Bu atama, yalnızca bürokratik bir değişiklik değil; devletin en köklü ve en ağır kurumlarından birinin yeni bir emanetçiye tevdi edilmesi anlamına geliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, sıradan bir kamu kurumu değildir. O, milletin inanç dünyasının nabzını tutan, camilerden minberlere yayılan sesi belirleyen, din hizmetinin vakarını temsil eden müessesedir. Dolayısıyla bu görev, sahibine ya bir cennet vesilesi olacak ya da—Allah muhafaza—dünyada erişilmez gibi görünen bir makamın, ahirette ağır bir yük hâline dönüşmesine sebep olacaktır.
Safi Arpaguş, 1967’de Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesinde doğdu. İmam Hatip sıralarından başlayarak, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde kürsüye kadar yükseldi. Yıllarca tasavvuf tarihi, Mevlana ve Mevlevilik üzerine çalıştı. Akademinin nezih odalarında kalem oynatırken, bir yandan da talebeler yetiştirdi. Nihayetinde İstanbul Müftülüğü gibi büyük bir makamı üstlendi ve şimdi, devletin Diyanet’inin en üst sorumluluğuna geldi.
Ama asıl soru şudur: Bu makam, sahibine ne getirecek?
Bu sorunun cevabı, kütüphanelerdeki kitaplarda değil, Kur’an’ın ayetlerinde, Peygamber Efendimizin hadislerinde saklıdır. Bu görev, ne şan, ne şöhret, ne de makam için bir fırsattır. Diyanet, Allah’ın dinini halka ulaştırmakla mükelleftir
Resûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur: “İnsanların üzerinde başkanlık yapan herkes kıyamet gününde getirilir, elinde adalet veya zulüm sancağıyla.” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, 18/164) Yöneticinin hesap gününde elinde taşıyacağı sancak, onun dünyadaki tavrına göre belirleniyor.
İşte bu hadis, Diyanet Başkanlığı gibi büyük bir vazifenin ne kadar ağır bir emanet olduğunu ortaya koyan mesaj içeriyor. Eğer emaneti taşıyan ehil ise, millet ve ümmet huzur bulur. Ama ehil olmayan birine verilirse, bu sadece bir kurumun değil, bütün bir toplumun felaketi olur ve hesap gününde elinde taşıyacağı sancak zulüm sancağı olur ki Allah muhafaza.
Bugün biz duacı oluyoruz: “Allah’ım, bu emaneti alanı emanete layık eyle. Bu görevi hakkıyla yapamazsa, onun elini tut. İslâm’a ve bu millete faydalı olmasını nasip et.” Çünkü biliyoruz ki, bu koltuğun sahibine yardımcı olacak tek şey ilim değil, diplomalar değil, sadece takva ve ihlâstır.
Bu görev, Resûlullah’ın “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz” hitabı, boynumuzda bir zincir gibi asılı durmalıdır.
Prof. Dr. Safi Arpaguş’un tasavvuf tarihi çalışmaları bize şunu hatırlatıyor: Mevlana, Yunus, Hüdâyî gibi büyükler ilmi, makamı ve şöhreti değil, ihlâsı ve samimiyeti seçtiler. Mevlevihanelerin, tekkelerin o manevî havası; “bir hırka, bir lokma” düsturuyla yaşayanların ruhu, bugün Diyanet’in ruhuna da sirayet etmeli. Yoksa dev binalar, milyonluk bütçeler, gösterişli organizasyonlar bir gün birer sorgu vesilesi olacaktır.
Milletin gözü Diyanet’tedir. Milletin çocuğu Kur’an kursuna gittiğinde, minareden ezan duyduğunda, camide hutbe dinlediğinde, orada hakkın ve hakikatin sesi olsun ister. O sesin içine dünya menfaatleri karışırsa, milletin gönlü kırılır. Allah’ın evi olan camiler, dünya siyasetine malzeme yapılırsa, milletin kalbi incinir. İşte o zaman, ne bu dünyada güven kalır ne de öbür dünyada kurtuluş…
Bu yüzden biz diyoruz ki: Allah, Prof. Dr. Safi Arpaguş’a bu ağır görevde yardım etsin. Onu, hakkın yanında, mazlumun yanında, halkın duasını alacak bir duruşta daim kılsın. Bu makam, kişisel bir mülk değil; ümmetin, milletin emanetidir.
Diyanet, halkın imanını diri tutan bir kandildir. O kandilin sönmesine izin verilirse, sadece bir başkan değil, bütün bir toplum sorumlu olur. Biz bu yüzden duacıyız: “Ya Rabbi, emaneti ehline ver, emaneti taşıyamayanı o yükten kurtar.”
Unutmayalım, her atama bir sınavdır. Bu sınav sadece Prof. Dr. Arpaguş için değil, aynı zamanda millet için de bir sınavdır. Biz susarsak, yanlışa göz yumarsak, hakkı söylemekten çekinirsek, biz de bu hesabın ortağı oluruz.
O hâlde dua ile bitirelim: “Allah’ım, bu emaneti alanı, emanete layık eyle. Kalbine ihlâs, diline hakikat, ayağına istikamet ver. Eğer bu görev onun cenneti olacaksa, yolunu kolaylaştır. Eğer cehennemi olacaksa, ona uyanmayı ve vazifeden çekilmeyi nasip eyle. Âmin.”





