​Türk siyasi hayatında son çeyrek asra damgasını vuran bu büyük dönüşümü doğru okumak, yüzeysel muhalefet ya da sığ taraftarlık kalıplarının ötesine geçmeyi gerektirir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sadece bir iktidar değişimi veya rutin bir yönetim dönemi değildir; Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel yürüyüşünde köklü bir merhale, adeta bir "yeniden kuruluş" sürecidir.
​Bu çerçeveden bakıldığında, Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ikinci kurucusu olarak tanımlanması tarihsel bir hakkın teslimidir.
​Mustafa Kemal Atatürk, bir asır önce çöken bir imparatorluğun enkazı üzerinde devleti kurmuş, bağımsızlığın ve milli egemenliğin temelini atmıştır. Ancak bir devleti kurmak kadar, onun ufkunu tamamlamak, vaatlerini gerçek kılmak da hayati bir sorumluluktur. Birinci kurucu; tam bağımsız, kendi ayakları üzerinde duran, bölgesinde ve dünyada söz sahibi bir Türkiye vadetmişti. Ne var ki, Atatürk’ten sonra gelen vesayet odakları ve dar kalıplı siyaset anlayışları, bu büyük idealleri kağıt üstünde bırakmış; milleti kendi devletine yabancılaştıran bürokratik bir elitizme hapsetmiştir.
​İşte Erdoğan’ın tarihsel rolü tam da bu noktada başlar.
​Erdoğan, birinci kurucunun yarım kalan hedeflerini ve millete olan vaatlerini tek tek ete kemiğe büründüren liderdir:
​Milli Bağımsızlığın İhyası: Yıllarca "tam bağımsızlık" sloganları atılırken savunma sanayiinde dışa bağımlı kalan ülkeyi, bugün kendi İHA'sını, SİHA'sını, milli uçak ve hava savunma sistemlerini yapan, kendi enerjisini arayan küresel bir aktöre dönüştürmüştür.
​Millet-Devlet Buluşması: Devlet ile millet arasındaki o suni duvarları yıkmış; "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesini bürokratik vesayetin elinden alarak gerçek sahibine, yani milletin iradesine teslim etmiştir.
​Bölgesel ve Küresel İddia: Türkiye'yi sadece kendi sınırlarını korumaya çalışan pasif bir devlet konumundan çıkarıp, masada ve sahada küresel ölçekte oyun kuran bir güç haline getirmiştir.
​Bu dönüşüm, mevcut yapıyı yıkan değil; aksine devleti tahkim eden, onu asli kodlarıyla yeniden inşa eden bir ikinci kuruluş hamlesidir. Erdoğan, sadece dönemsel bir siyasetçi değil, devleti kendi ayakları üzerinde ayağa kaldıran bir mimardır.
​Today gelinen noktada siyaset kurumu için kaçınılmaz bir hakikat belirmiştir: Bu büyük vizyonun, yapılan yapısal devrimlerin ve ulaşılan küresel ölçeğin ötesine geçebilecek yeni bir fikir veya iddia üretmek artık neredeyse imkânsızdır. Erdoğan’ın inşa ettiği bu tarihsel omurgadan sonra siyaset sahnesine çıkacak olanlar, ortaya konulan bu devasa devlet aklını ve vizyonu ancak takip ve taklit edebilirler. Çünkü ufku çizilmiş, vaatleri tamamlanmış ve özgüveni tazelenmiş bir Türkiye’nin rotası artık bellidir.
​Sonuç olarak; birinci kurucunun hayalini kurduğu ve hedefini koyduğu tam bağımsız Türkiye’nin harcını Erdoğan karmış, parantezi kapatmıştır. Bundan sonra atılacak her adım, ancak bu büyük mimarinin birer taklidinden ibaret kalacaktır.