Şamil Tayyar ile Erkan Mumcu birkaç gündür birbirlerine ağır sözlerle yükleniyor.
“Fırıldak…”
“Vesayetçi artığı…”
“Gel canlı yayına…”
“Belgeleri getir…”
İyi.. Gelsinler.. Hatta mümkünse aynı masaya otursunlar.. Çünkü bu kavga iki siyasetçinin sosyal medya atışmasından ibaret değil. Arkasında Türkiye’nin hâlâ tam anlamıyla hesaplaşamadığı bir dönem duruyor:
2007’den 2013’e uzanan o karanlık koridor.
367 krizi… 27 Nisan… Ergenekon… Balyoz… Emniyet ve yargıda büyüyen FETÖ yapılanması…Ve bütün bunların etrafında şekillenen medya, siyaset ve bürokrasi ilişkileri. Bugünkü tartışmada Şamil Tayyar, Erkan Mumcu’yu 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında vesayet cephesinde durmakla suçluyor. Mumcu ise 2004’ten itibaren üzeri örtülen bazı gerçekleri, belgeleri ve tanıklarıyla anlatacağını söylüyor. Madem öyle, konuşsunlar.
Ama hafızayı 2026’dan başlatmasınlar. Çünkü bu ülkede herkes sadece karşısındakinin arşivini açmayı seviyor.
ŞAMİL TAYYAR’IN ÖNÜNDEKİ DOSYA
Şamil Tayyar’ın Ergenekon yıllarındaki pozisyonu herkesin malumu.. 2008’de “Operasyon Ergenekon” kitabını yayımladı. O dönemde Ergenekon soruşturmasını yalnızca haberleştiren gazetecilerden biri değildi; soruşturmanın temel tezlerini kamuoyunda en güçlü biçimde savunan isimlerden biriydi. Sonrasında Türkiye çok şey gördü. Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarında kullanılan yöntemler tartışıldı. Dijital deliller tartışıldı. Gizli tanıklar tartışıldı. Usulsüz dinlemeler tartışıldı. Emniyet ve yargı içerisindeki FETÖ yapılanmasının bu davalardaki rolü ortaya saçıldı. Balyoz’da yüzlerce sanık yeniden yargılandı ve beraat etti. Ergenekon davasında da sanıkların tamamı “örgüt” suçlamalarından beraat etti.
Fakat Tayyar, 15 Temmuz sonrasında bile Ergenekon meselesinde geri adım atmadı. Davanın FETÖ tarafından sulandırıldığını söylerken, “özü itibarıyla haklı” olduğunu savunmaya devam etti ve yazdığı kitapların arkasında durdu. İşte asıl tartışılması gereken yer burası. Mesele Şamil Tayyar’a bugün kolayca bir “FETÖ’cü” etiketi yapıştırmak değil. Bu hem hukuken hem vicdanen doğru olmaz. Ama şu soru son derece meşrudur: FETÖ’nün emniyet ve yargıdaki yapılanmasının ürettiği büyük anlatının toplumda meşrulaştırılmasında kimlerin payı vardı? Dosyaları kim servis etti? Kimler bu servisleri sorguladı? Kimler sorgulamadı? Kimler henüz mahkeme kararları ortada yokken insanları peşinen suçlu ilan etti? Ve daha önemlisi, yıllar sonra davaların seyri değiştiğinde kim çıkıp açıkça: “Ben burada yanıldım.” dedi?
Türkiye bu hesabı hâlâ tam olarak görmedi. Bir dönem insanların isimleri manşetlerde mahkûm edildi. Yıllar sonra aynı dosyaların içinden kumpas iddiaları çıktı. Ama o ilk dönemde kamuoyunu yönlendirenlerin sorumluluğu neredeyse hiç konuşulmadı. Şamil Tayyar bugün Erkan Mumcu’ya 2007 hesabı soracaksa, onun da kendi Ergenekon yıllarının hesabını vermesi gerekiyor.
ERKAN MUMCU’NUN FATURASI BAŞKA
Ama Erkan Mumcu’yu Şamil Tayyar’la aynı FETÖ parantezine koymak da tarihi zorlamak olur. Çünkü ortada çok önemli bir konuşma var.
Tarih 22 Mayıs 2007.
Yer TBMM.
Mumcu, FETÖ’yü dilim dilim doğruyor.. O konuşma, bugün dönüp baktığımızda FETÖ yapılanmasına ilişkin erken ve dikkat çekici uyarılardan biri olarak okunabilecek nitelikte. Üstelik bu konuşma 17-25 Aralık’tan altı yılı aşkın süre önce, 15 Temmuz’dan ise dokuz yıl önce yapılıyor. Bunu teslim etmek gerekir. Gazetecilik arşivin hoşumuza giden kısmını seçmek değildir. Fakat Mumcu’nun önünde başka bir dosya duruyor.
367 meselesi.
2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde ANAVATAN milletvekilleri Meclis’e girmedi. 367 sayısı sağlanamadı. Anayasa Mahkemesi devreye girdi. Cumhurbaşkanlığı seçimi kilitlendi. Türkiye erken seçime gitti. Mumcu daha sonra 367 tezinin yanlış olduğunu söyledi. İşte burada çok basit ama çok ağır bir soru ortaya çıkıyor: Madem 367 tezini doğru bulmuyordunuz, neden Meclis’e girip oyunuzu kullanmadınız? Bu karar tamamen kendi siyasi tercihi miydi? Telkin oldu mu? Baskı oldu mu? Askerden mesaj geldi mi? Siyasetten hangi temaslar kuruldu?
FETÖ’nün o süreçteki tutumu neydi? Ve Mumcu bütün bunların neresindeydi? Bugün “belgeleri açıklayacağım” diyorsa, ben bunu son derece kıymetli bulurum. Açıklasın. Çünkü üzerinden 19 yıl geçti. Artık “Biliyorum ama söylemem” dönemi kapanmalı.
ASIL MESELE İKİ İSMİN ÇOK ÖTESİNDE
Bence Tayyar-Mumcu kavgasının asıl değeri de burada. İki isim birbirlerine vururken, farkında olmadan Türkiye’nin en tartışmalı dönemlerinden birinin kapağını yeniden açıyor. O kapağı bir daha kapatmayalım. Çünkü FETÖ yalnızca 15 Temmuz gecesinden ibaret değildi. 15 Temmuz, yıllar boyunca biriken sürecin son ve en kanlı aşamasıydı. Öncesinde emniyette kadrolaşma vardı. Yargıda kadrolaşma vardı. TSK içindeki güç dengelerini değiştiren soruşturmalar vardı. Savcılık dosyalarının gazetecilerin önüne düştüğü günler vardı. Henüz mahkeme karar vermeden hüküm veren manşetler vardı. Televizyonlarda kurulan mahkemeler vardı. Siyasetçiler vardı. Gazeteciler vardı. Bürokratlar vardı. Ve herkesin bir yerde verdiği kararlar vardı. İşte bu nedenle bugün karşılıklı olarak birbirlerine “vesayetçi”, “FETÖ’cü”, “fırıldak” demeleri meseleyi küçültür.
Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey hakaret değil, hafıza. Şamil Tayyar konuşsun. Erkan Mumcu konuşsun. Belgelerini çıkarsınlar. Tanıklarını anlatsınlar. Kim kiminle görüştü, kim kimi yönlendirdi, kim hangi dosyanın önüne düşeceğini önceden biliyordu; hepsi ortaya çıksın.
Ama bir şartla: Sadece birbirlerinin geçmişini anlatmasınlar. Kendi geçmişlerini de anlatsınlar. Çünkü Türkiye’nin yakın tarihinde bazı hesaplar kapandı sanılıyor. Oysa kapanmadı. Ve bazı siyasi faturalar vardır; üzerinden 19 yıl geçse de ödenmeden masadan kalkılmaz.