Tarih sayfalarını biraz geriye sarıp 2015’in son ayları ile 2016’nın temmuzuna kadar uzanan o sekiz aylık kesite baktığımızda, insanın aklını zorlayan bir "rutin dışı" hareketlilik göze çarpıyor.
​Her şey 14-15 Kasım 2015'te Pensilvanya'da kurulan o karanlık cunta masasıyla başladı. Ardından Ankara’da, İstanbul’da lüks villalarda, güvenli evlerde, hatta askeri kışlaların göbeğinde seri toplantılar düzenlendi. Adil Öksüzler, Kemal Batmazlar ellerini kollarını sallayarak okyanus ötesine uçtu, cebinde darbe planlarıyla geri döndü. Generaller, subaylar kendi görev yerleri olmamasına rağmen askeri üslerde koordinasyon toplantıları yaptı.
​Şimdi durup sormak gerekiyor: Tüm bunlar yaşanırken bu devletin istihbaratı, polisi, askeri güvenlik birimleri neredeydi? Koskoca bir devlet, burnunun dibindeki bu devasa askeri hareketliliği nasıl göremedi?
​Cevap ne yazık ki tek bir kelimede gizli: Felç.
​O dönemde devletin bağışıklık sistemi olan istihbarat ağları, bizzat bünyeyi yok etmek isteyen mikrop tarafından ele geçirilmişti.

​Kendi Kendini İhbar Etmeyen Bir "Sistem"

​Normal şartlarda, rütbeli askerlerin bu denli sık ve şüpheli bir şekilde bir araya gelmesi TSK İstihbaratı'nın gözünden kaçamazdı. Kaçmadı da... Ancak ortada yapısal bir facia vardı: O dönemde bu şüpheli hareketleri rapor etmesi, üst makamları uyarması gereken mekanizmaların bizzat başında veya kritik masalarında bu planı yapan "kripto" unsurlar oturuyordu.
​Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’ndan kuvvet komutanlıklarının en hassas şubelerine kadar sızan bu yapı, kendi kendini ihbar edecek değildi. Gelen her türlü ihbarı sümen altı ettiler, şüpheli her durumu "rutin faaliyet" olarak makyajladılar. Kısacası, sistemi kilitleyip anahtarı da ceplerine koydular.

​Kumpasların Bıraktığı "Enkaz"

​Bu körlüğün zeminini hazırlayan asıl süreç ise çok daha önceden, Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk gibi kumpas davalarıyla döşenmişti.
​Yıllarca TSK’nın milli, liyakatli ve kurumsal hafızaya sahip istihbarat kadroları sistemli bir şekilde tasfiye edildi. Onlardan boşalan koltuklara "hizmet" maskesi takmış bu kadrolar yerleşti. Üstelik bu süreç, sivil istihbarat (MİT) ile askeriye arasındaki güven ilişkisini de yerle bir etti. MİT’in yasal sınırları nedeniyle kışla içine sızma kabiliyeti zaten kısıtlıyken, TSK’nın kendi iç denetim mekanizması da tamamen felç edilmişti.

​Teknolojik Gizlilik ve İhanet

​Evet, toplantılara gidenlerin telefon pillerini söküp kilometrelerce uzakta bırakması gibi "tedbir" yöntemleri uygulandı. Evet, uçtan uca şifreli mesajlaşma ağları kullanıldı. Ancak hiçbir teknolojik gizlilik, Ankara’nın göbeğindeki fiziki hareketliliği, sürekli okyanus ötesine yapılan şüpheli seyahatleri sonsuza kadar saklayamazdı. Eğer o dönem devletin güvenlik mekanizması içeriden sabote edilmeseydi, bu zincir çok daha ilk halkalarında kırılırdı.

​Son Söz

​15 Temmuz’a giden o karanlık yol taş taş örülürken yaşanan bu devasa körlük, basit bir ihmal ya da koordinasyon eksikliği değildir. Bu, devletin bağışıklık sisteminin içeriden nasıl çökertildiğinin, istihbarat organlarının nasıl sinsice sağır ve dilsiz bırakıldığının en net kanıtıdır.
​Hafızayı diri tutmak ve o dönem çekilen fotoğrafı doğru okumak, gelecekte benzer sızma girişimlerine karşı devlet mekanizmasının neden her zaman uyanık ve liyakat esasına dayalı olması gerektiğini bizlere bir kez daha hatırlatıyor.