Bir milleti tarih sahnesinde güçlü ve ayakta tutan en temel unsur, kökleri ile geleceği arasında kurduğu sarsılmaz bağdır. Anadolu topraklarında yükselen son kalemiz, göz bebeğimiz Türkiye Cumhuriyeti; gökten zembille inmiş müstakil bir yapı değil, binlerce yıllık kutlu yolculuğumuzun en nadide, en olgun halkasıdır.

Tarihi seçmece bir yaklaşımla ele almak, geçmişin koca bir safhasını yok saymak bir millete yapılacak en büyük haksızlıktır. Selçuklu’yu, Osmanlı’yı ve onların kurduğu muazzam medeniyet mirasını tarihin dışına itip, eski Türk tarihinden doğrudan Cumhuriyete atlamayı hedefleyen yüzeysel okumalar, en hafif tabirle iyi niyetten yoksundur. Cumhuriyet; Hunlar'dan Göktürkler'e, Selçuklu'dan Osmanlı'ya uzanan o büyük devlet geleneğinin ve tarihî birikimin üzerinde yükselen, kökü derinlerde bir çınardır.

Günümüzden geriye doğru dönüp baktığımızda ise bu tarihî yürüyüşün en belirleyici harcını açıkça görürüz: İslamsız bir Türklük asla düşünülemez. Türk milletinin kimliği, asırlar boyunca İslam’ın değerleriyle yoğrulmuş; devlet ahlakı, adalet anlayışı, kültürü ve cihanşümul vizyonu bu inançla şekillenmiştir. İslam, Türk’ün yalnızca dinî tercihi değil, tarih sahnesindeki varoluşunun ve karakterinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir.

İşte bu köklü geçmiş ve manevi maya, bize kimlik meselesine nereden bakmamız gerektiğini net bir şekilde gösterir. "Türk'üm" demek, yalnızca biyolojik bir kan bağına veya genetik bir mensubiyete sıkışıp kalmak demek değildir. Soy, Türklüğün tarihî devamlılığını taşıyan önemli unsurlardan biridir; ancak Türklük yalnızca soydan ibaret değildir. Soyun taşıdığı tarihî miras; dil, kültür, inanç, ülkü, aidiyet ve ortak hayat içerisinde anlam kazanır. Bu sebeple ne soyu bütünüyle önemsizleştiren ne de Türklüğü yalnızca kan ve genetik üzerinden tarif eden bir anlayış, Türk milletinin tarihî gerçekliğini bütünüyle ifade edebilir. Türklük; ortak bir inanç dünyası, bir duygudaşlık, bir kültür, bir medeniyet ve bir hayat birliğidir.

Tarihin akışına baktığımızda bu hakikat apaçık ortadadır. Türkler, ne Sibirya’nın güneyinde yurt tutarken tek bir anadan ve babadan türeyen kapalı bir topluluktu; ne de Altaylar’ın, Ötüken’in, Çin Seddi’nin etrafında yaşarken böylesi dar bir kalıba sığdı. Dün olduğu gibi bugün de Türklük, tarihî bir soy sürekliliğini içinde barındırmakla birlikte, dar bir soy anlayışının çok ötesinde, büyük bir insani, manevi ve kültürel birleşimdir.

Sözün özü; Türklükte soy ile kültür birbirinin karşıtı değil, birbirini tamamlayan unsurlardır. Soy geçmişten gelen tarihî devamlılığı, kültür ve aidiyet ise bu mirasın yaşayan ve geleceğe aktarılan tarafını temsil eder. Bu toprakların ruhunu taşıyan, kendini Türk hisseden, Türk gibi inanan, Türk gibi yaşayan, Türk gibi ağlayan ve Türk gibi gülen herkes Türk'tür. Cumhuriyeti yaşatmak ve geleceğe taşımak da ancak bu tarihî devamlılığı, İslam’la yoğrulmuş medeniyet köklerimizi ve bu geniş, kucaklayıcı kimlik şuurunu bütüncül bir anlayışla sahiplenmekle mümkündür.