Son günlerde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde yürütülen bir soruşturma kapsamında, şüpheli Cafer Mahiroğlu hakkında “Rüşvet, İhaleye Fesat Karıştırma ve Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değerlerini Aklama” iddialarıyla başlatılan süreç, Türk medyasını ve hukuk dünyasını derinden sarsan bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Soruşturma sonucunda şahsın mal varlıklarına, şirketlerine ve bu kapsamda mülkiyetinde bulunan Halk TV’ye el konulması, adli tedbirler ile kamusal haklar arasındaki hassas çizgiyi bir kez daha önümüze koydu.
Hukuki ve cezai süreçlerin işleyişi bakımından meseleye bakıldığında, ilk akla gelen soru bu tedbirin meşruiyetidir. Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uyarınca; suçtan elde edilen gelirlerle kurulduğu veya finanse edildiği iddia edilen mal varlıklarına ve şirketlere el konulması, yargılamanın selameti ve adaletin tecellisi için başvurulan yasal bir tedbirdir. Bu bağlamda, "Nasıl ki bir holdinge veya inşaat şirketine suç gelirleri nedeniyle el konulabiliyorsa, bir medya şirketine de aynı gerekçeyle el konulabilir" argümanı hukuken savunulabilir bir zemin taşımaktadır. Zira hukukun üstünlüğü ilkesi, hiçbir sermaye yapısının veya tüzel kişiliğin yasaların üzerinde olamayacağını öngörür.
Ancak mesele sadece bir şirketler hukuku veya mali soruşturma meselesi değildir. Söz konusu şirket bir televizyon mecrası, yani Halk TV olduğunda, karşımıza basın özgürlüğü, ifade hürriyeti ve kamunun haber alma hakkı gibi anayasal değerler çıkar.
Fikir ve Basın Özgürlüğü, Suç Gelirlerinin Kalkanı Olamaz
Burada iki temel kutup arasında sıkışıp kalmamak gerekiyor. İlk olarak, "basın özgürlüğü" kavramının arkasına sığınarak suç gelirlerinin aklanmasının veya gayrimeşru sermaye yapılaşmalarının meşrulaştırılması düşünülemez. Basın özgürlüğü, basına suç işleme imtiyazı veya dokunulmazlık zırhı vermez. Medya kuruluşu olmak, hukuka aykırı iktisadi faaliyetlerin üzerini örten bir örtü olmamalıdır. Bu açıdan, yargının mali yapıyı inceleme ve tedbir uygulama yetkisi tartışmasızdır.
Ancak Gazetecilik ve Yayın Politikası Dokunulmazdır
Madalyonun diğer yüzünde ise çok daha kritik bir gerçek duruyor: Halk TV sadece bir tüzel kişilik veya ticaret ünvanından ibaret değildir. O, milyonlarca izleyicinin haber aldığı, farklı siyasi ve toplumsal görüşlerin ses bulduğu, eleştirel gazeteciliğin icra edildiği bir kürsüdür.
Bir medya şirketine kayyım atanması veya el konulması, o kurumun yayın politikasının devlet kontrolüne geçmesi ya da iktidarın çizdiği sınırlara mahkum edilmesi anlamına gelmemelidir. Eğer el koyma tedbiri, televizyonun ekran karartmasına, muhalif seslerin kısılmasına veya yayın politikasının tepeden tionsur bir müdahaleyle dönüştürülmesine yol açarsa, işte o zaman anayasal güvence altındaki basın özgürlüğü ağır bir darbe alır.
Hukuki süreçlerin ve mülkiyet uyuşmazlıklarının, o kurumda emek veren gazetecilerin mesleki bağımsızlığını ve halkın haber alma hakkını rehin alması kabul edilemez.
Asıl Çözüm: İdari ve Mali Süreç ile Yayın Bağımsızlığının Ayrılması
Bugün gelinen noktada asıl çözülmesi gereken mesele son derece nettir: Kayyım atansa veya mülkiyet ihtilafı yargıya taşınsa bile, bu televizyonun gazetecilik faaliyeti kesintisiz ve bağımsız bir şekilde aynen devam etmelidir.
Şirketin mali hesapları, ortaklık yapısı ve idari tasarrufları adli makamlarca denetlenirken; ekranlardaki haber odası, editöryal bağımsızlık ve yayın çizgisi bu vesayetten tamamen ayrı tutulmalıdır. Kayyım yönetimi, ticari varlıkların idaresini yürütürken yayın politikasını şekillendirme yetkisine sahip olmamalıdır. Yayıncılık, doğası gereği siyasi ve ticari vesayetlerden arındırılmış bir özerkliğe sahip olmak zorundadır.
Unutulmamalıdır ki; demokrasilerin test edildiği asıl anlar, kriz dönemlerinde hukuki tedbirler uygulanırken temel hak ve özgürlüklerin ne ölçüde korunduğudur. Sermaye ve mülkiyet tartışmaları mahkeme salonlarında hukuki zeminini bulurken, ekranların kararmaması, seslerin susturulmaması ve gazeteciliğin özgürce yapılabilmesi bu ülkenin geleceği için hayati bir zorunluluktur.