde koltukta kalmak bile başlı başına bir mücadele. Ama burada mesele sadece kalmak değil; kontrolü kaybetmeden yönetebilmek.
Eğer bu koltukta daha “yumuşak” bir profil olsaydı, bugün federasyon çoktan savrulmuştu. Teknik ekip değişiklikleri zincirleme krizlere dönüşür, hakem sistemi defalarca resetlenir, yönetim sürekli geri adım atmak zorunda kalırdı. Kısacası, sistem kendi ağırlığı altında çökerdi.
Ama öyle olmadı.
Çünkü bu kez karşılarında farklı bir karakter var.
Türkiye Futbol Federasyonu ilk kez bu kadar net bir direnç sergiliyor.
Eleştiriden kaçmayan ama yönünü de eleştiriye göre belirlemeyen bir çizgi… Bu, Türk futbolunun alışık olmadığı bir durum.
Elbette hatalar var. Zaten bu yapının içinde hatasız kalmak neredeyse imkânsız. Ama asıl fark şu: Hata yapma korkusuyla felç olan bir yönetim yok. Aksine, risk alabilen bir irade var.
Ve belki de en önemlisi…
Türk futbolunda yıllardır perde arkasından yön vermeye alışmış çevreler, artık karşılarında kolay yönlendiremedikleri bir yapı buluyor. Bu yüzden tartışma büyüyor, ses yükseliyor, tansiyon düşmüyor.
Ama bu da bir gerçeği ortaya koyuyor:
Artık oyun eskisi gibi oynanmıyor.
Bazı sistemler ancak sert bir iradeyle dengelenir.
Ve bugün o irade sahada değil, masanın başında kendini hissettiriyor.