Türkiye, yakın tarihinin en ağır bedellerinden birini onlarca yıl süren terör saldırılarıyla ödedi. Bu süreçte binlerce insan hayatını kaybetti; milyonlarca insan doğrudan ya da dolaylı biçimde etkilendi. Güvenlik güçleri, siviller, bölge halkı, aileler… Acı, neredeyse toplumun her kesimine dokundu. Böylesine derin izler bırakan bir sorunun kalıcı biçimde çözülebilmesi ise yalnızca güvenlik politikalarıyla değil; hukuk, demokrasi ve toplumsal uzlaşıyla mümkün olabilir.
Tam da bu nedenle, çözüm sürecine ilişkin yasal düzenlemeler yalnızca teknik hukuk metinleri olarak görülmemelidir. Bunlar aynı zamanda devletin, sorunların demokratik zemin içinde ele alınmasını amaçlayan iradesini gösteren belgelerdir. Elbette her yasal düzenleme tartışılabilir, eleştirilebilir ve geliştirilebilir. Ancak hukuki çerçeve oluşturma çabasının kendisi, belirsizlik yerine kuralları; kişisel inisiyatif yerine kurumsallığı; geçici adımlar yerine kalıcı mekanizmaları tercih etme anlamına gelir.
Türkiye geçmişte çözüm arayışlarının başarıya ulaşamadığı dönemler yaşadı. Bunun nedenleri üzerine sayfalarca yazabiliriz.. Ancak bugün geriye dönüp bakıldığında görülen ortak gerçek şudur: Böylesine karmaşık meseleler yalnızca güvenlik perspektifiyle ya da yalnızca siyasi söylemlerle çözülemiyor. Kalıcı çözüm, hukukun sağladığı güvenceyle, demokratik siyasetin kapsayıcılığıyla ve toplumun geniş kesimlerinin desteğiyle mümkün olabiliyor.
İşte tam da bu yüzden, siyasi partiler arasında “Terörsüz Türkiye” başlığı altında üzerinde uzlaşılacak olan metin çok önemli..Hedeflenen, sürecin kişilere bağlı olmaktan çıkarılıp hukuki bir zemine oturtulması. Bakın farklı siyasi aktörlerin aynı masa etrafında konuşabilmesi bile demokratik siyaset adına önemli bir gelişme.. Bunu hiç hafife almayın.
Hukukun en önemli işlevlerinden biri öngörülebilirlik sağlamaktır. Devletin hangi durumda nasıl hareket edeceği, hangi mekanizmaların işletileceği ve hangi denetim yollarının uygulanacağı açık biçimde tanımlandığında hem kamu görevlileri hem vatandaşlar açısından daha güvenilir bir zemin oluşur. Terör gibi hassas konularda bu güven duygusu çok daha büyük önem taşır. Çünkü belirsizlik, çoğu zaman güvensizliği ve kutuplaşmayı besler.
Bu noktada asıl mesele, çıkarılacak düzenlemelerin toplumun tamamını kapsayacak bir anlayışla hazırlanabilmesidir. Barışın dili, hiçbir vatandaşın kendisini dışlanmış hissetmediği; hukukun üstünlüğünün herkes için eşit şekilde geçerli olduğu bir zeminde anlam kazanır. İnsan haklarını, demokratik standartları ve şeffaflığı esas alan bir yaklaşım, yalnızca bugünün değil yarının da teminatıdır.
Bütün bu süreçte asıl belirleyici olan, atılan adımların toplum nezdinde güven oluşturabilmesidir. Güven ise yalnızca yasal düzenlemelerle değil; uygulamadaki tutarlılık, hesap verebilirlik ve eşitlik ilkelerinin tavizsiz biçimde hayata geçirilmesiyle sağlanabilir. Hukukun herkes için aynı şekilde işlediğine dair inanç güçlendikçe, toplumsal barışın zemini de daha sağlam hâle gelecektir.
Siyasi iradenin ortaya koyduğu hedeflerin kalıcı sonuçlar üretebilmesi için, farklı toplumsal kesimlerin görüş ve katkılarının dikkate alınması önem taşımaktadır. Katılımcı bir anlayış, hem alınan kararların meşruiyetini artıracak hem de ortak gelecek tasavvurunun güçlenmesine katkı sağlayacaktır. Böylece kısa vadeli kazanımların ötesinde, uzun vadeli bir istikrarın temelleri atılabilir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin terörle mücadelede elde edeceği en büyük başarı, sadece güvenlik alanındaki kazanımlarla değil; hukuk devleti ilkelerinin güçlenmesi, demokratik standartların yükselmesi ve toplumsal birlik duygusunun pekişmesiyle anlam kazanacaktır. Kalıcı çözüm; güvenliği, özgürlüğü ve adaleti birlikte koruyabilen bir yaklaşımın istikrarlı biçimde sürdürülmesiyle mümkün olacaktır.