Çok öfkeliyim. Hatta öfkeden deliye dönmüş durumdayım..
Farkında mısınız bu memlekette 16 yaşında bir çocuk önce tacize uğradı.. Ardından da şüpheli bir trafik kazasında öldü…

Nerede Tarkan, nerede Gülben Ergen, nerede Cem Yılmaz?...
Kadın dernekleri nerede?...
Partilerin kadın kolları?... Ensar vakfı için ortalığı ayağa kaldıranlar nerede, İslami cemaatler söz konusu olduğunda, kuran kursları söz konusu olduğunda, öğrenci yurtları söz konusu olduğunda yeri yerinden oynatan ünlüler tayfası neden sessiz birader?... 16 yaşındaydı Tuana ya.. 16…
Çocuktu kardeşim… Taş üstünde taş bırakmamanız gerekmez miydi?...
Yeri yerinden oynatmanız gerekmez miydi?..
Kopsun kardeşim bu kıyamet. Neden kopmuyor ki?...

Nerede o yüksek perdeden vicdan nutukları? Nerede kameralar karşısında gözyaşı dökenler, sosyal medyada adalet çağrıları yapanlar? Bir çocuktan bahsediyoruz burada… Bu ülkede daha büyük ne olabilir ki? Ama ortalık sessiz. Ne bir kampanya, ne bir konser iptali, ne de o meşhur “hep birlikte ayağa kalkalım” çağrıları… Çünkü bu kez mesele, bazı çevrelerin ideolojik konfor alanını rahatsız ediyor. İşte tam da bu yüzden susuyorlar.

Hani çocuk istismarı “kırmızı çizgi”ydi? Hani söz konusu çocuksa gerisi teferruattı? Vicdanın da mı ideolojisi olur?

Bakın, mesele sadece bir olay değil. Mesele, bu ülkenin reflekslerinin nasıl şekillendiği. Aynı toplum, farklı aktörler söz konusu olduğunda bambaşka tepkiler verebiliyor. Dün bir yurt, bir kurs, bir cemaat başlığı altında günlerce süren yayınlar, paneller, boykot çağrıları… Bugün ise ölümle sonuçlanan bir dosyada derin bir sessizlik… Bu, basit bir çelişki değil; bu, bilinçli bir seçiciliktir. Çünkü bazıları için adalet evrensel bir ilke değil, konjonktürel bir araç haline gelmiş durumda.

Oysa bu ülke bu sınavları daha önce de verdi. 28 Şubat’ta “ikna odaları” kurulurken susanlar vardı… 90’larda faili meçhuller konuşulurken “devletin bekası” deyip geçiştirenler vardı… Her dönemde birileri adaleti eğip büktü. Ama sonuç hep aynı oldu: Güven duygusu çöktü, toplum kendi içinde parçalandı. Çünkü adalet bir kez bile eğildi mi, artık kimseye güven vermez.

Bugün de aynı yol ayrımındayız. Eğer bir çocuk için bile ortak bir vicdan oluşturamıyorsak, burada ciddi bir çürüme var demektir. Çünkü çocuk istismarı gibi bir konuda bile “kim yaptı?” sorusu “ne oldu?” sorusunun önüne geçiyorsa, artık değerlerimiz değil, taraflarımız konuşuyor demektir.

Bu suskunluk masum değil. Bu, bilinçli bir geri çekilme. Çünkü konuşmak, kendi mahallene dokunmak demek. Ama gerçek şu: Adalet seçilmez. Çocuk söz konusuysa taraf olmaz. Eğer bir çocuk için ayağa kalkamıyorsanız, aslında hiçbir zaman adalet için ayağa kalkmamışsınızdır. Sadece kendi hikâyenizi savunmuşsunuzdur.

Ve şunu da açık açık söyleyelim: Bugün susanlar, yarın konuştuğunda inandırıcı olmayacak. Çünkü vicdan, ihtiyaç anında kullanılan bir mikrofon değildir. Ya her zaman vardır ya da hiç yoktur. Bugün bu dosyada susanlar, yarın başka bir olayda bağırdıklarında, kimse onları ciddiye almayacak. Çünkü toplum artık bu çifte standardı görüyor, kaydediyor ve unutmuyor.

Hani mesele çocuktu? Hani susmak suçtu?
O zaman konuşun. Ya da kabul edin: Bu sessizlik… bir tercihtir. Ve her tercih gibi, bir bedeli olacaktır.

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

ASKIYA ALINAN ADALET
YALIM DOSYASI BİR BELEDİYE SKANDALI DEĞİL
PARTİ YÖNETİMİNİN SAMİMİYET TESTİDİR

Siyaset, sadece rakiplere karşı verilen bir mücadele değildir. Asıl sınav, insanın kendi aynasına bakabildiği andır. Bugün CHP’nin önünde duran Özkan Yalım dosyası, tam da böyle bir aynadır. Ve bu ayna, yalnızca bir belediye başkanının değil, doğrudan parti yönetiminin yüzünü göstermektedir.

Ortada ağır iddialar var. Sıradan bir siyasi polemik değil; kamu kaynaklarının kullanımı, gönül ilişkileri üzerinden işe alımlar, izah edilemeyen para trafiği… Daha da önemlisi, bu iddiaların somut yazışmalarla gündeme gelmiş olması. Böylesi bir tablo karşısında beklenti nettir: Açık, şeffaf, tereddütsüz bir tavır.

Ama ne yapıldı?

“Üyeliği askıya alındı.”

Burada durmak gerekiyor. Çünkü bu ifade, meselenin en kritik kırılma noktasıdır. CHP tüzüğünde “üyeliğin askıya alınması” diye bir müessese yoktur. Yani ortada hukuki değil, siyasi bir manevra vardır. Bu durum, sadece bir disiplin sürecinin işletilmemesi değil; aynı zamanda parti hukukunun esnetilmesi, hatta yok sayılması anlamına gelir.

Peki neden?

Asıl sorulması gereken soru budur.

Eğer iddialar ciddiyse neden tüzükte tanımlı disiplin süreci işletilmez? Neden kesin bir ihraç kararıyla mesele netleştirilmez? Neden gri bir alan oluşturulur?

Bu gri alanın içinde dolaşan daha ağır bir iddia var: Uşak Belediyesi kaynaklı olduğu öne sürülen paralarla genel merkeze araç alındığı iddiası.

Eğer böyle bir şüphe varsa, yapılması gereken ilk şey süreci hızlandırmak, tüm kapıları açmak ve kamuoyuna “hesap veriyoruz” diyebilmektir.

Ama CHP yönetimi ne yapıyor?

Zaman kazanıyor.

Oysa Türkiye siyasetinde zaman kazanmak çoğu zaman güven kaybetmek demektir. Hele ki geçmişte çok daha basit gerekçelerle insanlar partiden ihraç edilmişken… Bugün ortaya çıkan bu çifte standart algısı, parti tabanında derin bir kırılmaya dönüşür.

Bu durum bize tarihten tanıdık bir tabloyu hatırlatıyor. 1990’larda Avrupa’da bazı sol partiler, yolsuzluk iddiaları karşısında “partiyi koruma refleksiyle” süreci ağırdan aldı. Sonuç ne oldu? Sandıkta ağır bir bedel. Çünkü seçmen, hatayı affeder ama örtbası affetmez.

CHP bugün tam o kavşakta duruyor.

Bu mesele artık Özkan Yalım meselesi değildir. Bu mesele, “CHP kendi içinde adaleti sağlayabilir mi?” sorusudur.

Ve daha da önemlisi:

CHP, yıllardır iktidara yönelttiği “şeffaflık, hesap verebilirlik” eleştirilerini kendi içinde uygulayabilecek mi?

Eğer uygulayamazsa, bu sadece bir belediye skandalı olarak kalmaz. Bu, siyasi bir güven krizine dönüşür.

Çünkü siyaset eninde sonunda şuna indirgenir:

Söylediğin ile yaptığın aynı mı?

Bugün CHP’nin önünde duran soru tam olarak budur. Ve bu sorunun cevabı, bir disiplin dosyasından çok daha fazlasını belirleyecektir.