DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, son açıklamasında “Bize devlet sözü verilmişti, bu söz tutulmadı” diyerek siyasetin dozunu yükseltti.

Bu cümle sıradan bir serzeniş değildir. Bu, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yöneltilmiş ağır bir ithamdır. Çünkü “devlet sözü” demek; resmî, kurumsal, bağlayıcı bir taahhüt demektir.

O halde açık soralım:

Kim verdi bu sözü?
Hangi makam verdi?
Hangi metinde yazılı?
Hangi resmî kayıtta var?

Türkiye Cumhuriyeti, anayasal bir devlettir. Devletin varlığı, sınırları ve yapısı Anayasa ile belirlenmiştir. Böyle bir “devlet vaadi” ne Meclis tutanaklarında vardır ne kamuoyuna açıklanmış bir metinde ne de resmî müzakere kayıtlarında.

ÇÖZÜM SÜRECİ GERÇEĞİ

2013–2015 arasında yürütülen çözüm süreci dahi bu iddiayı doğrulamaz. O süreçte devlet adına yapılan görüşmeler kamuoyuna “silahların susması” ve “demokratik reformlar” çerçevesinde anlatılmıştır.

Üstelik sürecin muhatabı olan Abdullah Öcalan’ın kamuoyuna yansıyan metinlerinde bile “ayrı bir devlet kurulacağına dair bir söz” iddiası yer almamıştır. Talepler; yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kültürel haklar ve demokratik düzenlemeler başlıkları etrafında şekillenmiştir.

Eğer o dönemde bile böyle bir “devlet taahhüdü” yoksa, bugün bu iddianın dayanağı nedir?

SİYASETTE AĞIR BİR İDDİA

“Bize devlet sözü verildi” demek, Türkiye Cumhuriyeti’ni sözünde durmayan bir aktör gibi göstermektir. Bu, diplomatik değil; provokatif bir söylemdir.

Devlet dediğiniz yapı, kişisel pazarlık masası değildir. Anayasal düzen içinde hareket eder. Eğer birileri kapalı kapılar ardında bir hayal kurduysa, o hayalin muhatabı Türkiye Cumhuriyeti Devleti değildir.

Şu gerçeği net koymak gerekir:
Türkiye Cumhuriyeti kimseye bölünme, parçalanma ya da ayrı bir egemenlik alanı kurma sözü vermemiştir. Veremez. Çünkü bu, anayasal düzenle çelişir.

O HALDE HESAP KİMDEN SORULACAK?

Sayın Bakırhan’a düşen şey, soyut bir “devlet” kavramını hedef almak değil; eğer gerçekten böyle bir söz aldıysa, o sözü kimden aldığını açıklamaktır.

İsim versin. Makam söylesin. Tarih söylesin. Belge göstersin.

Eğer ortada somut bir delil yoksa, bu söylem siyasetin dili değil; algının dilidir.

GERÇEK TEMSİL MESELESİ

Türkiye’de milyonlarca Kürt vatandaşımız var. Ama o milyonların tamamı böyle bir iddiayı paylaşmıyor. Sandık sonuçları da bunu gösteriyor. Kürt seçmen tek sesli değildir. Tek bir siyasi ajandaya indirgenemez.

Devlet ile sorunlarını demokratik siyaset içinde çözmek isteyen, terörü reddeden, ortak vatanda eşit yurttaşlık temelinde yaşamayı tercih eden geniş bir kitle vardır. Bu kitle adına “devlet söz verdi” demek, onların iradesini ipotek altına almaktır.

Siyaset sorumluluk ister.

Eğer ortada bir söz varsa, muhatabını açıkla.
Yoksa Türkiye Cumhuriyeti’ni itham ederek prim üretmeye çalışma.

Devlet; masa başında dağıtılacak bir vaat değildir.
Devlet; milletin ortak egemenliğidir.

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

“25 MİLYON” KÜRT VARSA, DEM PARTİ TEK BAŞINA KÜRTLERİ TEMSİL ETMİYOR DEMEKTİR

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, yaptığı açıklamada Türkiye’de yaklaşık 25 milyon Kürt bulunduğunu ifade ederek bu büyüklüğe dikkat çekti. Bu cümle, ilk bakışta demografik bir tespit gibi görünebilir. Ancak siyaset sahnesinde rakamlar çoğu zaman sadece veri değildir; bir temsil iddiasının da zeminidir.

Tam da burada durup sormak gerekir:

Eğer Türkiye’de bu ölçekte bir nüfustan söz ediliyorsa, sandıkta ortaya çıkan tablo ne söylüyor?

Seçim sonuçları ortada. Oy dağılımı ortada. Kürt seçmen kitlesinin önemli bir kısmının farklı siyasi partilere yöneldiği de ortada. Bu gerçek, basit ama güçlü bir sonucu işaret ediyor: Kürt vatandaşlarımız tek bir siyasi merkezin doğal ve otomatik seçmeni değildir.

Kimlik üzerinden yekpare bir blok inşa etmeye çalışmak, sosyolojiyi basitleştirmektir. Türkiye’deki Kürtler; muhafazakâr da olabilir, milliyetçi de, sosyal demokrat da, liberal de. Devletine bağlılık hisseden de vardır, farklı politik önerileri savunan da. Ama hepsi bireydir. Hepsi kendi iradesiyle oy verir.

Bir siyasi partinin, demografik büyüklüğü referans göstererek tüm bir etnik topluluğun sözcülüğüne soyunması demokratik çoğulculukla bağdaşmaz. Temsil iddiası sandıkla ölçülür. Sandık da şunu göstermektedir: Kürt seçmen iradesi tek kanallı değildir.

Üstelik Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızın çok büyük kısmı şiddeti, silahlı yapıları ve dış bağlantılı projeleri reddetmektedir. Sorunların çözümünü demokratik siyaset içinde aramaktadır. Bu da gösteriyor ki, tartışmalı yapılarla arasına net bir çizgi koymayan bir anlayışın “toplu temsil” iddiası zaten sosyolojik karşılık bulmamaktadır.

Mesele sayı değildir. Mesele, o sayının arkasındaki özgür iradedir.

Türkiye 85 milyonluk bir ortak vatandır. Kimse, milyonlarca insanı tek bir siyasi çizgiye indirgeme hakkına sahip değildir. Kürtler bu ülkenin asli unsurudur; ama o asliyeti tek bir parti üzerinden tarif etmek mümkün değildir.

Demokrasi çoğulculuktur. Çoğulculuk da tek temsil iddialarını değil, bireysel tercihleri esas alır.

Ve sandık bize açıkça şunu söylemektedir: Hiçbir parti, hiçbir yapı, Kürtlerin tamamını temsil ettiğini iddia edemez.

XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

DEVLETİN ANAHTARI KİME TESLİM EDİLİR?

2023 seçim sürecinde 6’lı masa içinde yapılan pazarlıklarda, Ümit Özdağ’a güvenlik bürokrasisinin en kritik iki koltuğunun teklif edildiği kamuoyuna yansımıştı: İçişleri Bakanlığı ve MİT Başkanlığı.

Bu iki makam sıradan siyasi pozisyonlar değildir.

  • İçişleri Bakanlığı; emniyet, jandarma, sınır güvenliği, terörle mücadele ve iç istihbarat koordinasyonunun merkezidir.
  • MİT Başkanlığı ise devletin dış ve iç istihbaratının kalbidir. Devlet sırrının emanet edildiği makamdır.

Şimdi düşünelim.

Eğer — altını çizerek söylüyorum, eğer — bir siyasi figür hakkında yabancı bir istihbarat servisiyle temas iddiaları doğru olsaydı ve o kişi bu makamlara getirilseydi, bu yalnızca siyasi bir tercih değil; ulusal güvenlik riski olurdu.

Çünkü devletin güvenlik mimarisi, sadakat ve bağımsızlık üzerine kurulur.
En ufak bir dış etki şüphesi bile bu yapıyı sarsar.

TÜRKİYE GERÇEKTEN UÇURUMUN KIYISINDA MIYDI?

Seçim dönemleri sert geçer. İttifaklar kurulur, koltuk pazarlıkları yapılır. Ancak güvenlik makamları koalisyon matematiğinin değil, devlet aklının alanıdır.

Eğer bir ittifak, seçim kazanma uğruna bu kadar kritik kurumları siyasi denge unsuru olarak dağıtma noktasına geldiyse, bu bile başlı başına tartışma konusudur.

Devlet kurumları seçim vaadi olarak dağıtılabilecek makamlar değildir.
MİT, bir pazarlık unsuru olamaz.
İçişleri, siyasi denge ödülü değildir.

Bu mesele kişiden bağımsızdır.
Mesele ilkeseldir.

**
Bugün Ümit Özdağ hakkında “BND bağlantısı” iddiasını doğrulayan bir yargı kararı yoktur. Böyle bir hüküm olmadığı sürece kimse suçlu ilan edilemez.

Ancak şunu sormak meşrudur:

Türkiye gibi jeopolitik baskı altında olan bir ülkede, devletin güvenlik kurumları dağıtılırken en küçük şüphe dahi neden yeterince ciddiye alınmadı?

Siyasetçiler gelir geçer.
Ama devlet kalır.

Devletin anahtarı teslim edilirken, sadece oy hesabı yapılırsa, bedeli ağır olur.

Eğer bir iddia doğruysa, bu ciddi bir güvenlik meselesidir ve hukuk gereğini yapar.
Eğer iddia asılsızsa, o zaman bu tür suçlamalar siyasi ahlak sınırını aşar.

Ama şu net:
MİT Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı gibi makamlar, seçim pazarlıklarının konusu olacak koltuklar değildir.

Devlet; ittifak masalarında dağıtılacak bir ganimet değil, milletin ortak emanetidir