Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Şanghay İşbirliği Teşkilatı üzerinden yaptığı son değerlendirmede kullandığı bir cümle, aslında Türkiye’nin yeni dönemdeki dış politika doktrininin özeti niteliğindedir:
“Hedefimiz; 360 derecelik bir vizyonla kendi ağırlığımızı artırmaktır.”
Bu cümleyi yalnızca Şanghay İşbirliği Teşkilatı bağlamında okumak eksik olur. Çünkü burada tarif edilen şey, Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında hangi tarafı seçeceği değildir. Tam tersine, artık böyle bir tercih yapmak zorunda olmadığının ilanıdır.
Türkiye ne Batı’nın doğudaki ileri karakolu olmak zorundadır ne de Batı’ya tepki gösterirken Doğu’nun veya Çin’in siyasi ve ekonomik yörüngesine girmek zorundadır.
Türkiye’nin yörüngesi Türkiye’dir.
Meseleyi tam da buradan kavramak gerekiyor.
BATI’DAN KOPMAK İÇİN DOĞU’YA BAĞLANMAK GEREKMİYOR
Türkiye’de yaklaşık iki asırdır dış politika tartışmaları garip bir ikiliğin içerisine hapsedildi.
Ya Batıcı olacaksınız ya Doğucu.
Ya Washington-Brüksel hattında duracaksınız ya Moskova-Pekin hattında.
Sanki Türkiye kendi başına bir medeniyet havzasına, tarihsel derinliğe, ekonomik kapasiteye, askerî güce ve jeopolitik ağırlığa sahip değilmiş gibi sürekli başkasının kurduğu masalardan birini seçmeye zorlandı.
Ben tam da bu anlayışın artık geçerliliğini kaybettiğini düşünüyorum.
Batı’nın vesayetinden kurtulmanın yolu Doğu’nun vesayetine girmek değildir. Washington’a bağımlılığa itiraz edip Pekin’e bağımlılığı savunmak bağımsızlık değildir. Brüksel merkezli düşünmeyi bırakıp Moskova merkezli düşünmeye başlamak da zihinsel bağımsızlık değildir.
Sadece merkezin adını değiştirmiş olursunuz.
Oysa mesele merkezi değiştirmek değil, merkeze Türkiye’yi koymaktır.
TÜRKİYE'NİN ÇIKARI NEREDEYSE TÜRKİYE ORADA OLMALIDIR
Yeni dönemin dış politika anlayışı ideolojik romantizmle değil, millî menfaatlerin sofistike biçimde hesaplanmasıyla kurulmalıdır.
NATO içerisinde Türkiye’nin çıkarı varsa orada olacağız.
Avrupa ile ticaretimizi büyütmek çıkarımızaysa büyüteceğiz.
Şanghay İşbirliği Teşkilatı ile ilişkilerimizi geliştirmek faydalıysa geliştireceğiz.
Çin ile ticaret yapacağız.
Rusya ile enerji ve güvenlik meselelerini konuşacağız.
Türk dünyasıyla entegrasyonu derinleştireceğiz.
Körfez ülkeleriyle ekonomik ve stratejik ortaklıklarımızı büyüteceğiz.
Afrika’da bulunacağız.
Asya’ya açılacağız.
Avrupa ile bağlarımızı sürdüreceğiz.
Amerika ile çıkarlarımız örtüştüğünde iş birliği yapacak, çatıştığında ise kendi tezlerimizi savunacağız.
Bunların hiçbirisi diğerinin alternatifi olmak zorunda değildir.
Çünkü bağımsız devlet olmak herkese düşman olmak değildir; kiminle, hangi konuda, hangi şartlarda iş birliği yapacağına kendisinin karar verebilmesidir.
Egemenliğin gerçek ölçüsü de budur.
DIŞ POLİTİKA FUTBOL TARAFTARLIĞI DEĞİLDİR
Özellikle bazı “Doğucu”, “Çinci”, “Rusçu” çevrelerin temel yanılgısı burada ortaya çıkıyor.
Batı hegemonyasına yönelik haklı eleştiriden hareket ederek başka bir küresel güce romantik bağlılık üretmenin bağımsızlık olduğunu düşünüyorlar.
Değildir.
Bir devletin dış politikası futbol taraftarlığı gibi yürütülemez.
Devletler sevmez veya küsmez; devletler menfaatlerini, güvenliklerini ve geleceklerini hesaplar.
Bugün çıkarlarımızın örtüştüğü bir devletle yarın ciddi bir ihtilafa düşebiliriz. Bugün anlaşamadığımız başka bir devletle yarın ortak çıkar alanları oluşturabiliriz.
İşte sofistike dış politika tam olarak budur.
Türkiye’nin ihtiyacı “Amerikancı”, “Rusçu”, “Çinci”, “Batıcı” veya “Doğucu” bir dış politika değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı Türkiyeci bir dış politikadır.
360 DERECELİK VİZYONUN ANLAMI BUDUR
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “360 derecelik vizyon” ifadesini bu nedenle önemli buluyorum.
360 derece demek, pusulanın tek bir yönüne mahkûm olmamak demektir.
Batıya bakarken doğuyu unutmamak, doğuya yönelirken batıyla köprüleri yakmamak; kuzeyi, güneyi, yakın çevreyi ve uzak coğrafyaları aynı anda okuyabilmek demektir.
Daha önemlisi, bütün bu yönlere Ankara’dan bakmak demektir.
Washington’un gözlüğüyle Moskova’ya bakmayacağız.
Moskova’nın gözlüğüyle Washington’a bakmayacağız.
Pekin’in gözlüğüyle Avrupa’ya, Brüksel’in gözlüğüyle Asya’ya bakmayacağız.
Ankara’nın gözlüğüyle dünyanın tamamına bakacağız.
İşte zihinsel bağımsızlık budur.
YENİ DÖNEMİN PAROLASI: TÜRKİYE MERKEZLİLİK
Soğuk Savaş'ın blok mantığı büyük ölçüde geride kaldı. Dünya giderek daha çok kutuplu, daha karmaşık ve değişken bir güç mimarisine dönüşüyor.
Böyle bir dünyada Türkiye gibi Asya ile Avrupa'nın, Karadeniz ile Akdeniz'in, Balkanlar ile Kafkasya'nın, Orta Doğu ile Türk dünyasının kesişim noktasında bulunan bir devletin kendisini tek bir jeopolitik kimliğe hapsetmesi zaten kendi potansiyelini inkâr etmesi olur.
Türkiye artık “Batı mı, Doğu mu?” sorusuna cevap vermek zorunda değildir.
Çünkü soru yanlıştır.
Doğru soru şudur:
Türkiye'nin millî menfaati nedir?
Cevabı Washington veremez.
Brüksel veremez.
Moskova veremez.
Pekin de veremez.
Bunun cevabını yalnızca Ankara verir.
İşte önümüzdeki dönemin dış politika pusulası bana göre tam olarak budur:
Ne Batı'nın yanaşması, ne Doğu'nun uydusu.
Ne Batıcılık, ne Doğuculuk, ne Amerikancılık, ne Rusçuluk, ne Çincilik.
Dostluk kuracağız ama teslim olmayacağız.
İttifak yapacağız ama irademizi devretmeyeceğiz.
Ticaret yapacağız ama bağımlılık üretmeyeceğiz.
Her yöne bakacağız fakat kararımızı kendi merkezimizden vereceğiz.
Çünkü artık mesele hangi bloğun yanında duracağımız değildir.
Mesele, bütün blokların Türkiye'nin ağırlığını hesaba katmak zorunda olduğu bir Türkiye inşa etmektir.
Yeni dönemin adı budur:
Türkiye merkezli, çok yönlü, bağımsız ve sofistike dış politika.
Doğuculuk da Batıcılık da bitmiştir.
Artık pusulanın merkezinde Türkiye vardır.