Bir ülkede hukukun gerçekten işleyip işlemediğini anlamanın en kolay yolu, onun güçlüler karşısındaki tutumuna bakmaktır. Kanunlar yalnızca sıradan vatandaşlar için uygulanıyor, kamu gücünü kullananlar ise fiilen denetim dışında kalıyorsa orada hukuk devletinden söz etmek güçleşir. Buna karşılık, kim olduğuna, hangi makamı temsil ettiğine ya da hangi siyasi görüşe sahip olduğuna bakılmaksızın herkes aynı hukuk düzenine tabi tutuluyorsa, toplumun adalete olan güveni de güçlenir.
Demokrasilerde seçim kadar önemli olan bir başka unsur da hesap verebilirliktir. Seçilmiş olmak, denetlenmemek anlamına gelmez. Tam tersine, kamu adına karar alan, bütçe kullanan ve vatandaşın vergileriyle hizmet üreten herkes, yaptıklarını açıklayabilmeli ve gerektiğinde bağımsız denetime tabi olmalıdır. Bu anlayış yalnızca hukukun değil, sağlıklı kamu yönetiminin de temelidir.
Kamu kaynakları, toplumun ortak emanetidir. Bir belediyenin, bakanlığın, kamu kurumunun ya da herhangi bir idarenin kullandığı her kuruş, vatandaşın vergileriyle oluşur. Dolayısıyla bu kaynakların nasıl harcandığı, hangi ihalelerin yapıldığı, hangi kararların hangi gerekçelerle alındığı yalnızca idarecileri değil, bütün toplumu ilgilendirir. Şeffaflık bu nedenle bir tercih değil, demokratik yönetimin vazgeçilmez ilkesidir.
Ne yazık ki ülkemizde zaman zaman denetim mekanizmaları siyasi tartışmaların gölgesinde kalabiliyor. Bir soruşturma başladığında insanlar çoğu zaman önce soruşturmanın içeriğine değil, soruşturulan kişinin kim olduğuna bakıyor. Eğer kendi siyasi görüşüne yakınsa soruşturmanın tamamen haksız olduğunu, uzaksa kesinlikle suçlu olduğunu düşünenler çıkabiliyor. Oysa hukuk tam da bu reflekslerin önüne geçmek için vardır.
Hukuk devleti, insanların siyasi aidiyetlerine göre değil, delillere göre karar veren devlettir. Bir iddianın araştırılması, suçun kesinleştiği anlamına gelmez. Aynı şekilde, bir kişinin seçilmiş ya da kamuoyunda tanınan biri olması da hakkında hiçbir inceleme yapılamayacağı anlamına gelmez. Demokratik olgunluk, bu iki ilkeyi aynı anda savunabilmeyi gerektirir.
Toplum olarak belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, hukuku günlük siyasi tartışmaların dışına çıkarabilmektir. Adalet, alkışlandığında değil; herkes için aynı şekilde uygulandığında değer kazanır. Bugün hoşumuza giden bir hukuksuzluk, yarın bize yöneldiğinde aynı rahatsızlığı hissetmemize neden olabilir. Bu nedenle hukukun ilkeleri, kişilere ve dönemlere göre değişmemelidir.
Güçlü devlet, soruşturma açmaktan çekinmeyen ama aynı zamanda peşin hüküm vermeyen devlettir. Güçlü demokrasi ise denetimi bir tehdit değil, kamu yönetiminin doğal bir parçası olarak görebilen demokrasidir.
Eğer hukuk siyasi tercihlere göre değil, evrensel hukuk ilkelerine göre işletilebiliyorsa, toplumun devlete olan güveni de güçlenir. Çünkü adaletin olduğu yerde güven, güvenin olduğu yerde ise güçlü kurumlar ve sağlam bir demokrasi vardır. Bugün bunu görüyoruz. Adalet Bakanı Akın Gürlek’e her kesimden verilen destek ve duyulan güvenin ana motivasyonu tam da bu.
Türkiye’nin geleceği de tam burada şekillenecektir. Hukukun kazandığı her gün, aslında milletin kazandığı gündür.