“Şimdi Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkıyorum. Sakinim. Huzur içindeyim. Benim için üzülmeyin… Allah’ın takdiratı böyle imiş. Hizmet ettim ve şerefimi daima muhafaza ettim... Allah memleketi korusun.”
İdam sehpasına, ülkeyi kopkoyu bir karanlığa mahkûm eden darbecilerin yardımına tenezzül etmeyip kendi çıkan ve sehpayı kendi ayağıyla itecek kadar mütevekkil olan Fatin Rüştü Zorlu’nun son sözleri bunlar. Yine böyle bir eylül sabahı, vatanın istikbaline bir kara hançer gibi saplanan askeri vesayet, milletin kendi iradesine sahip çıkma hamlesinin intikamını bu üç yiğitten almıştı: Menderes, Polatkan ve Zorlu. Onlar, ülkeyi bir cendere içinde istibdat rejimi kurarak 27 yıl boyunca yöneten tek parti diktatörlüğünden milleti kurtaran yiğittiler. 1980’de ve 28 Şubat’ta, fırsatını buldukça hortlayan darbeciler, 15 Temmuz günü milletin çelikten yumruğunu yememiş olsalardı, aynı karanlık yüzlerini her daim göstermeye devam ederlerdi.
1960 darbesini yapan taşeronlar, kurdukları mahkemelerde ülkenin seçilmiş Başbakanını, Dışişleri ve Maliye Bakanlarını idama mahkûm ederken bu gücü nereden alıyorlardı? Şüphesiz milletten değil. Millet başını her doğrultma imkânı bulduğunda darbecileri lanetleyecek ve kendi istikballeri için canlarını feda eden bu yiğitleri daima tazimle anacaktı.
Darbecilerin bu düşmanlıklarının sebebi neydi o zaman? Niçin bu kadar gözleri dönmüş, neden böylesi dindirilemez bir öfke seline kapılmışlardı?
Adnan Menderes, ülkenin kaderini değiştirmiş; büyük kalkınma hamleleri gerçekleştirmiş; CHP diktasının İslam’a karşı olan husumetinin tezahürü olan pek çok uygulamayı kaldırmıştı. Ezanlar aslına döndürülmüştü. Artık kimse Allah’ın büyüklüğü tazim eden Ezan-ı Muhammedi’yi okuduğu için tevkif edilmiyordu. Menderes’in suç hanesi darbeciler için yeterliydi.
Ya Fatin Rüştü Zorlu?
Onun suçları en az Menderes kadar büyüktü. Kıbrıslı Müslüman Türk’ün haklı davasını dünyanın gündemine getirmeyi başarmıştı. 1959’da Zürih’te varılan antlaşmayla Türkiye’nin adadaki haklarını kayıt altına almayı başarmış; 1974’teki Barış Harekâtı’nın hukuki zeminini sağlamıştı. Bu Türk diplomasi tarihi açısından büyük bir dönüm noktasıydı. 1923’te tüm haklarından feragat ettiğimiz bir vatan toprağı yeniden uluslararası bir antlaşmayla Türkiye’yle ilişkilendiriliyordu. Artık Türkiye kendi içine kapanmayacak; yitirdiği tüm topraklar üzerinde söz söylemeye başlayacaktı.
Zorlu bu siyasi hamleyle yetinmeyecekti. Kıbrıs’ta Müslüman Türk’ün kendini müdafaa etmesi için gerekli askeri çalışmayı büyük bir gizlilik içinde yürütecek, Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kuracaktı. Mücahitler olarak bilinen bu yapı, Cumhuriyet’in ilanından bu yana, TSK’nın Türkiye toprakları dışında yaşayan Müslüman bir halkın kurtuluşu için gerçekleştirdiği ilk büyük örgütlenmesiydi. Mücahitler, Kıbrıs’ta Rum saldırılarına karşı Türkler’in izzetini, namusunu müdafaa edecek; 1974’den sonra ise KKTC’nin milli ordusuna dönüşecekti.
Topraklarımızda gerçekleşen tüm darbeler, ülkemizin milli bir duruşa evrildiği; devletin asli mecrasına yelken açtığı dönemlerde gerçekleşti. Darbeciler, ülkemizin kalkınmasına, büyümesine düşman oldular. Fakat en çok bağımsızlaşma siyaseti yürüterek Emperyalist devletlerin boyunduruğundan kurtulma girişimlerine düşman oldular.
Bugün, CHP eski vekili ve asker eskisi Dursun Çiçek, hükümet düşürülürse Cumhurbaşkanı’nı yargılayabilecek savcıların ülkede olduğunu mırıldanıyor. Kendisi bölücülükle mücadele etmesi için görevlendirilmiş bir asker olarak, CHP’nin bölücülüğün siyasi uzantısı HDP ile ittifakı için canhıraş bir gayret sarf ediyor. Sözleri, duruşu, kimliği, ne kadar da 1960 darbesini yapan asker kılıklılara benziyor değil mi?
Fakat unutmasınlar. Bu millet artık 58 yıl önce baskıyla ezdikleri millet değil. Çelikten yumruk enselerinde bekliyor.