İdlib konusunda Armegedon savaş senaryolarının telaffuz edildiği günlerde konvansiyonel riskin kontrollü bir krize evirildiğini 4 Eylül 2018 tarihindeki yazımda belirtmiştim. Hatta bölgedeki terörist unsurlara karşı Türkiye, Rusya ve İran’ın kontrolü ve müşterek operasyonlar yapabileceğini de söylemiştim. İşte bu sürecin en önemli safhalarından biri dün gerçekleşti. Türkiye ve Rusya devlet başkanları arasında gerçekleşen Suriye zirvesinde yukarıda bahsettiğim eksende hazırlanan yol haritası ile ilgili son ayrıntılar görüşüldü. Dolayısıyla 7 Eylül’de Tahran’da yapılan zirvede Sayın Cumhurbaşkanının aldığı riskli inisiyatifin sahadaki karşılığı kriz sürecinin kontrol altına alınması şeklinde oldu.

Kriz sürecinin riskli politik inisiyatiflerle kontrol altına alınabilmiş olmasının bölgesel ve küresel dengeler bakımından ne anlama geldiğini bilirsek, sürecin bundan sonraki safhasını da daha doğru tahmin edebiliriz diye düşünüyorum. Bu kapsamda ABD ve Batılı müttefiklerince Suriye’deki yangının özellikle 15 Temmuz’la birlikte Türkiye’ye sıçratılabileceği ve Suriye’deki gibi iç savaş ortamının Türkiye’de oluşturulabileceği umulurken, tam tersine Türkiye’nin son iki yılda Suriye sahasında yaptığı girmeler ve etkili operasyonlarla durum değişti. Bu paralel de Rusya ve İran’la varılan anlayış ve mutabakatla oluşturulan yeni eksen ABD ve Batılı devletlerin derin yapılarına karşı küresel bir denge sağladı. Dahası zaman içinde yürütülen güvenlik eksenli tutarlı ve kararlı politikalar Astana ekseni ile birleşince İnisiyatif büyük ölçüde Türkiye ve Rusya’ya geçti. İdlib aslında bu süreçte ikinci perde ama son olmayacak. Ancak oluşan yeni ilişki biçimlerinin niteliği de belli oldu. Rusya Esed’i ve Esed bağlantılı özellikle İran yanlısı milis gurupları baskılarken, Türkiye sosyo-politik ve kültürel gücünü kullanarak sahadaki diğer silahlı gurupları baskılama ve böylece statükonun muhafazası yönünde önemli bir zemin oluşturma işlevini yerine getirmeye başladı. İşte bu noktada Rusya’nın tehdit olarak gördüğü ve Türkiye’nin silahlı mücadele yapmama konusunda sözünü dinlemeyen radikal unsurlara karşı müşterek, sınırlı ve noktasal operasyonların yapılması gündeme geldi. Olup olmayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz ancak gerekli askeri hazırlıklar Türkiye ve Rusya tarafından yapılmış durumda.

Kısaca Batı ile Doğu arasında konvansiyonel riskler barındıran İdlib krizinin böyle bir kontrollü duruma evirilmesi, inisiyatifi kaptırmış olan “krizden kaos çıkarma ve kaostan da kendileri için uygun bir düzen oluşturma” peşinde olan emperyal güçlerin Ortadoğu planlarını sekteye uğratıyor. İdlib sorununun diplomasiyle çözülmesi, ayrıştırıcı yöntemlerle bölgeleri yeniden dizayn etmek isteyenlerin planlarına ters düşüyor. Türkiye’nin bu tarz akıllı hamleleri ve emperyal güçlerin İran dahil bu coğrafyayla ilgili karanlık emelleri, Rusya’nın da bu eksende kalması yönünde önemli bir etki oluşturuyor.

Diğer bir husus da İdlib sürecinin yeni Suriye anayasasının yazımı çalışmalarıyla birlikte yürütülmesi dikkatlerden kaçmamalıdır. Şayet Afrin, El Bab ve Cerablus gibi pek çok yerde başarıyla uygulanan “Demografik oranlarına göre yerel yönetimlerin oluşturulması” projesi İdlib’de de gerçekleştirilebilirse, bütün Suriye için bir model (umut) olması muhtemel görünüyor. Daha sonra bu yerel yönetimlerin Yeni Anayasa çerçevesinde oluşturulacak Suriye devletine entegreleri sağlanarak Suriye Devletinin inşasında önemli bir aşama sağlanabilir. Böylece hem Suriye’nin yeniden tesisi sağlanmış olurken aynı zamanda Türkiye, İran ve Kafkaslar üzerinden Rusya’nın güvenliği de sağlanmış olur. Bu durumda da başta Levantan havzası olmak üzere Akdeniz’deki enerji denkleminde kısaca “Doğu” önemli bir avantaj elde etmiş olur ki küresel ekonomi ve enerji sisteminde Türkiye’nin merkezi bir konuma ulaşması da mümkün hale gelebilir. Bakınız buradan bir tahminde bulunmak gerekirse şayet Suriye sorunu aynı zamanda Mümbiç yol haritasının da temelini oluşturan Türkiye’nin önerdiği yukarıda değindiğim model çerçevesinde en az kan dökülerek diplomasiyle çözülebilirse, Akdeniz enerji ekopolitiğinde söz sahibi olan diğer aktörler çıkaracakları enerjiyi Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşımaya yönelebileceklerini söylemek mümkün. İdlib Suriye için son çıkış, Türkiye’de Doğu Akdeniz’deki enerji için son geçiş fırsatı olabilir. Zira bugün Türkiye ile enerji politiğinde iyi ilişkiler kurmayanların yarın daha büyük masraflarla bu ilişkileri tesis etmek zorunda kalabileceklerini şimdiden düşünmeleri lazım!